Dünyanın En Ünlü Pisuarı
1917 yılında düzenlenen bir sanat sergisine, birileri sergilenmesi amacıyla bir pisuar gönderdi. Pisuar "R. Mutt" adıyla imzalanmıştı. Ve sanat dünyası birdenbirine kendisini hararetli bir tartışmanın içinde buldu. Bu pisuar bir sanat eseri miydi? Yoksa birileri etkinlikle dalga mı geçiyordu?
En son ne zaman bir müzeye ya da sergiye gittiniz? Gittiğiniz zamanı hatırlayın, orada gördüğünüz eserleri hatırlayın. Belki bir eserin karşısında dikilip uzun süre incelediniz, çok beğendiğiniz şeyler oldu. Belki bazılarını pas geçtiniz, dikkatinizi bile çekmedi, gözünüze hitap etmedi. Belki de bazılarını fark etmediniz. Ya da tam tersi de olmuş olabilir, sanat eseri olmayan bir nesnenin karşısında uzun süreler geçirmiş olabilirsiniz.
Şu türden hikayeler, zaman zaman haber akışlarımızın önüne düşüyorlar:
Muzip adamın biri, bir sanat galerisinde, yere, parkelerin üzerine bir gözlük bırakır, ve oradan ayrılır. Birkaç dakika içinde, ziyaretçiler gözlüğün etrafında toplaşmaya başlar.
Kimisi sakalını kaşıyarak, kimi ise saçlarıyla oynayarak, yerdeki bu gözlüğü sorgulayıcı bakışlarla inceler. Hatta iş öyle bir noktaya gelir ki, elinde profesyonel bir fotoğraf makinesiyle bir ziyaretçi, yere eğilir, ve yerdeki bu gözlüğün yakın plan bir fotoğrafını çeker. Ardındansa herkes: ama bu kez telefon kameralarıyla ve ayakta.
Derken, kalabalığın arasından bizim muzip adam ayrılıverir. Gözlüğün yanına yaklaşır, izleyenlerin meraklı bakışları karşısında, gözlüğü yerden alır ve kalabalığa dönerek seslenir “demek buraya düşürmüşüm!”
Sanat ve galeri dünyası, pandemiden ötürü oldukça durağan bir dönem geçirdi, ve son dönemde bu türden hikayelere çok rastlamıyoruz. Ama bu tür hikayeler ne zaman paylaşılsa, beraberinde bazı fikirleri de taşırlar:
Mesela “sanatın sonu geldi ve post-modern sanatın göreliliği, bizi saçma sapan bir noktaya getirdi” bu düşüncelerden biri kesinlikle.
Ben de aslında bu düşünceye kısmen katılıyorum. Sanat dünyası bazen çok tartışmalı işleri görebildiğimiz bir sahne. Üstelik bu sahne, bugün tamamiyle bir endüstri. Ama bugün konuyu böyle bir yerden almayacağız.
Çünkü hikayede benim ilgimi çeken başka bir şey daha var. Yerde bir gözlük var, ve onun etrafında yerdeki bu gözlüğün neden orada durduğunu, ve bu duruşun anlamını sorgulayan insanlar.
Başta kulağa komik geliyor. Ya da trajikomik.
Ama bir düşünün: O gözlüğü oraya, herhangi biri değil de, galerinin anlaştığı sanatçı yerleştirmiş olsaydı, yine aynı sahne yaşanacaktı: Yerdeki bir gözlük etrafında toplaşmış insanlar. Ama bu kez, bu durumu asla garip karşılamayacaktık. Olayın bir haber değeri olmayacaktı ve bizim de karşımıza hiiç çıkmayacaktı.
Eğer izlemişseniz ve hatırlıyorsanız, 2017’nin ses getiren yapımlarından Kare (Square) filminin en başında, şöyle bir soru vardı:
Peki sizce? İnsanların fotoğrafını çektiği bu gözlük, 5 dakikalığına bile olsa, bir sanat eseri miydi? Yoksa yalnızca sanat dünyasının absürtlüğünü ifşa eden bir şaka mı?
“Yapma Barış ya?” mı duyuyorum bir yerlerden?
Valla bence bir daha düşünün, çünkü bazen bir sanatla şakayı birbirinden ayırt etmek sandığınızdan daha zor olabilir.
Size bugün, işte böyle bir hikaye anlatacağım. Günümüz sanatına açılan en büyük kırılma noktalarından birini, sanat dünyasındaki en büyük şakayı anlatacağım: Ya da dünyanın en ünlü pisuvarını.
Tarih 19 Nisan 1917. Bağımsız Sanatçılar Topluluğu, ilk yıllık sergisini New York’ta, “Büyük Merkez Saray” adlı bir sergi salonunda düzenliyor.
Sergiye katılım kuralları basit. Hem de çok basit. Kural falan, yok. Ne sergilenen işleri oylayan bir jüri olacak, ne de sergi sonunda dağıtılan bir ödül. Altı dolarlık giriş ücretini ödeyen herkes, yaptığı sanat eserlerini gönderebilir ve sergileyebilir. Yani tek kural, 6 dolar.
Bu, o güne dek gerçekleşen en demokratik sanat sergilerinden biri. Öyle ki, sergilenen işler bile, sergi salonuna alfabetik sırayla yerleştiriliyor — ki eserler arasında hiçbir hiyerarşi olmasın. Eğer bir eser serginin daha işlek bir pozisyonuna yerleştirilmişse, bunun nedeni sanatçısının daha ünlü olması falan olmayacak yani. Tek belirleyici kriter, alfabetik sıralama.
1917 yılında Bağımsız Sanatçılar Topluluğu tarafından düzenlenen bu sergi, dönemin elitist, gelenekselci ve akademik sanat anlayışına bir başkaldırıydı. Bu yüzden de, sergiyi düzenleyen komite, hangi arkaplandan gelirse gelsin, tüm toplum kesimlerine ve her türlü yeniliğe açık olmakla gurur duyuyordu.
Serginin amacı ise belliydi: Sanatsal özgürlüğe adanmış demokratik bir ortamda, yeni, bağımsız bir sanat anlayışını teşvik etmek.
Anlayacağınız, sanatta sınır kabul etmeyen, hatta sanat dünyasındaki kabul gören sınırları alaşağı etmek için düzenlen bir sergiydi bu.
Hal böyle olunca da, sergiye binlerce resim ve heykel yağdı. Sergi baştan aşağı kübist, sürrealist, yer yer de fütürist resim ve heykellerle kaynıyordu.
İşte başkahramanımız da, böyle bir ortamın tam ortasındaydı.
Marcel Duchamp. Amerika’ya yerleşeli çok olmamış Fransız bir sanatçı. Ressam, heykeltraş, satranç oyuncusu ve yazar. Aynı zamanda, sergiyi düzenleyen Bağımsız Sanatçılar Topluluğu’nun da kurucularından biri.
Tüm bu olanlar: Yani sanatta gelenekselci tavrı eleştirmek için düzenlenen bir sergi ve sergiye katılım için aranan tek kriterin, katılım ücreti olması, Marcel Duchamp’ın aklına, muzip bir fikir getirdi.
O da bu sergiye bir şey gönderecekti, ama bunu, biraz da Bağımsız Sanatçılar Topluluğu’nun, ilkelerine gerçekten bağlılığını test etmek için yapacaktı. Öyle bir şey göndermeliydi ki sergiye, bu insanların sanat olarak görebileceği en son nesnelerden biri olmalıydı.
Nihayet sergi günü geldiğinde, Duchamp’ın paketi de, sergi alanına ulaştı:
“R. Mutt 1917” diye takma bir ad ve tarih ile imzalanmış, 40 pounda bir nalbur dükkanından alınmış bir pisuar.
Evet evet, bir pisuar. Duchamp, sergiye sanat eseri olarak, bir pisuar göndermişti. Bildiğiniz beyaz, seramikten yapılmış bir pisuar. Tek fark, pisuar duvara monte edilmek yerine, 90 derece yan çevrilmişti. Ve bir de dediğim gibi, üzerinde tarihle birlikte bir de imza vardı.
Üstelik, R. Mutt imzasının ardına saklanmış Duchamp, gönderdiği bu işe bir isim de vermişti: Çeşme.
Çeşme galeriye gelir gelmez, tartışmalar hemen alevleniverdi. Sıradan, bayağı bir tuvalet eşyası, bir sanat sergisinde ne arıyordu? Bu bi heykel miydi? Diğer heykellerin, sanat eserlerinin arasında sergilenecek, veya sergilenmeli miydi?
Siz sergiyi düzenleyen komitede bulunsaydınız, ne düşünürdünüz?
İsterseniz birlikte düşünelim.
Her şeyden önce, hatırlayın. Sergiye gönderilen eserler konusunda hiçbir kural, kaide yok. Böyle yazmıştık gazetelerde, ilanlarımızı böyle vermiştik: 6 dolarlık giriş ücretini ödeyen herkes, yaptığı sanat eserini gönderebilir ve sergileyebilir.
“Sanat eserini”.
Sergiye gönderilen eserler konusunda hiçbir kural, kaide yok dedik ama, galiba burada gizli bir kural saklı. Gönderilen objenin, bir “sanat eseri” olması gerekiyor.
Zaten tartışmaları alevlendiren soru da, tam da bu noktada başladı: Karşımızdaki bu ters çevrilmiş ve imzalanmış pisuar, bir sanat eseri mi?
Ya da daha geniş anlamda, sanat eserini, sanat olmayandan ayıran nedir?
Bunun için, sanat kelimesiyle başlayabiliriz.
Arapça bir kelime. Etimolojisine indiğimizde, nişanyan sözlük, bu kelimeyi şöyle tanımlamış:
“Arapça ṣnˁ kökünden gelen ṣanˁa(t) صنعة veya Arapça ṣanāˁa(t) صناعة “ustalık, hüner, imalat” sözcüğünden alıntıdır.”
İmal etmek, ustalık, hüner ve işlemek. Hepsi de şaşmaz biçimde bir “beceriye” işaret ediyor. Duchamp’ın Çeşme’sini tartışma konusu haline getiren sorunlardan biri tam da burada. 40 pounda bir nalbur dükkanından alınmış bir pisuar. Beceri bunun neresinde?
Kendine sanatçı diyen o beceriksiz herif, zahmet edip kendisi bile yapmamış. Gitmiş direkt satın almış. O halde beceri bunun neresinde? Ne yani, üzerine bir tarih, bir de imza ekle, sanat oluversin, öyle mi?
Bütün bu el yapımı heykellerin yanında, bu pisuarı sergilemek, mümkün değil olmazdı.
Bütün bu sorular ve eleştiriler, havada uçuşuyordu.
Komiteye göre Çeşme’de sanatçının hünerini yansıtan hiçbir belirti yoktu. Becerisini görebileceğimiz hiçbir el işçiliği içermiyordu.
Peki ama, bir durup soralım: Sanat beceriyle ilgili bir şey anladık. Peki ama bu beceri, yalnızca el becerisi midir? Duchamp’n Çeşmesinde, böyle olmadığı kesin.
Ama komitedeki üyeler arasından, ikinci bir eleştiri daha yükseliyordu.
Bu eleştiriyi ise, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nün sanat tanımı üzerinden anlatacağım. Şöyle tanımlamış:
“Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık”
“Duygu, tasarı ve güzellik” diye sıralamış TDK sözlüğü, sanatın anlattığı temaları. Ben bu üçlüden, özellikle de üçüncüsüne dikkatinizi çekmek istiyorum. Yani güzelliğe.
Çünkü sanat tarihini gözden geçirdiğimizde, karşımıza çıkan belli temalardan biri, kesinlikle bu.
“Güzel olanı” anlatmak gerçekten de sanatı düşündüğümüzde fazlasıyla oturan bir tanımlama. Hollandalı ressam Johannes Vermeer’in “İnci Küpeli Kız” tablosunu düşünün mesela. Veya Monet’nin adeta güneş ışığının sudaki yansımalarına adadığı tablolarını. Bir gündoğumu veya günbatımı manzarası. Karşısına geçip, güzelliğine hayran hayran baktığımız, eşine az rastlanır o anlar. Veya Antik Yunanistan’ın heykellerini getirin gözünüzün önüne. Hepsi de, insan bedeninin en doğru ve en güzel formunda yansıtıldığı eserler.
Tamam, kabul. Sanat hep “güzel olanı” göstermeye çalışmamış olabilir. Ölüm ve cinayet de resimlerin konusu oldu, savaşlar ve kurukafalar da kimi tabloları süsledi. Ama sanatın güzel olanı anlatmaya çalışmadığı zamanlarda bile, aslında seçimini “anlatılmaya değer olandan” ve estetik bir hazdan yana yaptığı kesin.
Cehennemi tasvir eden o devasa tabloları düşünün mesela, ya da kıyamet gününü. Bunlar kesinlikle tasviri keyifli sahneler değil, ama gelin görün ki, anlatılmaya değer oldukları için, asırlar boyunca sanatın konusu oldular. İnsanın ve evrenin varoluşuyla ilgili, tanrısal kavramlar her ikisi de.
Şimdi bütün bu “güzeli veya anlatılmaya değer olanı” konu edinen sanat geleneğinin karşısında, bugün neyi koyuyoruz?
Bir pisuar?
Bir pisuarın, neresi güzel olabilir? Dünyanın en bayağı nesnelerinden biri. Çok afedersiniz, tuvaletimiz geldiğinde üzerine işediğimiz bir şey bu yahu. Eğri oturup doğru konuşalım şimdi. Bu bir pisuar! Bunun neresi güzel, neresi estetik veya nesi anlatmaya değer?
Bütün bu tartışmalar sonunda, kendisini gelenekselci ve elitist sanat anlayışına savaş açmış olarak tanımlayan Bağımsız Sanatçılar Topluluğu, Duchamp’ın Çeşme’sini, sergilememeye karar verdi. 1.235 sanatçının 2.125 işi sergilendi, bir eser hariç: R. Mutt 1917 imzalı ters çevrilmiş bir pisuar. Komite bunu bir aşağılayıcı bir şaka olarak görmüştü.
Bağımsız Sanatçılar Topluluğu, gelenekselci ve elitist sanat anlayışına karşı bir savaş açmıştı belki. Oysa Duchamp, sanat dünyasının tüm postulatlarının, önkabullerinin altına bir bomba kurmuştu.
Ve bu bomba, birkaç gün içinde Duchamp’ın editörlüğünü yaptığı bir sanat dergisi olan “Blind Man” yani “Kör Adam” dergisinde patladı. Çeşme’nin bir fotoğrafı dergiye iliştirildi, ve Bağımsız Sanatçılar Topluluğu’nun sansür kararı, kamuoyuna duyuruldu.
Yazıda şöyle yazıyordu:
“Bay Mutt’ın Çeşmesini sırf bir pisuar olduğu için ahlaksızca bulmak saçmalık, bir banyo küvetinin ahlaksız olduğunu söylemekten farklı değil. Ahlaksızlıkla suçlanan şey, her gün tesisatçı dükkanlarının vitrinlerinde gördüğümüz bir nesnedir.
Bay Mutt’ın Çeşmeyi kendi elleriyle yapıp yamadığınınsa bir önemi yoktur. Sanatçı nesneyi seçmiştir. Hayattaki sıradan bir nesneyi seçti, ona yeni bir isim ve bakış açısı kazandırdı, ve nesnenin günlük hayattaki işlevsel niteliğini ortadan kaldıracak biçimde yerleştirdi. Yani nesne için yeni bir düşünce yarattı”
Duchamp’ın yanındaki sanat camiası, yaşananları işte böyle eleştiriyordu. Sergiye gönderilen şey, bir pisuar değildi. Bir pisuar tesisata bağlı olur ve tuvalet amacıyla kullanılır. Oysa Duchamp’ın Çeşmesi, ne bir tesisata bağlıydı, ne de doğru bir açıyla duruyordu.
Her şeyden önemlisi de, oraya insanların tuvalet ihtiyacını gidermeleri için değil, izlemeleri için, daha önce bakmadıkları, farklı bir gözlükle bakmaları için yerleştirilmişti.
Ama kendisini “yenilikçi ve özgürlükçü” diye tanımlayan komite, bunu anlayamamıştı.
2004 yılında, sanatçılar arasında gerçekleştirilen bir oylamada, Duchamp’ın Çeşme’si 20. yüzyılın en etkili sanat yapıtı seçildi. Bu nasıl oldu? Nasıl oldu da imzalı bir pisuar, Mona Lisa’yla aynı sanat tarihi kitabının farklı sayfalarında kendine yer edinebildi?
Duchamp’ın Çeşmesi, bizleri günümüz çağdaş sanatına taşıyan üç kırılma anından ilki kabul ediliyor.
Peki, o zaman asıl soruyu sorayım. Siz ters çevrilmiş imzalı bu pisuar hakkında, ne düşünüyorsunuz? Sizce o bir sanat eseri mi, yoksa sanatın izlediği yolu çıkılmaz bir bataklığa sürüklemiş kötü bir şaka mı?
Ya her ikisi birdense?
Ben Duchamp’ın Çeşmesi hakkında orijinal bulduğum düşüncelerden birine, Aeon adlı bir kültür dergisinde rastladım. Durun anlatayım.
20. yüzyılın başında özellikle görsel sanatlar, hala işçilik, zanaatkarlıkla ve ustalıkla yakından ilişkilendiriliyordu. Boya, kil ve benzerlerini kullanarak, el becerisini ortaya koymaktı bir nevi. Ve bu el becerisi yöntemiyle, güzel, manevi veya felsefi gerçeklerin bir tür tasviriydi.
Duchamp’ın Çeşmesi ise, bu anlayışın tam olarak antitezi. Ne bir el becerisi ve ustalık var ortada, ne de güzel, manevi veya felsefi bir gerçek ya da herhangi bir estetik kaygı. Duchamp da bunun farkındaydı. Yıllar sonra, Çeşme sanat dünyasında bir şöhret kazandığında, ve sanat eleştirmenleri Çeşme’de bir güzellik bulduklarını öne sürdüğünde, Duchamp şöyle demişti:
“Suratlarının ortasına bir pisuar fırlattım, ve şimdi toplaşmış, bu pisuarı ne kadar güzel olduğu hakkında göklere çıkarıyorlar.”
Pisuar bayağı ve aşağı bir nesneydi. Üzerine tuvalet yapılan bir eşyaydı, güzelliği ve taşıdığı derin anlamlar nedeniyle seyredilecek bir şey değil.
Ama Duchamp onu tam da bu yüzden seçmişti. Sanatın temsil ettiği her şeyin tam bir antitezi olduğu için. Seri üretim olduğu, sanatçı tarafından yapılmadığı, sanatsal anlamda bir hüner gerektirmediği ve estetik değil, aksine aşağı bir nesne olduğu için seçmişti. Tam bir antitez.
Ve bu seçim bilinçliydi. Çünkü Çeşme’nin bir pisuardan seçilmesinin taşıdığı bir mesaj var ve bu mesajı ya da anlamı yaratan şey, tam da pisuarın kendisinden kaynaklanıyor. Onun kültür içerisindeki işgal ettiği anlamdan.
Çeşme’nin bir sanat eseri olarak taşıdığı mesaj, bir sanat eseri falan olmadığı. Çeşme, taşıdığı tüm bu özelliklerle adeta “Ben bir sanat eseri değilim” diye bas bas bağırıyor. Ve bu mesajı, sanatın geleneksel belirleyicilerine savaş açarak yapıyor: Güzelliğe, yeteneğe, sanatsal kişiliğe, estetik zevkin dışavurumuna. Sanata dair akla gelen ne varsa, onlara savaş açıyor Çeşme. Buna bir “anti-sanat” bile denebilir.
Yani aslında, Çeşme sanat dünyasına, “ben sanat değilim” diye bağırarak girdi. Diğer bir deyişle, Çeşme’nin özünde bir çelişki saklı. Eğer böylesine güçlü bir paradoksu bünyesinde taşımasaydı, onu bugün hala konuşuyor olmazdık, öyle değil mi?
Çeşme, sanatın tüm önkabullerini yıkan, ve geleneksel plastik sanatlar düşündüğünde, aslında sanat olmayan bir sanat eseri. Barındırdığı paradoks tıpkı “Bü cümle doğru değildir” cümlesindeki paradoksa benziyor.
Duchamp’ın yakaladığı estetik de tam olarak burada zaten. Onun estetiği, bir renklerde bezenmiş bir tabloya veya belli oranlar gözetilerek yapılmış bir heykele baktığımızdaki gibi göze hitap eden bir estetik değil. Ona Çeşme’nin kendisine bakarak ulaşmıyoruz.
Çeşme’nin estetiği, bir sanat galerisinde ona baktığımızda zihnimizde doğan düşüncelerde, sorgulamalarımızda ve bünyesinde barındırdığı bu çelişkide. Onun estetiği, zihne hitap ediyor, çünkü o “kavramsal sanat”ı başlatan bir kırılma anı.
Duchamp gibi sanatçılar, bize yeteneklerini veya zevklerini sundukları bir nesne vermiyor belki. Ama ürettikleri nesnelerle bir diyaloga çağırıyorlar.
Mesele, sergilenen nesnenin dikkat çekici ve gözalıcı renklerle yaratılmış bir portre mi, yoksa siyah bir düz tuval mi olduğu değil. Bir şey kendisinden uzanıp, bize dokunuyor ve bizi bir şekilde duygulandırıyorsa; güzelliği, hüznü ya da provokatifliği ile düşüncelerimizi harekete geçiriyorsa, zihnimizde kendisine bir yer açıyor ve kendisini seyrettiriyorsa, sanattır diyebiliriz belki de?
Duchamp'ın çalışmaları ve sıradan objeleri, sıradan hayatın yaratıcı potansiyelini görmemizi sağlıyor ve bize görünüşte sıradan öğelerin veya görüntülerin bile, bizi etkileyebileceğini, bizde bir şeyleri harekete geçirebileceğini ve bize ilham verebileceğini hatırlatıyor.
Ama bir soru hala önemini koruyor: Galeride yere bırakılan bir gözlük, sanat eseri midir değil midir?
Bakın bundan gerçekten emin değilim.
Ama bizim sanata dair yorum yaparken, farklı perspektifler sunan yeni gözlüklere ihtiyacımız olduğu kesin.
Künye
- YazanBerkant Gültekin
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (16)
- Andy Warhol'un "Campbell's Çorba Konserveleri" Neden Sanattır? (Sanat Tarihi)
- Pair of glasses left on US gallery floor mistaken for art
- Man Trolls National Gallery Guests With Pen On Ground As Art Exhibit & People Actually Fall For It
- ART/ARCHITECTURE: Andy Warhol
- What Was Andy Warhol Thinking? | Tate
- Pop art | Tate
- Jørgen Leth | Andy Warhol Eating A Hamburger
- Burger King - Eat Like Andy (Super Bowl 2019)
- Coca-Cola: "A Coke is a Coke" - 2019 Super Bowl Commercial
- Afterthought: Ruminations on Duchamp and Walter Benjamin - Toutfait Marcel Duchamp Online journal
- What you need to know about Marcel Duchamp's Fountain
- Duchamp ve Warhol Sanatı Nasıl Etkiledi?
- The urinal that changed how we think
- The fascinating tale of Marcel Duchamp's Fountain
- How Duchamp's Urinal Changed Art Forever
- Under the Influence of Duchamp