Sanat Eserine Dönüşmek
Derdinizi anlatmak için ne kadar ileri giderdiniz? Neleri kaybetmeyi göze alırdınız? Bu bölümde, iletişim arzusuyla büyük bedeller ödemeyi göze alanların hikayeleri var. Çünkü onların dertleri hayatı anlatmak. Ve kelimeler ve dil, böylesi ağır bir yükün karşısında bazen çaresiz kalıyor.
İletişim.
Biz insanları, doğadaki tüm canlılardan ayıran şeylerden biri, herhalde bu.
Birbirimizle konuşuruz, birbirimize bir şeyler anlatırız. Ben burada sizlere 27 bölümdür bir şeyler anlatıyorum mesela. Bunu yaparken de, kelimelere yaslanıyorum. Dile ve kavramlara. Nitekim hatırlayın, kelimelerin gücü hakkında, daha önce başlıbaşına bir bölümde buluşup konuşmuştuk.
“İletişim” kavramı, akla ilk önce “söz”ü, kelimeleri ve dili getiriyor. Bazen bir şeyleri işaret ederek gösteriyoruz, bazen anlatmak istediğimiz şeyi, bir başka şeye benzetiyoruz. Metaforlar kullanıyoruz, mecazlardan faydalanıyoruz veya analoji yapıyoruz.
Dilin sınırlarını ne kadar zorlarsak zorlayalım, sonuçta anlatmak istediğimiz şeyi, arada bir iletişim kopukluğu yaşanmadığı sürece, karşı tarafa aktarabiliyoruz. İnsan, işte bu yönüyle diğer bütün canlılardan ayrılıyor.
Yani dille, kelimelerle, kavramlarla ve anlamla.
Öyle ya, Albert Camus’ya göre insan, kendine ve varlığına bir anlam arayan tek varlık.
Peki ama “anlam” dediğimiz şey, yalnızca kelimelerden veya dilden mi ibaret?
Hayır, bu madalyonun yalnızca bir yüzü. Eğer ortada, anlam atfedilecek bir şeyler olmasaydı, kelimeler ve dil ne işe yarardı?
Performanstan bahsediyorum. Hepimizin, yaşantılarında aldığı kararlar, gerçekleştirdiği eylemler; kahkahalarımız, gözyaşlarımız, bazen öfkeli bakışlarımız, kısacası birbirimizle etkileşimimiz de, iletişimin bir parçası değil mi? Adeta kelimeler sayesinde bir anlam yaratmamız için, bir zemin hazırlıyorlar. Bir anlam zemini.
Bunların yanısıra insanlığa dair çok önemli bir iletişim aracı daha var. Performansla fazlasıyla ilintili bir araç: Sanat.
Kitaplar, filmler, tiyatro oyunları. Bazen bir resim, bir heykel. Sanatçılar, sanatı kullanarak, akıllarına takılan soruları izleyiciye sorarlar. Onları da bu sorular hakkında düşünmeye davet ederler. Bir iletişim yöntemidir sanat.
Ama bazı sanatçılar daha da ileri gidip, hayatlarını bir sanat eseri haline getiriyorlar. Mesajlarını, bizzat benlikleri aracılığıyla veriyorlar. Varlıklarına eşlik eden zaman, mekan ve bedenleri üzerinden...
Hal böyle olunca, işler biraz karışıyor. Çünkü kelimelerle, bir fırça ve paletle veya çamura şekil vererek üretilen sanat yapıtlarında, aşırıya kaçmak, sınırları zorlamak nispeten kolay. Ürettiğimiz bir resme, ya da bir heykele herhangi bir dış faktör, diyelim ki zarar verse en fazla ne olur?
Belki çok kıymetli bir eserdi ama olsun. Yenilerini yapabiliriz.
Oysa benliğimiz, kendi bedenimiz söz konusu olduğunda, işte o zaman çok dikkatli olmak gerekiyor. Sınırları zorlamak, beraberinde bir riski de barındırıyor çünkü. Bizzat biz hedefteyiz.
Fakat bazı insanlar için vermek istedikleri mesaj o kadar önemli ki, kendi var oluşlarına gelebilecek zarar, bu mesajın yanında ufakı bir ayrıntı bir teferruat olarak kalmış. Kendilerini epeyce zor durumlara sokmuşlar.
Hikayelerini dinlerken şu soru aklınızda olsun: Siz söylemek istedikleriniz için, ne kadar ileri gidebilirdiniz?
1973 yılında, Tayvan’da cılız bir adam, bir binanın ikinci katındaki pencereden dışarıya bakıyordu. Aşağıda bir 8 mm’lik bir kamera vardı ve bununla kendisini çekiyordu.
Tıpkı zaman zaman haberlere de yansıyan, intihar girişiminde bulunan birini çeker gibi. Yerden yaklaşık olarak 5 metre yüksekteki bu adam kimdi? Neden pencereye çıkmıştı? Çok geçmedi, ve penceredeki bu cılız adam, kendini aşağıya bırakıverdi.
Yükseklik çok fazla değildi ama çarpmanın etkisiyle iki ayak bileğini de kırmıştı.
Bu adam, Tehching Hsieh adında Tayvanlı bir sanatçıydı. Atlamasının nedenine gelince; bu bir intihar girişimi değildi, ona göre bu bir “aksiyondu”. Hsieh (Hisiy) yaptığını böyle adlandırmıştı. Ve bu atlayış, henüz dünyada yeni yeni başlamakta olan, performans sanatı dalında verilmiş eserlerden biriydi.
Garip bir iş. Bunun sanat olmadığını, Hsieh’in de sanatçı falan olmadığını düşünüyor olabilirsiniz belki.
Benim düşündüğüm ise, kariyeri boyunca verdiği diğer eserlerle karşılaştırınca, Hsieh’in bu ilk aksiyonu oldukça hızlı başlamış ve bitmiş. Çünkü Hsieh performans sanatı adı altında “süreç sanatı” ile ilgileniyordu. İnsanın yaşadığı süreçleri ve bu süreç boyunca çektiği acıyı ve çileyi keşfediyordu.
Hiç bilmediğimiz bir dilin konuşulduğu bir ülkeye gittiğinizi düşünün.
Konuşulan hiçbir şeyi anlamıyor olsanız, nasıl bir kaybolmuşluk yaşayacağınızı hayal edin. Gün içerisinde ihtiyacınız olan şeyleri anlatamıyorsunuz; duygularınızı, düşüncelerinizi ifade edemiyorsunuz. Böyle bir durumda kendinizi ne kadar sıkışmış hissederdiniz değil mi?
İletişimsizlik.
Anlattığımız şeyler ancak karşı taraf bizi anladığı zaman bir anlam ifade ediyor. Anlattıklarımızın anlaşılmaması için başka bir ülkeye gitmeye de gerek yok üstelik. Bazen doğduğumuz yerde bile böylesine bir iletişimsizlik yaşayabiliyoruz. Bu durumdaki bunalmışlığı düşünün bir de.
İşte, Tayvan’dayken Hsieh, böyle bir iletişimsizlik içindeydi. Orada henüz güçlü bir sanat camiası yoktu ve Hsieh’in yaptığı performans işlerini, kimse bir türlü anlamıyordu. Sanatçı, mesajını bir türlü seyircilere iletemiyordu. İnsanlar ona ve işlerine “deli herhalde” gözüyle bakıyordu.
Hsieh, belki daha iyi anlaşılırım umuduyla, çağdaş sanatın başkentlerinden birine, New York’a gitmeye karar verdi. 1974 yılında yasadışı yollarla, izinsiz bir şekilde Amerika’ya göç etti, tutuklanmamak için kendisine Sam ismini verdi ve New York’ta tutunabilmek için bir süre boyunca sıradan bir işte çalışmaya başladı.
İş çıkışlarında eve gitmeden önce sokaklarda uzun uzun turluyor ve düşünüyordu. Kafasını kurcalayan şey sanat üretme isteğiydi ama buna nereden başlayacağını bir türlü bilemiyordu. Üstelik İngilizcesi çok kötüydü, ve sanat üretmek isteyen biri kiminle iletişime geçmeli, derdini nasıl anlatmalı bilmiyordu. Bir türlü bu soruların içinden çıkamıyordu.
Bir gün yine işinden çıktı, sokaklarda uzun bir düşünce yürüyüşüne başladı. Tam bu sırada çok önemli bir şeyin farkına vardı: Gidip sanat aramasına gerek yoktu, zaten kendi eserinin yani çilesinin içindeydi.
1978’in 29 Eylül’ünde Hsieh 5 maddelik bir bildiri yazdı:
◽Ben, Sam Hsieh 30 Eylül 1978 tarihinde başlamak üzere bir yıl boyunca sürecek olan bir performans sergileyeceğim.
◽Stüdyomda 3,5 metre uzunluğunda, 2,7 metre genişliğinde ve 2,5 metre yüksekliğinde bir hücreye kendimi kapatacağım.
◽Kendimi serbest bırakacağım bir yıl sonrasına yani 29 Eylül 1979 tarihine kadar konuşmayacağım, okumayacağım, yazmayacağım, radyo dinlemeyeğim ve televizyon izlemeyeceğim.
◽Her gün yemek yiyeceğim.
◽Arkadaşım Cheng Wei Kuong bu süreç boyunca yemek, kıyafet ve atıklarımın toplanması konusunda bana yardımcı olacak.
İmza: Sam Hsieh
İşte bu kişi aynı gün, odasının içine demir parmaklıklarla kurduğu bir hücreye kendisini kapattı.
Ve tam bir yıl boyunca bu bildiride yazdığı gibi bir hücrede yaşamaya başladı. Yaşadığı deneyim normal bir hapis sürecinden çok daha farklıydı. Hapse girmiş bir mahkumun en azından kitap okumaya ya da yazmaya izni olur. Hsieh ise, hiç konuşmadan, okumadan, yazmadan tamı tamına bir yıl geçirdi.
Bu süreci kendisine yardımcı olan arkadaşı fotoğrafladı; bir ya da iki ayda bir de izleyiciler saat 11 ve 5 arasında sanatçının stüdyosuna gelip kendisini bu hücre içerisinde görme fırsatı buldular.
Bütün bu gelen insanlara rağmen, Hsieh tek bir kelime dahi etmiyordu. Bir suskunluk yemini etmişti. Tam bir iletişimsizlikti bu.
Sonunda tamamen erir ve yerde ufacık bir su lekesi olarak bir süre daha varlığını sürdürdükten sonra buharlaşır ve tamamen yok olur.
Francis Alÿs, bu eserine “Paradox Of Praxis” ismini veriyor. Yani “Eylem Paradoksu”. Ortada bir eylem var kesinlikle; saatlerce itilen bir buz kalıbı. Geçen bu saatlerin ardından geride kalan şeyse bir hiç. Zaten eserinin bir diğer adı da “Sometimes making something leads to nothing” yani “bazen bir şey yapmak hiçbir şeye yol açmaz”.
Yani şunu söylemek istiyorum; konuşarak, çizerek, işaret ederek ya da sanat yoluyla, birilerine bir şeyler anlatmak için bir şeyler yapsak da bu bazen tamamen karşılıksız kalabilir.
Bunu kabullenmek gerekir. Evet iletişim kurmak çok önemli ama bu her zaman, her istediğimiz kişiyle iletişim kurabileceğimiz anlamına gelmiyor. Bir Tayvanlı sanatçının zaman hakkındaki denemeleri, bir Amerikalının ülkesindeki şiddet kültürüne itirazı veya bir Belçikalı’nın beyhude çabası aslında hiçbir şeye yol açmayabilir. Ama eğer verilen mesajı anlamak, çözümlemek istersek; işte o zaman bu çabalar pek çok anlama gelebilir ve işte o zaman hiç de beyhude değildir.
Performance 1: Tehching Hsieh | MoMA
Tehching Hsieh: One Year Performance 1980-1981
Künye
- YazanOğulcan Ayan
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriUmut Barış Genç