Şeytan Bunun Neresinde?
Bugün tarihten gelen uğursuz, lanetli ve korkunç bazı sesleri, ve bu seslerin ardındaki gizemi konuşuyoruz. Kötü şöhretli, kırılgan ve ilahi sesli bir enstrümanın ruhumuzu ele geçirdiği söyleniyor. Duyduklarımız bir söylentiden mi ibaret, yoksa bu sesler gerçekten lanetli sesler mi?
Yeniden hoşgeldiniz. Seslerin vücudumuz üzerindeki şifa verici özelliklerini anlattığım bölümden sonra, biraz düşündüm ve araştırdım. Sesler yardımıyla beynimiz bir nevi hacklenebiliyor demiştim ve bu cümle aklıma takıldı. Eğer bu bölümü dinlemeden önce Ses ile Şifa Bulmak bölümünü dinlemediyseniz şimdilik bu bölümü burada bekletip geriye dönmenizi ve öncesinde o bölümü dinlemenizi tavsiye ederim. Çünkü bu bölüm, o bölümün devamı olacak.
Eğer dinlemişseniz de, gelin kaldığımız yerden devam edelim. Seslerin beynimiz üzerinde böylesine bir etkiye sahip olmasının avantajları olabileceği gibi, dezavantajları da olabilir diye düşündüm. Hacklenmiş bir beyin, dışarıdan bir çok veriye açık hale gelmiş demektir. Bundan sonra o beyni ne gibi bir veri ile besleyeceğimize göre, vücudumuz üzerindeki etkisi de değişecektir, öyle değil mi? Peki ya sesler, beynimizi bu trans haline getirdikten sonra, bize iyi gelecek sesler yerine, kötücül, korkunç ve lanetli seslerle doldursak ne olur? Lanetli sesler mi? Böyle bir şey gerçekten var mı?
Bulutların arasından dolunayın göründüğü bir gece yarısı, bir mezarlıktayız. Saat 12'ye adım adım yaklaşıyor, dinleyin!
Saat tam 12'yi vurduğunda, elinde kemanıyla ölüm çıkıyor ortaya! Kemanından yankılanan seslerle, ölüleri bir bir mezarlarından dışarıya çağırıyor ve tüm ölüler kemanının melodisiyle dans etmeye başlıyor.
Dinlediğiniz parça Fransız besteci Saint-Saëns'in adlı eserinin girişi. Dans kelimesini açıklamama gerek yok, kelimesi ise kulağınıza tanıdık gelmiş olabilir. Hatırlayın, mezarlıktaydık. Türkçe'de mezar için kullanılan, Arapça kökenli bir kelime daha var: kabir. İşte Macabre kelimesi de, kabirin çoğulu olan kelimesinden türemiş bir kelime. Birleştirin: Danse Macabre, yani . Ürkütücü bir isim. Zaten besteci Saint-Saëns'ın aklında da ürkütücü bir atmosfer yaratmak var.
Parçada, ölümün ortaya çıktığı o ilk anı hatırlayın. Kemanın şu rahatsız edici sesi çıkardığı bölümü yani. Saint-Saëns'ın, ölümün ortaya çıktığı anı bu sesle karşılaması boşuna değil, bu açılış notalarının tarihte kötü bir şöhreti var:
Şeytan Aralığı. Tarihte onlara verilen isim bu. Kendisi de en az adı kadar ürkütücü. Öyle ki, eğer korku filmlerini seviyorsanız, pek çok korku filminin en gerilimli sahnelerinde bu sesi duymuş olabilirsiniz.
Hatta söylenti o ki; Ortaçağ'da bu ses aralığının kullanımı, Katolik Kilisesi tarafından bile yasaklanmış. Bu öylesine uyumsuz ve rahatsız edici bir sesmiş ki, müziğin Tanrı'yı yüceltmek için yapıldığı Orta Çağda, bu ses aralığının ancak şeytanın icadı olabileceğine ve şeytanı çağırdığına inanılıyormuş. Bu yüzden, kilisenin yasağına rağmen bu sesi kullanan besteciler engizisyon mahkemelerinde ölümle cezalandırılırmış.
Ama dediğim gibi, bu yalnızca bir söylenti. Ama fazlasıyla yaygın bir söylenti. Zaten söylentilerin de doğası bu değil mi? Ağızdan ağıza dolaştıkça, giderek daha abartılı bir hal alırlar. Yine de bu söylentide yine de bir gerçeklik payı olduğunu söylemem lazım. Çünkü, bu sesin kullanımı Kilise tarafından yasaklanmamıştı belki ama; Ortaçağ bestecileri, bu sesi gerçekten de şeytan aralığı diye adlandırıyor, ve eserlerinde bu sesi kullanmaktan kaçınıyordu.
Peki adına "Şeytan Aralığı" veya bir diğer adıyla "Müzikteki Şeytan" denilen bu ses neden kulağa ürkütücü ve uğursuz geliyor?
Truva Savaşı’ndan sonra çok sevdiği eşi ve ülkesine bir an önce dönmek arzusuyla yanıp tutuşan Ithaka Kralı Odysseus tanrılar tarafından Truva yakınlarındaki bir adada esir edilmiştir. Adadaki on yıllık esaretinin ardından, Denizler Tanrısı Poseidon hariç diğer tanrılar tarafından merhamet gösterilip serbest bırakılan Odysseus, çok özlediği evine dönmek üzere derhal bir gemi ve tayfa bulmuş. Fakat, çok öfkeli olduğu Truva’yı, yarattığı depremler ile yıkmak isteyen ancak, Truva’nın güçlü duvarlarını bir türlü aşamayan Poseidon, bu ölümlü tarafından alt edilmiş ve Denizler Tanrısı’nın bile aşamadığı bu güçlü duvarları, hazırladığı “Truva Atı” sayesinde bir gecede kolaylıkla geçip, Truva’yı içerden yıkmayı başarabilmiş. Poseidon, bu stratejik dehanın kendisini alt etmesini hazmedememiş. Bu sebeple de kendisini Odysseus’un eve dönüşünü zorlaştırmaya adamış. Yarattığı fırtınalar ile Odysseus ve tayfasının içinde bulunduğu gemiyi, oradan oraya sürükleyip bir sürü hasar görmesini sağlamış. Bu fırtınalardan biri kahramanımızı İzmir’deki Foça Sahillerine sürüklediğinde ise bir zorlukla daha karşılaşmışlar. Önleri bazı kayalıklar tarafından kesilmiş. Eve dönüşüyle arasında duran bu engeli aşmak için Odysseus’un gemisi, üzerlerinde şüpheli görünümlü yaratıkların yaşadığı iki kayalığın arasından geçmek zorundaymış.
Güzel sesleriyle insanların zihinlerini kontrol eden çok tehlikeli, bazı şeytani varlıklar olduğu söyleniyor. Hatta onların o güzel seslerine kulaklarımızı tıkamak bizim için hayati bir önem taşıyor diyebiliriz. Devasa kanatları olan, bir kuş bedenine ve bir kadın kafasına sahip yaratıklar.
Antik Yunan Mitolojisinde, deniz kıyılarında yaşayan ve şarkılarına kulak veren denizcileri, sesleriyle büyüleyip kontrol ederek tuzaklarına çeken ve bu çaresiz denizcilerden faydalanıp, onları öldüren lanetli yaratıklar olduğu anlatılır. Mitolojiye göre bu yaratıkların şarkısına denk gelen denizci eğer kendisini bu güzel müziğe kaptırıp, şarkıyı sonuna kadar dinlerse, girdiği trans halinin kendisini götürdüğü yerde, yani kıyıdaki kayalıklarda, onu ve hatta gemideki tüm tayfayı ölüm bekliyor demektir.
Ölüme yol açabilecek kadar kendimizi kaptıracağımız güzellikte bir şarkı, büyüleyici bir ses, böylesine bir trans hali. Güzel sesler her zaman için şifa verici olmuyor diyebiliriz sanırım. Kıyıdaki bu yaratıkları fark eden Odysseus, bir şeylerin ters gidebileceğini hissetmiş, kayalıklara dikkatlice yaklaşmaya başlamış. O sırada İthaka Kralı, kendisine seslenen Tanrıça Kirke’nin sözlerine kulak vermiş:
“Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse sirenleri, yandı, bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne çocukları.
Durma orada yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını,
Tatlı balmumuyla tıka ki, sirenlerin sesini duymasınlar.
İstersen dinle sen, ama bağlasınlar ayakta seni,
Hızlı geminin içinde iplerle bağlasınlar orta direğe,
Ondan sonra dinle sirenleri doya doya.
Ama dostlarına yalvarır da, dersen ki iplerimi çözün,
Bağlasınlar onlar senin bağlarını bir kat daha sıkı.”
Tanrıça Kirke, Odysseus’u Sirenler hakkında böyle uyarmış. Kirke’nin uyarısını dikkate alan Odysseus, kendisini geminin orta direğine bağlatıp, ağzını da kapatmadan önce, tayfasının kulaklarına da balmumu dökülmesi emrini vermiş. Çünkü Odysseus dillere destan Sirenlerin şarkısını çok merak ediyormuş. Kulakları tamamen kapalı olan tayfası kayalıkların arasından gemiyi dikkatlice geçirirken, geminin orta direğine sıkıca bağlı olan Odysseus, Sirenlerin şarkısını işitmiş:
“Gel buraya dillere destan Odysseus, Akhalıların şanı şerefi, durdur gemini de duy bizim sesimizi.
Hiç bir gemi buradan geçemedi, durup dinlemeden tatlı ezgilerimizi.’’
Bu güzel ses tarafından büyülenen Odysseus sonsuza dek burada kalmak için tayfasına yalvarmak istemiş. Neyse ki ağzı kapalıymış ve tüm vücudu bağlıymış kahramanımızın. Belki de, bu önemleri almasaydı 20 yıl sonra da olsa, en azından kavuşabildiği eşi Persephone’ye hiç kavuşamayacaktı.
İşte seslerin zihnimiz üzerinde böylesine etkili olmasının, şifa vermenin aksine, böyle olumsuz etkileri de olabiliyor demek ki. Lanetli olarak adledilen bu sesler, vücudumuzun kontrolünü bizim elimizden alarak, bizleri hiç ummadığımız yerlere sürükleyebiliyor. Bize hiç hesapta olmayan büyük zararlar verebiliyor.
Kendisinin bu yönü pek bilinmese de, 100 Dolarlık banknotun arkasındaki ünlü portrenin sahibi ve yine bu banknotların argoda Benjamin veya Benny olarak isimlendirilmesine sebep olan Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucularından ve eski başkanlarından olan Benjamin Franklin, gitar, arp ve viola de gamba denilen bir tür keman çalıyordu. Müziğe karşı böyle bir tutkusu olan Benjamin Franklin, henüz kurulmuş olan Amerikan meclisinde delege olarak hizmet veriyordu ve bu görevi sebebiyle de sıkça Londra ve Paris gibi önemli şehirlere seyahat ediyordu. Müziğe duyduğu ilgi sebebiyle buralara kadar gelmişken, çeşitli konserlere katılmayı da ihmal etmiyordu tabii. Bir gün, gittiği konserlerden birinde, bir müzisyenin cam bardakları parmaklarını hafifçe ıslatıp, dokunarak tıpkı bir enstrümanmış gibi çaldığına tanık olan Benjamin Franklin bu alışılmadık enstrümanın sesine hayran kalır. Amerika’ya dönerken, yolda sürekli aklında bu ses olan Franklin, cam kullanarak gerçek bir enstrüman tasarlanabilir mi acaba sorusunu sorar ve aklına bir fikir gelir. 1761 yılında, camdan bir silindir şeklinde ve üzerinde nota olukları olan, müzisyenin tıpkı bardakları çalarken yaptığı gibi parmakları ıslatarak çalınan, büyülü bir sesi olan Glasharmonikasını tamamlar ve bununla müzik yapmaya başlar. Benjamin Franklin’in eşi, Deborah Read Franklin, müzik dünyasındaki bu yeni sese hayran kalır. Eşinin icat ettiği bu enstrümandan çıkan sesler için “Meleklerin Müziği” benzetmesi bile yapar. Kısa zamanda bu büyülü sesin cazibesine, tıpkı bir Siren’in şarkısına kapılmış gibi kapılan müzisyenler de bu enstrüman için eserler bestelemeye başlamışlar. Hatta bu camdan silindir enstrüman için beste yapanlar arasında çok ünlü bir besteci de vardır: Wolfgang Amadeus Mozart.
Bu duyduğunuz Mozart’ın Glasharmonika için yazılmış Adagio’suydu. Mozart’ın yanısıra Beethoven da, yaratıcısı olduğu Opus 202 Operası’nda Leonore Mezarlığını anlattığı bölümü glasharmonika ile çalınması için bestelemiştir.
Bu enstrüman için, döneminin “rockstarı” diyebileceğimiz, tarihin en büyük bestecilerinden biri eser yaratıyorsa, glasharmonikanın o dönemlerde ne kadar popüler olduğunu da anlatmaya gerek yok sanırım. Üstelik sesi de böylesine büyüleyici olunca, müzikseverler bu sıradışı müzik aleti için adeta çılgına dönmüşler.
Birçok müzisyen, son moda bu enstrümanı satın almış ve çalmaya başlamış. Konser üstüne konserler, özel dinletiler, kendi zevki için çalanlar... Mutlaka bir enstrümana merak salıp evde kendi kendine çalanlar vardır aramızda.
Ancak zamanla bir şeyler ters gitmeye başlamış, bir gariplik varmış yani. Glasharmonika müzik dünyasındaki yerini büyüttükçe, özellikle de bu kadar popüler olunca, bu gariplikler epey dikkat çekmeye başlamış tabii. Alman müzikolog ve oyun yazarı Freidrich Rochlitz bu gariplikleri ilk fark eden isimlerden biri olmuş ve şöyle demiş: “Eğer henüz hasta değilseniz bu enstrümanı hiç çalmayın, bir tür sinir bozukluğundan uzak durmak istiyorsanız, glasharmonika’ya hiç bulaşmayın.” Bu cam enstrümanı çalanlar ve dinleyicileri arasında yaygın bir biçimde mental problemler görülmeye başlanmış. Birçoğunda baş dönmesi, anksiyete, melankoli, kulak çınlaması, uykusuzluk ve depresyon gibi semptomlar ortaya çıkmış. Sağlığında ciddi problemler yaşayan insanların hayatları hep bu enstrümanın etrafında yaşanıyormuş.
Glasharmonika üretilen fabrikalardaki çalışanlar bile çeşitli halüsinasyonlar görmeye ve aralıklarla bayılmaya başlamış. Dinleyen kişiler için ise seste lokalizasyon denilen, gözlerimizi kapatsak bile sesin nereden geldiğini tespit etmemizi sağlayan beyin fonksiyonumuzda bir karmaşaya sebep oluyormuş. Bozulan sağlıkları sebebiyle birçok müzisyen, tabiri yerindeyse çıldırmış, bazıları ne yazık ki hayatını kaybetmiş. Almanya’daki bir glasharmonika konseri sırasında bir ufak çocuğun ölmesi de toplum için, bardağı taşıran son damla olmuş ve insanlar bu enstrümanı artık lanetli olarak tanımlamaya başlamışlar. Böylece “meleklerin müziği”, “şeytanın şarkısına” dönüşmüş. 1830’lu yıllara gelindiğinde ise neredeyse hiç çalınmamaya başlamış. Hatta şöyle söyleyeyim; günümüzde glasharmonika çalan yalnızca 5 kişi kalmış.
Bölüm boyunca birçok sesi hep beraber dinledik ama merak etmeyin, ne Sirenler’in şarkısı bizi transa sokup kayalıklara sürükleyebilir, ne de glasharmonikanın sesinden çıldıracağız. Bütün bunlar yalnızca birer söylenti. Antik Yunan’da veya yakın geçmişte olsalar da fark etmiyor, hepsi birer efsane. “Glasharmonika çıldırmalarıyla ilgili bazı veriler var evet, ancak bunların sebebi çok farklı.
Bazı kişilerin yaşadığı mental bozukluklar bu aletin sesi yüzünden falan değil. Bunun asıl sebebi glasharmonika üzerinde her notayı belirleyen renk kodlarını boyamak için kullanılan boyanın kurşunlu olmasıymış. Bütün bu “lanetin” sebebi enstrümanın büyüleyici sesi gibi fantastik bir şey değil, basitçe kurşun zehirlenmesiymiş yani. Bu gerçek, 39 yaşında hayatını kaybeden ve glasharmonika çalan müzisyen Marienne Kirchgessner’in kurşun zehirlenmesi sebebiyle öldüğü tespit edilince ortaya çıkmış. Hatta yine kurşun zehirlenmesi sebebiyle ölen Beethoven’ın da glasharmonika sebebiyle zehirlendiği tahmin ediliyor.
Sirenler’in sesi hakkında anlatılanların ise, üzerine düşündüğünüz zaman, aslında deniz kuşlarının seslerine birer övgü olduklarını fark edebilirsiniz. Mitolojik hikayelerde anlatılanların, aslında gerçekten var olmuş bir olay olsa bile, edebi bir şekilde abartılmış anlatılar olduğunu biliyoruz. Foça Kıyılarında yarı kadın-yarı kuş varlıkların yaşıyor olması ve buraya sürüklenmiş denizcileri öldürmekten hoşlanıyor olmaları gibi şeyler.
Künye
- YazanOğulcan Ayan, Berkant Gültekin
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriUmut Barış Genç