111 Hz ·Bölüm 11 ·18 Ekim 2021 ·21 dk ·1.721 kelime

İkarus Aldatmacası: Yüksekten Uçmanın Faydaları

"Çok yükseklerden uçma, sonra düşüşün sert olur!" Buna benzer cümleleri hayatınızda duymuş olmalısınız. Peki ya size, yüksekleri hedeflemenin, çağımızda sandığımızdan daha az tehlikeli ve sandığımızdan çok daha faydalı olduğunu söylesem? Öyleyse, çıtamızı nasıl daha yükseklere koyabiliriz? Ve hedefimize ulaşmaktan bizi alıkoyan o büyük engeli, nasıl aşabiliriz?

0:00

Henüz daha küçük bir çocukken ne olmayı hayal etmiştiniz? Astronot? Bilim insanı? Müzisyen? Ressam? Şu an belki bir mesleğiniz var ya da meslek sahibi olma yolunda ilerliyorsunuz — ama çok büyük bir ihtimalle çocukluğunuzda kurduğunuz hayalin epey uzağında bir yerlerdesiniz. Yanılıyor muyum?

Endişe etmeyin, çünkü bu durum hemen hemen hepimiz için geçerli. Fakat şunu hiç merak ettiniz mi: Neden hayallerimiz zaman içerisinde törpülenir? Gerçekçi olmadıkları için mi? Belki de... Peki ama gerçekçi olmak dediğimiz şey nedir? Bir hayalin ayaklarının yere basıp basmadığını kim belirler? Ailemiz mi? Öğretmenlerimiz? Arkadaşlarımız?

Ya size bu durumun zihnimizin çok derinlerine kazınmış olduğunu söyleseydim? Üstelik de hikayeler aracalığıyla!

Bu hikayelerden bir tanesi var ki, bize de tanıdık bir coğrafyada geçiyor. Fakat epey bir geçmişe, taa Antik Yunan zamanına gitmemiz gerek.

Hikayemizin kahramalarından Daedalus döneminin önde gelen mucitlerinden biri. Aynı zamanda yetenekli bir mimar. Kendisi marangozluk zanaatını ilk icra eden kişi. Üstelik bu iş için gerekli tüm alet edavatı da bizzat icat etmiş. Tarihin ilk dans pistini inşa etmesi ve görenleri gerçeğinden ayırt edemeyecek kadar gerçekçi heykeller yapması Deadalus'un başarılarının yalnızca bir kısmı. Fakat bu üstün yetenekli adam, kendisi gibi maharetli yeğenine karşı kıskançlığa kapılınca hayatı alt üst oluyor. Hırsına yenik düşüp öz yeğenin katili oluyor. Sonra da yaşadığı Atina'dan sürülüyor ve soluğu Girit Adası'nda alıyor.

Ancak Deadalus, Girit Kral'ı Minos'u kısa sürede yetenekleri ile etkilemeyi başarıyor ve Kral'ın Teknik Danışmanı mertebesine erişiyor. Fakat çok geçmeden Minos ile de ters düşüyor ve bu kez cezası, oğlu İkarus ile birlikte adanın en yüksek kulesine hapsedilmek oluyor.

Ama Deadalus tabii ki burada da durmuyor ve yaratıcı zekasını kullanarak kuleden kaçmak için sıradışı bir çözüm buluyor.

Oğlu Icarus ile beraber kulenin yakınlarında uçan kuşları yakalayarak, tek tek tüylerini yoluyorlar ve bunları balmumu ile bir araya getirip kendilerine birer çift kanat inşa ediyolar. Tam kuleden süzülerek kaçmadan önce Deadalus oğluna sıkı sıkı tembih ediyor: "Aman oğlum, dikkatli ol. Eğer çok yüksekten uçar, güneşe yaklaşırsan, kanatlarındaki balmumunu erir ve denize düşersin."

Fakat tahmin edeceğiniz üzere Icarus babasının sözünü dinlemiyor. Sırtında bir çift kanat ile gökyüzünde kuşlar gibi süzülmenin zevki ile giderek yükselmeye başlıyor. Yükseğe ve daha yükseğe... Deadalus arkasından ne kadar bağırıp çağırsa, feryad etse de nafile. O anda aşağıdan bakanlar Icarus'un gökyüzünde uçan bir tanrı olduğunu sanıyor ve aynı şekilde Icarus'un kendisi de aynı yanılgıya düşüyor.

Fakat Antik Yunan'da tanrılar ve insanları ayıran çizgi bir hayli keskin. İşte bu yüzden Deadalus'un uyarısını dinlemeyen, güneşe fazla yaklaşan Ikarus'un kanatları eriyerek tek tek dökülmeye başlıyor ve babasının gözlerinin önünde, bugün kendi adıyla andığımız İkarya Denizi'ne düşüyor.

Yani anlayacağınız İkarus yüksekten uçmanın, yerini bilmemenin bedelini canıyla ödüyor.

Beni Youtube'da takip edenler bu hikayeyi hatırlamışlardır. İkarus'un bu hikayesiyle bir derdi olan, hatta bunun üzerine "İkarus Aldatmacası" adlı bir kitap yazan bir isimle, çok sevdiğim yazarlardan Seth Godin ile bir röportaj yapmış ve ona bu "yüksekten uçma" meselesini sormuştum.

"Yüksekten Uçmak" şu demektir: Boyunu aşan işlere girmişsindir, kibirlisindir, kendini beğenmişsindir. İnsanlara bunu söyleriz, özellikle de kadınlara —

Boyunu aşan işlere kalkışma! İşte Seth Godin'e göre bu mesaj, İkarus'un trajik hikayesinden bu yana, farklı farklı şekillerde, kulaklarımızda çınladı. Bize hep yerimizi bilmemiz öğütlendi.

İşte böylece bizim hayallerimizi gerçekleştiren insanları idolleştirirken, aynı zamanda da tanrılaştırdık. Tıpkı kanatlarıyla göklerde süzülen İkarus'u, tanrı zanneden Yunanlılar gibi. Onlarla aramıza aşılması sakıncalı bir çizgi çizdik ve de sonumuz zavallı İkarus gibi olmasın diye yüksekten uçmamaya, yerimizi bilmeye özen gösterdik.

Peki ya size söylenenleri unutun ve yüksekten uçun, hem de en yüksekten deseydim? Tamam bunu ben demiyorum belki, ama Seth Godin bize bunu söylüyor. Başarılı olmak istiyorsanız, yalnızca yüksekleri değil; en tepeyi hedefleyin. Yani, en yüksekten uçun!

Tabi bu yalnızca öyle kuru kuru bir öğüt değil. Seth bu konu üzerine bir kitap yazmış. Yalnızca 86 sayfalık, bir günde okuyabileceğiniz bu kitabın adı: The Dip. Peki nedir bu Dip, oraya birazdan geleceğim, ama önce sormamız gereken daha önemli bir soru var: Neden yüksekten uçmalıyız?

Aslında Godin'in kitabında bize verdiği net bir mesajı var: Kendi alanınızda en iyi olmayı hedefleyin. Ya da farklı bir bakış açısı ile, nerede en iyi olabilecekseniz alanınız da orası olsun. Evet, "en" iyi, öyle ikinci ya da üçüncü değil. Neden mi? Şöyle bir örnek vereyim, diyelim ki turistik bir gezidesiniz ve bulunduğunuz şehir de yöresel bir yemeğiyle, meselaa... falafeli ile ünlü. Çevrenizdeki insanlara ya da Google'a ne diye sorarsınız?

Şehrin en iyi falafel restaurantı hangisi?

En iyi ikinci değil, en iyi üçüncü değil... Şehirdeki belki de tek gecenizde risk almak yerine, en iyisine gitmek istersiniz.

Hadi şimdi daha da uç bir örnek vereyim, bu sefer de diyelim ki ölümcül bir hastalığa yakalandığınızı öğrendiniz. İlgili alanda bir doktora gitmeniz gerekiyor, kime gidersiniz? Alanının en iyi doktoruna, değil mi?

İşte, ister akşam yemeği olsun ister ölümcül bir rahatsızlığın tedavisi bir ürün ya da hizmet alırken her zaman gücümüzün yettiği ölçüde en iyisini isteriz. Paramızın karşılığını alacağımızdan emin olmak isteriz. Tam da bu yüzden birinci olmak ikinci ya da üçüncü olmaya göre çok daha avantajlıdır.

Hatta Godin kitabında aradaki bu farkı epey sıradışı bir örnek üzerinden anlatmış: Dondurma satışları. Evet doğru duydunuz, bildiğimiz dondurma. ABD'de en çok satılan dondurma türü vanilya. İkinci sırada tahmin edeceğiniz üzere çikolata geliyor. Fakat bu ikisinin arasındaki fark sizce ne kadardır? Düşününce çok değildir gibi geliyor, değil mi? Hani vanilya şöyle burun farkıyla öndedir diye düşünüyor insan. Fakat işin aslı çikolata toplam satışların yüzde 10'una karşılık geliyorken, birinci sıradaki vanilya yüzde 30'unu oluşturuyor. Tam üç katı!

İyi de Barış Abi, konunun dondurma çeşitleriyle ne alakası var diyeceksiniz, hemen cevap veriyim: Gerçek hayatta da durum aslında pek farklı değil. Çünkü bir alanda ilk sırada gelen, ikinci sıradakinden iki kat fazla; üçüncüden üç kat fazla, dördüncüden dört kat fazla pay alıyor ve bu durum böyle devam ediyor. İster dondurma çeşidi olsun, ister iş dünyası her alanda uygulayabileceğiniz ve her seferinde yaklaşık olarak aynı sonucu veren bu garip kuralın kendisi gibi garip bir adı var: Zipf's Kuralı.

Fakat en iyi olmanın, en yakın rakibinizin kazancını ikiye katlamak dışında da avantajları var. İlki herhangi bir alanın "en iyisi" olmak, kendi başına bir pazarlama aracıdır. Artık repütasyonunuz ağızdan ağıza yayılır, ihtiyaç olduğunda akıllara gelen ilk isim sizinkisi olur. İkincisi de sattığınız hizmet ya da ürünü daha yüksekten fiyatlama şansınız olur. İşte tüm bunlar, bir kartopu etkisi yaratarak diğerlerinden çok daha hızlı büyümenize yardımcı olur.

Şimdi bu anlattıklarımın size uymadığını düşünebilirsiniz. Belki kendinize ait bir işiniz yok, ya da varsa da sektörünüzün birincisi olmak kulağa çok ütopik geliyor belki. Eğer öyleyse gözünüz korkmasın, çünkü bugün itibari ile artık internet ve dijitalleşme sağolsun, tüm bu büyük pazarlar parçalanarak daha küçük pazarlara ayrılmış durumda. Örneğin şehrin en iyi falafel restaurantı sizinkisi olmayabilir ama belirli bir bütçeye hitap eden restaurantlar arasında en iyisi sizinkidir. Ya da belki de tüm restaurantlar arasında değil ama organik ürünler kullanan restaurantlar arasında en iyisinizdir. Ya da...

Şehrin en iyi uygun bütçeli organik falafel resturantı neresi?

Gördüğünüz üzere seçenekler sonsuz... Teşekkürler, Google.

Peki ya kendimize ait bir restaurantımız, işimiz yoksa? Ki bir çok insan halihazırda bir başkasının işinde maaşlı olarak çalışıyor. O zaman kendi şirketiniz içerisinde en iyi olmayı deneyebilirsiniz. Photoshop'u en iyi kullanan tasarımcı, en iyi sunum yapan satışçı ya da en iyi modelleme yapan finansçı... Artık size hangisi uyarsa.

Tabii takdir edersiniz ki, tüm bunları gidip iş yerinizde iş arkadaşlarınızla tatsız bir rekabete girin ya da alanınızda birinci olmak için Mozart'ı kıskanan Salieri gibi komplekslere kapılın diye anlatmıyorum. Fakat Godin'in bu tavsiyeleri kariyer planlaması yapanlar, kendi işini kurmak isteyenler ya da halihazırda kurmuş olanlar için deyim yerindeyse altın değerinde.

Ama takdir edersiniz ki, en iyi olmak öyle söylemesi kadar kolay değil. Aksine, uzun çalışmaların, emeğin, pratiğin ve belki de en önemlisi inadın ürünü. Aslına bakarsanız, pek çoğumuz bir alanda en iyi olmasa bile iyi olmak istemişizdir, hatta bununla ilgili bir şeylere bile başlamışızdır. Ancak ne olduysa, bir sebepten yarıda bırakmışızdır. Şöyle bir yoklayın kendinizi, sizin geçmişte çok istekli başladığınız ama yarım bıraktığınız şey neydi? Bir hobi mi? Enstrüman belki, ya da bir dil. Yazmaya başladığınız bir kitap belki — Hiç merak ettiniz mi, neden büyük bir istekle girdiğimiz bir yolda pes edip yarısında döneriz? İşte bu sorunun cevabı için size Dip'in ne olduğundan bahsetmeliyim.

Yeni bir uğraşa başladığımızda, ilk başta her şey güzeldir, yenilik vardır. bir şeyler öğrenmek keyiflidir, geliştiğimizi, yol katettiğimizi görürüz. Ancak aradan belirli bir süre geçer ve...

Bir anda her şey monotonlaşır, sıkıcılaşır, uzun çalışmalar, pratikler gözle görülür bir sonuç vermemeye başlar. İşte burası Dip'dir. Bir çok insan tam da bu noktada pes eder, öğrenmeye başladığı dili, enstrümanı bırakır, ilişkiler biter, işletmeler tıkanır, büyüyemez, hatta iflas eder. Neden mi?

Bunu bir grafik gibi düşünebiliriz. Tüm gücünüzü kullanarak havaya bir taş fırlattığınızı, ve bu taşın çizdiği kavisi izlediğinizi hayal edin.

Büyük bir ivmeyle gökyüzüne doğru yükselen bir kavis! İlk başta ortaya koyduğumuz zaman ve eforun karşılığında aldığımız geri dönüş ne kadar da yüksek! Tıpkı Icarus'un daha yeni uçmaya başladığı an gibi, enerjimiz daha doruk noktasında, ve kollarımız henüz çırpmaktan yorulmamış. Ama zaman geçtikçe— bu kavisin eğimi giderek azalır, harcadığımız efora karşılık, katettiğimiz mesafe giderek azalmaya başlar, ve kendimizi tepeyi tırmanırken değil de, sanki ucu bucağı görünmez bir platoya varmış buluruz. İşte tam da bu noktada, bir çok insan yeniden grafiğin ilk baştaki yüksek geri dönüşlü kısımlarına çıkabilmek için—

Başladığı işi bırakıp, yeni bir işe başlar. Oysa eğer sabredebilsek, o Dip'i, benim deyimimle platoyu geçebilsek; işte o zaman—

O zaman yaptığımız işte iyi olmanın, hatta belki de en iyi olmanın keyfini sürdüğümüz bir evreye geçebiliriz.

İşte bu yüzden, geri dönüp baktığımızda, hayatımızda yarım bıraktığımız bir sürü iş, ve bir çok hobi görürüz. Neden hiç birinde sonuna kadar gidemediğizi, uzmanlaşamadığımızı merak ederiz ve tam da o anda, kulağımızda bize bir zaman söylenmiş olan o sözler tekrar çınlar: Yükseklerden uçma, yerini bil. İşte deriz, demek ki yerim burasıymış. Hem zaten benim ne haddime öyle boyumdan büyük işlere kalkışmak! Ben en iyisi kendi köşemde oturayım, kendi halimde hayatımı yaşayayım. Hatta iyisi mi bundan sonra daha ayakları yere basan hedefler koyayım kendime.

Böylece, tanrılaştırdığımız idollerimizle aramıza çizdiğimiz çizgi giderek kalınlaşır. Artık aramızdaki mesafenin aşılamayacağına emin olururuz. Oysa aramızdaki mesafe yalnızca Dip'tir.

Kral Minos tarafından bir kulenin tepesine hapsedilen Deadalus'u düşünün. Gökyüzünde süzülen kuşlara baktığında "Keşke ben de onlar gibi uçabilsem ama nerede?" diyebilirdi. Yerini bilebilirdi. Ama o görünürde imkansızı gerçekleştirmek için azmetti. Bir düşünsenize, her bir kuşu tek tek yakalayarak tüylerini yolmak, ta ki iki koca insanı uçurmaya yetecek iki büyük kanat yapana kadar. Muhakkak o da ilk başladığındaki heyecanını bir noktada kaybetti. Kendi Dip'inden geçti ama pes etmedi. Ve böylece, her ne kadar sonu kendisi için trajik bitmiş de olsa, tanrılara kafa tutabildi.

Künye
  • YazanZuhat Taşer
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (2)