111 Hz ·Bölüm 10 ·11 Ekim 2021 ·23 dk ·1.859 kelime

Onarılmaz Bir Dünyaya Doğru

Laptoplar, tabletler, akıllı telefonlar ve akıllı saatler: Gün geçtikçe, daha yüksek teknolojiyi, daha da ufak boyutlarda yanımızda taşıyoruz. Peki ya bunun bir bedelinin olduğunu söylesem? Giderek ufalan boyutlarıyla elektronik aletler, bizi nasıl daha fazla şey satın almaya yöneltiyor? Peki ya eskiyen cihazlarımıza ne oluyor? Dünyada nasıl bir iz bırakıyorlar?

0:00

"Leonia kenti her gün yineler kendini: her sabah mis gibi çarşaflarda uyanır herkes, yeni açılmış sabunlarla yıkanır, yep­yeni elbiseler giyer, en mükemmel buzdolaplarındaki açılma­mış süt şişelerine uzanırken son model radyolardan en son çıkan şarkıları dinler.

Dünün Leonia'sından artanlar tertemiz plastik torbaların içinde çöp arabasını bekler kaldırımlarda. Bitmiş diş macunu tüpleri, yanmış ampuller, gazeteler, kap kaçak, ambalaj malze­melerinin yanı sıra şofbenler, ansiklopediler, piyanolar, porse­len tabak takımları: Leonia'nın zenginliği her gün üretilen, alı­nıp satılan eşyalardan çok, yenilerine yer açmak için kaldırılıp atılan eşyalarla ölçülür. Öyle ki, Leonia'nın gerçek tutkusunu merak etmeye başlar insan: herkesin dediği gibi yeni ve değişik şeylerin tadını çıkarmak mı, yoksa durmadan üreyen bir pisliği atmak, kendinden uzaklaştırmak mı?"

Dinlediğiniz bu pasaj, Italo Calvino'nun Görünmez Kentler adlı kitabındandı. Kitabın başkahramanı ünlü Venedikli seyyah Marco Polo, Kubilay Han'a, Moğol İmparatorluğu'nda ziyaret ettiği şehirleri bir bir anlatmaya söz verir. İşte Leonia kentine de bu yolculuğu sırasında rastlar Marco Polo. Hikayesi size de bir yerden tanıdık geliyor mu? Her yeni günle birlikte, eski eşyalarını çöpe atıp, yenilerini alan bir şehir. "Ne büyük bir israf!" diyesi geliyor insanın.

Peki ama bizler, Leonialıları savurganlıkla yargılayabilecek bir yerde miyiz? Yoksa aslında Leonialılara, sandığımızdan daha çok mu benziyoruz?

Açıklamak için, bir soru sormama izin verin:

21. yüzyılın en büyük korkulu rüyalarından biri sizce nedir? Benim aklıma bir şey geliyor. Hem de en yaygın kabus senaryolarından biri; her an, herhangi birimizin başına gelebilir. Sürekli yanımızda taşıdığımız bir senaryodan söz ediyorum.

Dileyim ki, hava çok güzel: güneşin gökyüzünde parıldadığı, ama sonbahar serinliğinin de güneşin etkisini biraz olsun hafiflettiği bir gündeyiz.

Kuşların cıvıltıları uzaktan sizi çağırıyor. Dışarıya çıkıp, biraz yürüyüş yapmak için harika bir gün. Ayakkabılarınızı giyiyor, kulaklıklarınızı takıp dışarı çıkıyorsunuz, ve yürürken size eşlik etmesi için, en sevdiğiniz podcasti açıyorsunuz telefonunuzdan. Bir tur, iki tur derken, dinlediğiniz podcast bölümü bitiyor. Ama hava o kadar güzel ki, siz biraz daha yürümeye karar veriyorsunuz. Telefonunuzdan yeni bir podcast bölümü açmak için elinizi cebinize atıyorsunuz, tam telefonu kavrayıp cebinizden çıkarırken...

Eyyvah! İşte 21. yüzyılın, muhtemelen en yaygın kabus senaryosu, gerçek oldu ve güzelim gününüz, telefonunuzun kırılan ekranıyla birlikte mahvoldu.

Size de fazlasıyla tanıdık gelen bir senaryo değil mi bu? Ne de olsa, artık hepimiz cebimizde, günümüzü kolaylaştıran süperbilgisayarlar taşıyoruz. Teknolojinin geldiği nokta, 20 yıl önce hayal bile edilemeyen güçte bilgisayarları, ufacık boyutlara getirip, pantolonumuzun cebine sığdırıyor. Ama bu teknolojik ilerlemenin, beraberinde getirdiği bazı sorunlar da var.

Teknoloji firmalarının rekabeti, bizlere her zamankinden daha çok özelliğe sahip cihazlar sağlıyor, burası tamam. Ama ufacık boyutlara, giderek daha fazla özellik sığdırılıyor olması, bu cihazların her zamankinden daha karmaşık yapıda olmasına neden oluyor: Günümüzde, teknolojik aletlerin iç aksamları, birbirine o kadar sıkı sıkıya entegre, o kadar bütünleşik ki, olur da bir telefonun içini açmayı başarabilirseniz, sizi adeta minik bir labirent karşılıyor. Yer yön duygusu zayıf birinin, içinde kolaylıkla kaybolabileceği, ve işleri daha da mahvedebileceği bir labirent bu.

Peki, telefonunuzu düşürüp, ekranını kırdığınızda, veya yaramaz kediniz masanın üzerindeki bardağı devirip içindeki suyu bilgisayarınızın üzerine boca ettiğinde, ne yaparsınız?

Önünüzde iki seçenek var. Ya eskisini çöpe atıp yeni bir telefon veya bilgisayar alacaksınız —ki bu özellikle bozulan şey kaliteli veya pahalıysa, oldukça masraflı bir seçenek—, ya da tamire götüreceksiniz. Sanırım hepimiz, ilk önce ikinci seçeneği tercih ederiz.

Ama haberler biraz moral bozucu, çünkü bozulan telefonunuzu veya bilgisayarınızı tamir ettirmek sandığınızdan daha zor olabilir. Sorun yalnızca, elektronik eşyaların donanımlarının birbirine sıkı sıkıya bağlı ve bütünleşik olması da değil. Bazı teknoloji firmaları, öyle garip politikalar uyguluyor, öyle garip kararlar alıyor ki, bizleri bozulan cihazlarımızı tamir ettirmek yerine, yenisini almaya yöneltiyor.

Düşünsenize, bundan sadece 6-7 yıl önce telefonlarımızın bataryası bozulduğunda, arka kapağını açıp bataryayı değiştirir, ve kullanmaya devam ederdik. Bugün ise, her yıl yeni çıkan modellerle birlikte, elektronik eşyaların tamir edilebilirdiği biraz daha zorlaşıyor. Ve bu sorun, daha ürünlerin tasarım aşamasındayken başlıyor. Telefonun aksamlarında, vida yerine giderek daha fazla yapıştırıcı kullanılması, tamir etmeyi yeterince zorlaştırmıyormuş gibi, kullanılan vidalar da, sadece özel tasarlanmış tornavidalarla açılabilecek şekilde seçiliyor. Yani bozulan veya kırılan telefonunuza veya bilgisayarınıza müdahale edebilmek için, özel bir tornavida kitine ihtiyacınız var.

Ama bu, sorunun en ufak ve aşması en kolay kısmı. Sonuçta, elinde bu özel tornavida kiti olan ve cihazın nasıl açılacağını bilen biri, bu kısmı bir şekilde aşabilir. Asıl sorunsa, yedek parça kullanımına karşı uygulanan politikalarda. Öyle ki, bazı teknoloji firmaları, ürünlerinin yedek parçalarını, kendi bünyesindeki servisler dışına satışını yasaklamış durumda. Yani telefonunuzun kırılan ekranının çıkarıp, yerine yeni bir ekran takmak istediğinizde, elinizde herhangi bir telefon tamircisine gitmek gibi bir seçenek yok. Bunu yapmaya karar verirseniz de, sadece orijinal olmayan, "yan sanayi" diye tanımladığımız parçalardan bulabilirsiniz.

Hatta, tamir edilemez cihazlar tasarlamakta adeta sembolleşen Apple, bu konuda öyle bir noktaya geldi ki, son çıkardığı telefonların her bir parçasını, telefonun yazılımı ile eşleştirmeye başladı. Yani yeni nesil iPhone'unuzun ekranı kırıldığında, bırakın "yan sanayi" bir ekran taktırmayı, bir yerlerden bir şekilde orijinal bir ekran bulsanız bile telefonunuza takamıyorsunuz. Eğer bunu denerseniz, telefonunuzda bulunan bazı özellikler, yazılımsal olarak kullanılmaz hale geliyor. Yani telefonunuzun içini açma ve tamir etme hakkına, yalnızca Apple teknisyenleri sahip.

Tüm bunlara karşılık, yine de "yahu bunlar hassas, karmaşık cihazlar, elbette eğitimini almamış birinin tamir etmeye çalışmasının önüne geçilmeli" diyorsanız, bir örnek daha vermeme izin verin.

Ufak teknolojik ürünlerden biraz olsun çıkıp, daha büyük araçları düşünelim biraz.

Diyelim ki, arabanızla şehirlerarası bir yolculuk yapıyorsunuz. Ve seyahatinizin ortasında, beklenmedik bir arıza baş gösteriyor ve aracınızın kaputundan, dumanlar yükselmeye başlıyor. Herhalde yapacağınız ilk iş, aracınızı durdurup, en yakın tamirciye götürmek olur. Her insanın ilk yapacağı, akıl karı olan şey bu. Öyle değil mi?

Maalesef, bazı şirketlerin politikaları, akıl sınırlarının biraz dışında geziniyor.

Bu şirketlerden biri, John Deere.

John Deere, Amerikan bir iş makinesi üreticisi. Az önce sözünü ettiğimiz, ufacık alana karmaşık teknolojiler sığdıran şirketlerden değil anlayacağınız, kocaman iş makineleri üretiyor. Tarım endüstrisinde, ürettiği ikonik yeşil renkli traktörleriyle ünlü. Ama son zamanlarda, adı daha çok, ürettiği traktörlerin tamir edilemez olmasıyla anılır olmuş.

John Deere'in ürettiği tüm traktörler, kapalı kaynak bir bilgisayar yazılımı ile kontrol ediliyor, ve işler işte burada karmaşık hale geliyor. Çünkü çiftçiler, bu traktörlerde arızalan bir parçayı kendileri tamir etmeye çalıştıkları zaman, bu bilgisayar yazılımı, kendisini kilitliyor ve traktörün çalışmasına engel oluyor. Yani traktörünüz hasat döneminin ortasında bozulsa bile, hemen oracıkta tamir etmek varken, bir çekici çağırıp, en yakın yetkili servise gitmek zorundasınız. Hem de hasat dönemini kaçırmak pahasına.

Hatta bu mesele öyle bir noktaya gelmiş ki, bazı Amerikalı çiftçiler, sırf traktörlerini tamir edebilmek için hackerlığa bile başlamış.

Bu çiftçiler, edindikleri bir program yardımıyla, traktörlerindeki bilgisayara sızarak, orijinal yazılımın yerine, korsan yazılımı yükleyip, firma tarafından konulan engelleri aşmaya çalışıyorlar. Anlayacağınız, şirketlerin tamir karşıtı politikaları, sıradan çiftçileri bile birer hacker ve birer aktiviste çevirmiş durumda.

Peki ama teknoloji üreten şirketler, neden ürünlerinin tamirini günden güne zorlaştıran politikalar uyguluyorlar? Aslında bunun birden fazla nedeni var.

Bir şey satın aldığınızda, bu ürünü üreten firmanın kasasına, yalnızca tek seferliğine para giriyor. Oysa şirketler, başka teknisyenlerin servis sağlamalarının önüne geçip rekabeti ortadan kaldırarak, tamir hakkını tekellerine aldığında, ürünü sattıktan sonra da para kazanmaya devam edebiliyor. Satın aldığınız şey her bozulduğunda ve siz yetkili servise her gittiğinizde size ürünü satan şirket, bir kez daha para kazanıyor. Üstelik muhtemelen daha uygun bir ücrete onarım hizmeti sağlayabilecek küçük rakipler de safdışı kaldığından, şirketlerin servis ücretlerini istedikleri gibi belirliyorlar. Eminim bunun nasıl bir problem yarattığını tahmin edebilirsiniz.

Bir diğer neden ise, teknoloji şirketlerinin her sene yeni model cihazlar çıkarmasıyla ilgili. Öyle ya, eğer iflas etmek istemiyorsanız, çıkardığınız ürünü satın alacak birilerini bulmalısınız.

Hatırlarsanız, daha önce "Planlı Eskitme" hakkında yayınladığım bir YouTube videosunda, teknoloji şirketlerinin, eski modellerinin kullanım ömürlerini nasıl önceden planladıklarını ve bu stratejinin piyasaya sürülen yeni modelleri nasıl daha cazip hale getirdiğini anlatmıştım.

Tamir etmeyi zorlaştırmak da, madalyonun diğer yüzü. Telefonunuzun ekranı kırıldığında, servisler tarafından o kadar yüksek fiyatlar isteniyor ki, özellikle de Amerika'daki tüketiciler "yahu üzerine bir ekran parası daha koyar, yeni bir telefon alırım" diye düşünmeden edemiyor. Sahi, sizin evinizde ekranı kırıldığı için bir rafa kaldırılmış kaç telefon var?

İşte bu yüzden, bizler artık yavaşladığı için, veya bozulduğu ama onarım masrafı çok yüksek olduğu için yeni telefonlar alırken, dünyamız da gün geçtikçe, Marco Polo'nun bize anlattığı Leonia'ya daha çok benziyor. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz?

Tekrar düşünseniz iyi olur, çünkü 2021 yılında yapılan araştırmalara göre, dünya nüfusu 8 milyara dayandı. 8 milyar! Düşünebiliyor musunuz? Dünya üzerinde 8 milyar insan, bir yerlerde hayatlarına devam ediyor, tam da şu anda, siz bu podcasti dinlediğiniz sırada.

Peki dünyadaki bu 8 milyar insana karşılık, kaç cep telefonu var dersiniz?

Bir düşünelim. Çocuklar ve yaşlıların bir kısmı telefon kullanmıyor olsaa... Yaklaşık iki milyar kişiyi çıkarmamız gerekir herhalde. Cevap 6 milyar mı?

Hayır mı? Aah tabi ya! Dünyada cep telefonuna erişemeyecek koşullarda yaşayan insanlar da vardır mutlaka. Buradan da 1 milyar daha çıkarsak. O zaman cevap 5 milyar!

Yine yanlış cevap. Sağduyumuza, telefon sayısı dünya nüfusundan daha az olmalıymış gibi gelse de, durum aslında bunun tam tersi. Dünyada şu anda aktif olarak kullanılan telefon sayısı 10 milyarı aşmış durumda. Yani dünyada, yaşayan insan sayısından daha fazla, cep telefon var. Üstelik bu sayı yalnızca aktif kullanımda olanlar.

Ve her yıl, dünya çapında 1.7 milyar yeni akıllı telefon satılıyor. Peki yerine yenisi alındığında, eski elektronik eşyalar tamir de edilemiyorsa nereye gidiyor? İzninizle, Marco Polo'nun Leonia hakkında yazdıklarından, bir pasaj daha paylaşmak istiyorum:

"Çöpçüler yüklerini her gün nereye götürür, bu soruyu kimse sormaz kendisine. Yanıtı herkes bilir: kent dışına. Oysa her yıl genişler kent, çöplükler geriye çekilmek zorunda kalır; atıklar arttıkça çöp yığınları yükselir, katmanlar çoğalır, daha geniş bir çembere yayılır. Ayrıca şu da var; Leonia'nın yeni şeyler yaratma yeteneği geliştikçe çöpün özü de iyileşir; zamana, hava şartlarına, fermantasyon ve yangınlara meydan okur. Leonia'yı çepeçevre kuşatan, yok edilemez bir artıklar kalesidir, bir sıra­ dağ gibi kentin her noktasından görülür."

"Aman Barış abi, ne yaptın sen de, herkes bozulan elektronik eşyaları çöpe mi atıyor yani?" diye mi soruyorsunuz? Maalesef, cevap evet.

İnsanlık olarak her yıl yaklaşık 50 milyon ton elektronik atık üretiyoruz. Düşünebiliyor musunuz, her yıl 50 milyon ton! Bu yaklaşık 140 tane Empire States Binasına, veya 10 tane Büyük Piramit'e eşdeğer bir miktar.

Ve maalesef, bu atıkların çoğu, geri dönüştürülebilir olmaktan uzak, ve neredeyse tamamı, dünya üzerindeki belli atık arazilerine yığılıp bırakılıyor. Bu atıkların içindeki toksik maddeler ise, zaman içinde yavaş yavaş toprağa ve havaya karışıyor. Öyle ki, bugün Gana'nın başkentinde bulunan dünyanın en büyük elektronik atık çöplüğü Agbogbloshie (Agbogbloşi), Çernobil'in ardından dünyadaki en toksik mekanlar listesinde ikinci sırada.

Bunca karanlık senaryoyu saydıktan sonra, insanın aklına "peki ne yapabiliriz?" sorusu geliyor ister istemez. Bu soruya, "daha az eşya satın alın" gibi bir cevap vermek oldukça kolay. Ve "daha bilinçli tüket veya daha az satın al" gibi önerileri daha önce muhtemelen defalarca duydunuz. Ama daha az eşya satın almaya karar vermek, tek başımıza alabileceğimiz bir karar değil. Çünkü sorun, satın aldığımız ürünlerin üretim aşamasında başlıyor.

Ve toksik elektronik atıkların milyonlarca ton birikmesinin önüne geçebilmek için için cihazlarımızın yükseltilebilir, tamir edilebilir ve geri dönüştürülebilir şekilde tasarlanması gerekiyor. Aksi halde, Leonia'yı bekleyen felaket, tıpkı Leonia'nın yükselen çöp surları gibi bizim de önümüzde yavaş yavaş birikmeye devam edecek.

Marco Polo, seyahatnamesinin Leonia üzerine olan bölümünü şu şekilde bitiriyor:

"Surlar yükseldikçe heyelan tehlikesi de artıyor: bir konser­ve kutusunun, eski bir lastiğin, hasır kılıfı kaybolmuş bir şarap şişesinin Leonia tarafına yuvarlanması yeter; ayakkabı tekleri, eski takvimler, kurumuş çiçeklerden oluşan bir çığ, kendisin­den boşuna uzaklaştırmaya çalıştığı, artık temiz komşu kentle­rin geçmişine karışmış kendi geçmişine gömecek kenti: bu pis dağ zincirini bir felaket dümdüz edecek, her gün yeni giysilere bürünen metropolün tüm izlerini silecek."

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (12)