Bir Yaz Gecesi Rüyası
Hayal ve gerçek arasındaki bu 111 Hz bölümünde, yolumuz gizemli bir ormana düşüyor. Fakat burada garip şeyler döndüğü kesin... Çiçeklerin mis kokusu ve Yaz Ortası Bayramı'nın coşkusu tüm şehri sarmışken bu uzak ormanda ortaya çıkmayı bekleyen sihirli bir hikaye var. Aşkın irrasyonel doğasına daha yakından bakarken Shakespeare ile aynı rüyayı görüyor olabilir miyiz? Bir Yaz Gecesi Rüyası...
Offf… Nerede bu yaa? Nereye kayboldu?
Aaa, demek geldiniz arkadaşlar; hoş geldiniz! Beni de böyle biraz telaşlı bir halde yakaladınız ama ne yapayım, gözlüklerimi kaybettim… Bulamıyorum! Eh, gözlüğümün de benim için ne kadar önemli olduğu malumunuz… Hayır bir de işin kötüsü hava iyice karardı, ve ben önümü göremiyorum. Şimdi sorabilirsiniz, gözlüğü ormanın ortasında mı arıyorsun diye… Evet, burada arıyorum; çünkü inanıp inanmamak size kalmış ama, gözlüğümü en son rengarenk tüyleri olan garip bir kuşun gagasında gördüğüme eminim… Kuş ormanın derinliklerine doğru uçunca ben de soluğu burada aldım. Yoksa eğlenceyi kaçırmayı hiç ister miydim? Evet, sesleri duyuyor olmalısınız! Haziran ayının son günlerine geldik, dolayısıyla şehirde büyük bir festival var. Midsummer, yani Yaz Ortası Bayramı…
Ne oluyor arkadaşlar? Onlar kimdi? Gözlerim beni yanıltmıyorsa iki kişilerdi ama bir anda ağaçların ardında kayboldular…
Yine burada garip şeyler dönüyor. Geçen yaz olduğu gibi karşımıza bir vampir falan çıkmasın da… Zaten gözlük yok, bir de şimdi böyle doğa üstü şeylerle uğraşamam. Neyse… Bildiğimiz patikadan fazla sapmayalım… Ne olur ne olmaz. Ben gözlüğümü aramaya devam edeyim, sizinle az sonra tekrar buluşuruz. O zamana kadar dikkatli olun…
Evet arkadaşlar, gözlükten hala eser yok… Kim bilir hangi ağacın tepesinde şimdi… Aaah ah… Neyse, bu saatten sonra bulma olasılığımız epey düşük. En iyisi hava aydınlanınca şansımı tekrar denemek… Ama festivale de geri dönemiyorum, çünkü göz gözü görmezken yolu bulabileceğimden emin değilim.
Bari şuradaki bir ağacın altına oturalım, hem o sırada ben de size biraz Yaz Ortası Bayramı’ndan bahsederim, zaman geçer.
Kuzey Yarım Küre’de yılın en uzun günü, ve en kısa gecesi biliyorsunuz ki 21 Haziran’da yaşanır. Bunun sebebi de, Güneş ışınlarının Yengeç Dönencesi’ne her yıl yalnızca bir defa dik şekilde gelmesi. Bu tarihten sonra gündüzler, yavaş yavaş kısalmaya başlar. Ta ki 21 Aralık’a kadar… O günse yılın en uzun gecesi yaşanır. Gün dönümü olarak da adlandırılan bu tarihler, bazı ülkeler için yazın ya da kışın başlangıcıyken bazı ülkeler içinse her iki mevsimin de tam ortası sayılır. İşte, Midsummer’ın ismi de buradan geliyor; çünkü hasat döneminin tam ortasında, Haziran’ın 19. ve 25. günleri arasında kutlanıyor bu bayram.
Aslında çeşitli ülkelerde sürdürülen bir gelenek olsa da İskandinavya, özellikle de İsveç ve Finlandiya ile daha çok özdeşleşmiş durumda. Hatta bahsettiğimiz ülkeler, bu günleri resmi tatil ilan ediyorlar. Fakat Yaz Ortası kutlamaları, aslında bir Pagan geleneği… Bolluk ve bereket dolu bir hasat dönemi temenni etmek; yazın sunduğu güzellikleri karşılamak için bir araya geliniyor.
İnsanlar dans ederek, şarkılar söyleyerek, büyük kamp ateşleri yakarak eğlenirken bir taraftan şu anda bizim de her yanımızı sarmış olan mis kokulu, rengarenk çiçekler topluyorlar.
Doğrusu benim de içim açıldı gerçekten… Çiçekler mutluluk, zarafet ve romantizm katıyor hayata. Hatta biraz hülyalara bile dalıyorsunuz arkadaşlar… Havada aşk kokusu var denir ya… Öyle…
Aşk demişken Yaz Ortası Bayramı’nın bu konuda da şans getirdiği düşünülüyor. Müzik, dans, ve kahkahaların gürültüsünün kötücül ruhları uzak tuttuğuna inanılıyor. Hasat zamanının bereketinin kalplerde de yeşereceği fikriyle dilekler dileniyor. Mesela bunlardan bir tanesi, yastığın altına yedi ayrı çiçek koymak… Uyuyan kişi, bu sayede rüyasında gelecekteki eşini görmeyi amaçlıyor. Gece yarısı bir kuyuya bakmanın da aynı şekilde, aşık olacağımız kişinin yüzünü göstereceği gibi ilginç inanışlar mevcut. Aslında bir yandan da anlaşılır… Aşk, yüzyıllardan beri, insanın aklını en çok meşgul eden; uğruna nice riskler, tehlikeler göze alınan bir ilham ve motivasyon kaynağı. Aşkın mutlu hali insana bayram gibi gelirken mutsuzluğu, en karanlık kuyulara düşmek gibi hissettirebiliyor.
Arkadaşlar ne oluyor bana böyle? Gecenin sessizliği, çiçeklerin kokusu derken Shakespeare olma yolunda ilerliyorum.
Yeter, nefret duygularımı daha fazla zorlama,
Hasta oluyorum senin yüzüne baktıkça.
Bense sana bakmadığım zaman hastalanıyorum.
A-a… Bunlar da kim? Aralarındaki konu her neyse beni bile fark etmediler.
En iyisi kaçıp gitmeliyim, çalılara saklanmalıyım,
Seni de vahşi hayvanların insafına bırakmalıyım Helena!
En vahşi olanın bile senin gibi katı değildir yüreği Demetrius!
İstiyorsan kaç git, efsane değişsin bari…
Bu kez Apollo kaçsın, Daphne onu kovalasın;
Güvercin kartalın peşinden koşsun,
Sakin ceylan var hızıyla kaplanı yakalamaya çalışsın,
Eğer kovalayan korkak, kaçan yürekliyse!
Bırak peşimi artık bırak!
Arkadaşlar biz neye şahit olduk az önce cidden? Gerçi… isimler de tanıdık geliyor ama… Tam Shakespeare demişken… Olabilir mi ki böyle bir şey? Demetrius… Helena… Tabii ya, anlamalıydım! Bir Yaz Gecesi Rüyası… Garip şeyler döndüğünü daha bölümün başında söylemiştim size… Evet, belli ki hikayenin geçtiği ormandayız şu anda… Biraz önce yaşadığım duygu yoğunluğunun sebebi de buymuş… Doğa üstü şeylerle uğraşmayalım derken büyülü bir oyunun tam ortasına düştük resmen…
Bir Yaz Gecesi Rüyası, ünlü İngiliz yazar William Shakespeare’in 1595-1596 yılları arasında yazdığı 5 perdelik bir komedi oyunu… Shakespeare’in alışılagelmiş tarzından da oldukça ayrılıyor. Zira aşkın anlaşılmazlığı ve insanı düşürdüğü tuhaf halleri incelemesiyle seyirciyi güldürmek amaçlanıyor. Üstelik tüm bu olaylar, ağaçların ardında birbirinden muzip perilerin saklandığı büyülü bir ormanda geçiyor. Bu sayede izleyiciler sihirli, rüya gibi bir deneyime davet ediliyor. Elbette yazarın en popüler eserlerinden birisi olmasında bu bahsettiğim deneyimin rolü büyük… Üzerine pek çok uyarlama da yapılmış. Fakat biz, şu anda bir oyun seyretmiyoruz; bu büyülü akşamın bir parçasıyız. Eh bu da şans mı değil mi, sanırım az sonra göreceğiz.
Emin olamama sebebim oyunun kaotik doğası… Şu anda ormanı bizimle paylaşan birbirinden farklı karakterler var, hepsinin de mizacı farklı. Bir aşk dörtgeninin - evet üçgeni değil, dörtgeni - içine hapsolan Atinalı gençler, sanattan hiç mi hiç anlamazken oyun sahneleme hazırlığında olan amatör bir tiyatro ekibi ve tabii ki de ormanın büyülü varlıkları… Tüm bu farklı gruplar, aslında hem eserin temasını vurgulamak hem de işleri daha içinden çıkılmaz hale getirmek için oradalar. Öyle ki oyun içinde oyun oynanıyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değil, ve her şey zıddıyla var oluyor.
Nasıl derseniz; kendi dramalarına ve aşk trajedilerine kapılan gençler melankolik bir ruh halindeyken periler son derece oyuncu, çocuksu ve neşeliler. Zaten oyunu bir melodram değil de komedi yapan da işte bu ikilik. Shakespeare bu eserinde, Romeo ve Juliet’te olduğu gibi aşkın karanlık ve hüzünlü tarafını irdelemiyor; aksine aşkın kimi zaman gülünç ve irrasyonel doğasına ışık tutuyor. Demetrius, Lysander, Helena ve Hermia için yaşadıkları sıkıntılar son derece büyük ve ciddi olsa da Shakespeare; bu olayları yumuşak, nüktedan bir üslupla ele alıyor. Bu sebeple de karakterlerin iç dünyalarıyla değil de, yaşadıkları tuhaf durumlarla bağ kuruyor izleyici…
Ah, arkadaşlar! Gördünüz mü? İşte ormanın içindeki büyülü varlıklardan birine rastladık az önce… Perilerin Kralı Oberon’dan bahsettiğine göre bu Robin Goodfellow olmalı… Zira kendisi onun hizmetkarı, ve ona verilen önemli bir görevi tamamlamak için buralarda geziniyor. Ohooo, birazdan işler feci şekilde karışacak, benden söylemesi…
Evet evet, şu an her şeyin çok hızlı şekilde ilerlediğinin farkındayım. Hazır vaktimiz varken, ve en önemlisi bizi henüz kimse görmemişken ben size bu hikayenin önce bir başlangıcını anlatayım…
Atina halkı, efsanevi kralları Theseus ve Amazon kraliçesi Hippolyta’nın görkemli düğün törenine hazırlanmaktayken sarayda nahoş bir hadise yaşanıyor. Soylu bir saray mensubu olan Egeus, kızı Hermia’yı şikayet etmek için Theseus’un huzuruna çıkıyor. Çünkü Hermia, Lysander adındaki gence aşıktır ve onunla evlenmek ister; oysa Egeus, kızının geleceğindeki eşi çoktan planlamıştır: Demetrius. Ama Demetrius’u sevmeyen kızının kendisine başkaldırması onu sinirden köpürtmektedir. Theseus, ona hak veriyor ve Hermia’yı oldukça sert bir şekilde cezalandıracağını söylüyor. Öyle ki, babasının isteğine boyun eğmediği takdirde cezası ya manastıra kapatılmak ya da ölüm… Fakat bu acımasız tehditlerden yılmayan Hermia ve Lysander, kaçmak üzere sözleşiyorlar arkadaşlar… Gece vakti şehirden çıkacak, ormandaki yolu takip ederek Atina’yı terk edeceklerdir. Hem bu sayede kendilerini kısıtlayan Atina yasalarını da atlatmış olacaklar. Düşününce riskli olsa da mantıklı bir plan ama tabii ki hayatta hiçbir şey böyle pürüzsüz ilerlemiyor değil mi arkadaşlar. Eh, buradaki engel de Demetrius. Çünkü o da Hermia’ya aşık ve bu işin peşini bırakmaya hiç ama hiç niyeti yok. Ve Helena… Kendisini kimse sevmese de o Demetrius’u umutsuzca seviyor. Durumun vehameti anlaşılmıştır sanırım…
Doğal olarak Hermia ve Lysander bu yola tek başlarına değil, farkında olmadan Demetrius ve Helena’yı peşlerine takarak çıkıyorlar. Habersiz oldukları tek konu bu da değil üstelik… Ormanın derinliklerinde çok daha başka dramalar yaşanırken periler, sihirli oyunlarını insanlar üzerinde denemek için fırsat kolluyor.
Ama zaten oyunun daha ilk perdesinde Lysander’ın da söylediği gibi,
“Asla dikensiz olmazmış gerçek aşkın yolu…”
Bir dakika bir dakika… Gözlüğümü kapıp götüren kuş mu o? Evet o galiba! Bu sefer yakaladım seni!
Dur, kaçma! Gel buraya!
Arkadaşlar, ne yazık ki yine gözden kaçırdım kuşu… Bir de o kadar peşinden koştum yani olacak iş değil! Ortadan bir anda kayboldu sanki… Puf! Sihir gibi…
Ah, noluyor ya?
Merhaba, ilginç yabancı! Bu ormana nasıl düştü yolun?
Yoksa senin de mi kalbinde var bir sancı?
Ya da kaçıyor musun kaderinden?
Değilsindir umarım kötü bir yalancı!
Hmm, bu kelime oyunlarınla kandırabilirdin beni,
Bilmeseydim belki asıl kimliğini…
Sen Puck olmalısın, Oberon’un perisi
Robin Goodfellow ama isminin gerçeği…
Bu doğru! Bilgili birine benziyorsun…
O zaman söyle bakalım…
Şu Demetrius ve zavallı Helena nerede, biliyor musun?
Uyurken bu aşk iksirini süreceğim delikanlının gözlerine
Bundan sonra konmayacak gönlü başka birine!
Hayır, görmedim ikisini de…
Hmmm, peki öyleyse… Görüşmek üzere!
Arkadaşlar evet, yalan söyledim kabul ediyorum. Demetrius ve Helena’ya az önce denk gelmiştik hatırlarsanız. Ama nereye gitiklerini söylemememin bir sebebi var… Robin Goodfellow’un elindeki, tesiri son derece kuvvetli olan bir iksir. Ormanda bulunan sihirli bir çiçeğin özünden yapılıyor ve uyuyan birinin gözlerine sürüldüğü takdirde, o kişi gözlerini açtığı anda gördüğü ilk kişiye karşı amansız bir aşka tutuluyor. Aslında bakmayın, yaramaz perimizin niyeti kendince iyi… Helena’nın karşılıksız bir aşk uğruna kendisini daha fazla yıpratmasını istemedikleri için efendisi Oberon’la böyle bir plan yapmaya karar veriyorlar. Ne var ki plan, ıııı, pek de istedikleri gibi gitmiyor… Umarım Robin’in yolunu şaşırmasını sağlamışızdır da benzer bir karışıklık yine yaşanmaz.
Esasında Helena’nın ısrarı ve Demetrius’un ona karşı olan kaba tutumu çatışsa da ikisi de aynı dertten muzdarip: karşılıksız aşk. Pek çok filmin, kitabın, şarkının beslendiği ama kimsenin deneyimlemekten hoşlanmadığı bir duygu bu…
Hümanistik psikolojinin kurucusu kabul edilen Carl Rogers; sevgi görmenin, özellikle de koşulsuz sevgi görmenin hayata uyum sağlamanın ve mutlu hissetmenin anahtarı olduğunun altını çizmiş. Psikanalist Eric Fromm ise, “Sevme Sanatı” kitabında odak noktasını sevgi görmekten sevgi vermeye çevirmiş. Ona göre oldukça zor olan bu sevme sanatını öğrenebilen kişi kendini tanıyabilir ancak, ve duygusal doyuma ulaşabilir. Fakat aldığımız ve verdiğimiz sevgi arasında bir denge olması, kişinin her ikisini de deneyimlediği karşılıklı bir ilişki içerisinde bulunması muhtemelen en ideal seçenek.
Ünlü yönetmen Paul Thomas Anderson’ın Magnolia filminde geçen bir diyalog buna ışık tutuyor aslında… Donnie adındaki karakter içinde çok büyük bir sevgi olduğunu, ama bunu nereye koyacağını bilmediğini söylüyor. Karşılıksız aşk söz konusu olunca kişi, içinde duyduğu yoğun sevgiyi yönlendirebileceği bir alandan mahsun kalıyor. Kullanılamayan bu sevgi, insanın içinde büyüyor büyüyor büyüyor ve başka yoğun duyguları beraberinde getiriyor. Keder, öfke, hatta kimi zaman saplantı…
Psikolog Roy Baumeister, Journal of Personality and Social Psychology’de yayımlanan çalışmasında karşılıksız aşkın, okun her iki ucundaki insan için de farklı duygulara yol açtığını ifade etmiş. Çeşitli teorileri örnek göstererek insan ilişkilerinde genellikle bir denge prensibi gözetildiğini belirten Baumeister, karşılıksız aşkta bu prensibin bozulmasının bireylerde negatif etkileri olduğunu öne sürüyor. Reddedilen kişi için bu negatif duygular daha çok öz-değer ve utanç etrafında dönerken reddeden kişi için baskın duygunun suçluluk olduğunu söylemiş kendisi. Gerçi duyduğumuz kadarıyla Demetrius pek suçlu hissediyor gibi değildi ama, neyse şimdi… Belki de aynı anda hem reddeden hem de reddedilen kişi olmasının yarattığı kafa karışıklığına verebiliriz bunu…
Baumeister, yaptığı çalışmada aşka düşen kişilerin dünyayı ve kendilerini algılama biçiminde de değişiklikler olduğunu gözlemlemiş. Bunun iyi yönde mi yoksa kötü yönde mi değiştiği de tahmin edersiniz ki yine karşılık görmekle doğrudan ilintili… Fakat karşılıklı ya da karşılıksız, aşkın her hali kişiyi davranış değişikliklerine; normalden sapan alışkanlıklara ve standartlara yönlendiriyor. Yani sağduyumuzu kaybediyoruz bir anlamda… Başka zaman olsa yapmayacağımız şeyleri hiç düşünmeden yaparken bulabiliyoruz kendimizi… Bir başkasını göklere çıkarıp sonra da onu yükselttiğimiz yere erişmek için bin bir sınav veriyoruz. Kendi yarattığımız bu sınavı geçemeyince de hayal kırıklığı ve güvensizlikler karşılıyor bizleri…
Arkadaşlar, maalesef geç kaldık galiba! Robin Goodfellow yapacağını yapmış bile… Ve kötü haber, oyunda olduğu gibi yine hedefi doğru tutturamamış! İksiri Demetrius’un gözlerine süreyim derken, yanlışlıkla Lysander’ın da büyülenmesine sebep olmuş… Onu uyandıran ilk kişi Helena olunca da… Anlayacağınız şu an ortalık yangın yeri… Her iki adam da Helena’ya aşklarını ilan ediyorlar. Fakat şöyle bir şey var ki, Helena onlara kesinlikle inanmıyor.
Lanet olsun! Canınız cehenneme!
Hepiniz birlik oldunuz demek eğlenmek için benimle.
insanlığı, inceliği biraz bilseydiniz.
Beni böyle kırmaz, incitmezdiniz.
Seni üçkağıtçı, seni yaban gülü!
Aşk hırsızı seni! Gece karanlığında ne yaptın da,
Sevgilimin gönlünü çaldın ha!
Ben kısa ve cüce olduğum, sen de boylu olduğun için mi yükseldin onun gözünde?
Robin Goodfellow’un muziplikleri neredeyse iki çocukluk arkadaşını birbirine düşman edecek. Ama Shakespeare, karakterlerin olaylara olan tepkisini her ne kadar güldürü unsurlarını artırmak için abartılı tutmuş olsa da, aslında az önce bahsettiğimiz durumu çok güzel özetliyor. Aşk; insanın içindeki irrasyonelliği, yetersizlikleri, duygusal boşlukları ortaya çıkarma konusunda uzman adeta… Helena, talihinin bir anda dönmesine hiç anlam veremiyor ve ilk tepkisi, onunla dalga geçildiğini düşünmek oluyor. Buradan, aslında kendisini sevilmeye layık görmediği sonucunu çıkarabiliriz. Hermia ise bir anda fiziksel olarak yetersiz hissettiği konuları ortaya döküyor. Ona göre Lysander’ın aniden değişmesinin sebebi Helena’nın uzun, kendisinin de kısa olması… Anlam veremediği bir durumu, kendisinde olduğunu düşündüğü bir eksiklikle açıklıyor; dışsal sebeplerle değil…
Hah, gördünüz mü işte! Şimdi de Lysander ve Demetrius Helena’nın aşkı için savaşmaya başladılar…
Aaaa, ne oluyor?
Burayı karanlık bir sis bulutu ele geçirdi, ay ışığı bile fayda etmiyor artık. Hiçbir şey görünmüyor!
Puck: Buradayım serseri! Kılıcımı çekmiş bekliyorum. Sen neredesin?
Puck: Hey, ödlek adam! Gelsene buraya!
Aaa anladım… Robin Goodfellow, sebep olduğu karmaşayı düzeltmeye çalışıyor. Gençler birbirlerini boğazlamadan bir sis bulutuyla herkesi ayırdı. Lysander’ı uzaklaştırmak için de Demetrius taklidi yapıp onu yanlış yöne çekiyor. Akıllıca! En azından birbirlerine zarar veremeyecek bir mesafede uykuya dalacaklar…
Sis bulutu sonunda dağılıyor arkadaşlar. Şimdi etrafımı daha net görmeye başladım. Üstelik sanki hava da ağarmaya başlıyor gibi… Sabah oluyor!
Aaa bakın! Robin Goodfellow, tüm bu karmaşada el çabukluğuyla yaptığı hatayı düzeltmiş. Artık herkes sihrin etkisinden çıkmış, bir kişi dışında… Demetrius. O, uyandığında Helena’yı sevecek; böylece Lysander ve Hermia, evlenmekte artık özgür olacaklar.
Eh, yani ne diyelim… Büyü gibi doğal olmayan bir yöntemle de olsa en azından bu aşk dörtgenine bir miktar dengenin geldiğini söyleyebiliriz galiba… Nihayetinde, yaşanan tüm bu anlamsız olayların sonucunda herkes mutlu olmayı başardı. Gece her şey ne kadar garip ve soyutsa gündüzün gelmesiyle ormana tekrardan düzen ve gerçeklik egemen oldu.
Fakat izlediğiniz ya da okuduğunuz eserleri düşünün… Pek çoğundaki ana çatışma, yanlış anlaşılmalardan; gerçeğin üzerinin hayaller ve belirsizlikle örtülmesinden besleniyor. Bir Yaz Gecesi Rüyası, tıpkı başlığındaki gibi gündelik yaşamın katı kurallarından sıyrılan tüm kavramları içinde barındırıyor. Yaz, gece ve rüya… Yazın okullar tatil olur, işler biraz daha yavaşlar; seyahat ve eğlenceler rutinin dışına çıkmayı sağlar. Geceler bizi bir rüya aleminin içine sokar; rüyalarsa bilinçaltımıza, sabahları belki de geçiştirdiğimiz duygu ve düşüncelerimize kapı aralar. Aşk da kimi zaman gülünç ve mantıksız, kimi zaman acı verici olsa da bizi içimizdeki zıtlıklarla karşılaştıran; adeta bir hayal dünyasına sokan yegane duygu… Yüz yıllardan beri hem büyüsüne hem de gizemine akıl sır erdirilememesi, bugün Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın hala Shakespeare’in en sevilen eserlerinden biri olmasını açıklıyor. Bazen hepimiz, alışılagelmiş olanın biraz dışına çıkmak istiyoruz. Kafamız karışsa, hatta kendimizden şüphe duysak bile… Yoksa böyle hikayeler nasıl yazılır, ve onları kim okurdu?
Neyse… Madem sabah oldu, ben de artık yavaştan döneyim arkadaşlar. Gözlüğü bulma umudumu yitirdim artık, olmadı yeni bir tane alırım… Sanırım şuradaki yolu takip etmem gerekiyor.
Barış, dur! Daha sırası değil gitmenin.
Bende değerli bir eşyan var senin.
Gördüğün o kuş, aslında bendim.
Gözlüğünü saklayıp birazcık eğlendim.
Yani bu tüm bu olayların içine düşmeme sen mi sebep oldun?
Evet, lütfen kızma bana!
Bak, gözlüğün sapasağlam burada…
Olur da darılırsan bana
Farz et ki yaşanan her şey bir rüya!
Yani bakar mısınız şu olanlara? Kimse beni görmedi sanarken ben de Robin Goodfellow’un şakalarından payıma düşeni almışım. İyi, en azından geri getirdi.
Evet, sonunda her şey daha net! Ormanın güzelliği, çiçeklerin renkleri… Harika! O zaman görüşürüz arkadaşlar… Ama unutmayın; bu ilginç bölüm bir anı da olabilir, rüya da… Karar sizin.
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt