111 Hz ·Bölüm 188 ·16 Haziran 2025 ·30 dk ·2.891 kelime

Kendimize Uygun Ritmi Bulmak: Yavaş Yaşam Felsefesi

Günümüzde yavaşlamaya tahammül çok az. Yavaşlık; sıkıcılık ve tembellikle özdeşleştirilirken hız, becerikli olmakla bir tutuluyor. İşin ironik tarafı, hız bazen kaliteyi düşürse de bu algı çoğunlukla değişmiyor. Ama bunun tam tersini düşünenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Hatta yavaşlamak, kimileri için bir harekete bile dönüşmüş durumda: Slow Movement, yani Yavaş Hareketi. 111 Hz'in bu bölümünde, hayatı biraz daha ağır çekimde yaşamayı deneyimliyor; odağımızı bizim için gerçekten önemli olana çeviriyoruz.

0:00

Arkadaşlar hoş geldiniz, iyi ki geldiniz! Keyfim o kadar yerinde ki… Şu anda hiçbir şey moralimi bozamaz. Yaz geldi, havalar ısındı; biraz tatilin, dinlenmenin tam sırası! Tüm yılın derdi, stresi, yorgunluğu… Güneşin sıcaklığıyla buharlaşıp uçuveriyor sanki.

İnsan bazı anlar hiç bitmesin ister ya… Şu anda tam da öyle bir-

Barış: Aaa n’oluyor ya? Neden durdu müzik?

Kadın: (fazla heyecanlı) Barış Bey, siz misiniz? Burada karşılaştığımıza inanmıyorum gerçekten!

Barış: (kafası karışır) Merhaba, merhaba… Hay Allah, çıkaramadım ama…

Kadın: Yok, hiç tanışmadık zaten! Sıkı bir podcast dinleyicisiyim sadece… Konusu açılmışken, yeni bölümlerin konusu ne bir çıtlatsanız? Çok merak ediyorum da!

Barış: Iııı henüz-

Kadın: Ay ya da durun! Şu son çıkan albüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben tüm şarkıları kaydettim bile!

Barış: Hangi albüm?

Kadın: Şimdilik şehirdesiniz galiba ama tatil planınızı çoktan yapmışsınızdır diye düşünüyorum. Bu sene egzotik destinasyonlar daha moda diyorlar; çok iyi tur programları araştırdım. Rezervasyonu da şimdiden yaptırdık hatta. 4 günde en az 6 şehir! 1 aya kalmadan yola çıkıyoruz! Ay valiz hazırlığını falan düşününce bir kötü oluyorum.

Barış: Yolculuk nereye?

Kadın: Her gün farklı bir etkinlik… Bir de o kadar şehir göreceğiz; yani çok fazla kıyafete ihtiyaç olacak. E geçen senekilerin de modası çoktan geçti, dolap bomboş! Yenilerini almak lazım. Ama neyse ki şimdi online söyleniyor neye ihtiyaç varsa… Olmazsa da aynen iade… Zaman kıymetli!

Barış: Evet, tabii…

Kadın: Tatil diye yan gelip yatmaya gelmez! Sabahtan beri en az 4 toplantıya girdim, daha hala dönüşte bir yığın iş beni bekliyor. Neyse bugün de şimdi plajda bir kısmını hallederim; akşam yatmadan önce de bakarsam- Ay durun ne yapıyorum ben? Sizin de kafanızı şişirdim.

Barış: (inanmayarak) Yok canım…

Kadın: Sahi, siz neler yapıyorsunuz bu yaz? Tatil planlarınız, kariyer hedefleriniz, takip ettiğiniz içerikler neler merak ettim doğrusu…

Barış: Ben… dinleniyorum şu anda.

Kadın: (hafifçe güler) Tabii tabii dinlenmek önemli, biz de dinleniyoruz şimdi… Ama yani, demek istediğim… Dinlenmek dışında neler yapıyorsunuz? Hayat akıp gidiyor, aktif olmak lazım!

Barış: Aslında-

Kadın: Çok pardon. Buna dönmek zorundayım, işle ilgilidir kesin! Kusura bakmayın cidden.

Barış: Yok yok… Sorun değil.

Arkadaşlar moralimi hiçbir şey bozamaz dedim ama erken konuşmuşum, tadım kaçtı gerçekten. Ben dinleneceğim diye resmen geride kalmışım tüm olan bitenden. Hayata biraz fazla mı mola verdim acaba? İnsanlara bakın, bir güne kaç tane aktivite sığdırıp üstüne bir de işleri takip ediyorlar. Bu böyle olmayacak, en iyisi şu şezlongda yatmayı bırakıp ben de işe koyulayım!

Yaz geldi geçiyor daha ortada bir şey yok! Hemen dön Barış, hemen…

Evet, bu etkinliği haftaya koyar, şu işi de öne çekersem… Şu 2günlük işi tek günde bitirsem… Bu ay biraz daha az uyusam…

Ah arkadaşlar, geldiniz mi? Ben çoktan çalışmaya başladım bile… Hatta bana sorarsanız daha bile hızlanmam gerekiyor, yoksa öne geçemeyeceğim.

Günümüzde yavaşlığa ya da herhangi bir sebeple yavaşlamaya tahammül çok az. Hız, her durumda avantajlı bir şey olarak görülüyor. Daha hızlı yürümek, daha hızlı okumak, daha hızlı alışveriş yapmak. Her şeyin hızlısı makbul gibi… Yavaşlık; sıkıcılık ve tembellikle özdeşleştirilirken hız, becerikli olmakla bir tutuluyor. İşin ironik tarafı, hız bazen kaliteyi düşürse de bu algı çoğunlukla değişmiyor. Artık tek tıkla kitap özetleri çıkarabiliyor, makaleler yazdırabiliyor, araştırmalar yapabiliyoruz; fakat tüm bunları yaparken araya birçok bilgi hatası da karışabiliyor tabii… Üstelik birbirine benzeyen, orijinallikten uzak sonuçlar çıkması da mümkün. Yine de hız, modern zamanların en değerli meziyetlerinden biri olmaya devam ediyor…

Ama bunun tam tersini düşünenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Hatta yavaşlamak, kimileri için bir harekete bile dönüşmüş durumda: Slow Movement, yani Yavaş Hareketi. Bu hareket, aslında tek bir olay üzerinden ortaya çıkmış olsa da gittikçe daha kapsamlı hale gelerek içinde pek çok farklı konuyu barındırır hale gelmiş. Başlangıç noktası için biraz eski günlere, 80’li yıllar İtalya’sına gitmemiz gerekiyor.

1986 yılında Roma’da, Piazza di Spagna yani İspanyol Merdivenleri olarak bilinen noktada, ünlü fast food zinciri McDonald’sın açılmasıyla başlıyor her şey. Meydana toplanan onlarca İtalyan, şehirlerinin tam ortasına kendi kültürleriyle alakası olmayan bu restoranın açılmasını protesto ediyorlar. Gazeteci Carlo Petrini önderliğindeki bu protesto hareketi, global zincirlerin yerel tatları ve özgün kültürlerini yok ettiğini savunuyor. Aynı zamanda, yaşam tarzı olarak sevdikleriyle birlikte sohbet ederek, gülerek yemek yemeyi önemseyen İtalyanlar; “fast food” kültürünün ortak bağları zayıflattığını ve hayattan alınan keyfi ortadan kaldırdığını düşünüyorlar. Protestocular, yoldan geçenlere makarna dolu kaseler uzatırken bir yandan da şöyle bağırıyorlardı:

Fast food istemiyoruz, slow food istiyoruz!

Dolayısıyla bu başkaldırının sonucunda ortaya, fast food’un tam karşısında olan yepyeni bir akım çıktı: Slow Food - Yavaş Yemek Hareketi. Fakat bir süre sonra yavaşlığı esas alan bu bakış açısı, sadece yemek için kullanılmaktan çıkıp hayatın başka alanlarına da nüfuz etmeye başladı: yavaş şehirler, yavaş seyahat ve yavaş moda. Günümüzde yavaş yaşam, hayatta daha anlamlı ve bilinçli tercihler yapmayı, gerçekten değer verdiğin şeylere zaman ayırmayı önceleyen bir zihniyete dönüştü. Hızlanmak değil de, doğru hızı bulmak; bir şeyi daha çabuk değil daha iyi yapmak; düşünerek, hissederek, kendimizle bağ kurarak hareket etmek… Hayatın içinde şuursuzca koşturmak yerine amaçlarımızla paralel bir yol izlemenin bize mutluluk ve doyum getireceğini düşünüyor bu akımın takipçileri…

Gördüğünüz gibi İtalyanlar’ın yemek kültürlerine duyduğu tutkuyu hafife almamak gerekiyor arkadaşlar… Makarnayla başlayan bir protestodan bugün pek çok farklı ülkeyi ve konuyu kapsayan büyük bir hareketin başlaması ilham verici. Ama böyle üstünkörü geçmektense Yavaş Yaşam’ın kapsadığı alanları biraz daha derinlemesine işleyelim…

Slow Food akımı, bizi hızla üretilen endüstriyel yiyeceklerden uzaklaştırıp özen ve sevgiyle hazırlanan, yerel ürünlerin kullanıldığı geleneksel sofralara yönlendiriyor. Besinleri seri üretim zincirinden kurtarıp sadece kolaylık peşinde gitmektense orijinal tatları ve geri planda kalan malzemeleri korumak hedefleniyor. Bu akım, aynı zamanda sağlığı, kaliteyi ve sürdürülebilirliği de önemsiyor. Manifestolarında güzel bir yemeği şöyle tanımlıyorlar: iyi, temiz ve adil. Peki yemeğimizin bu sıfatları taşıyıp taşımaması neye bağlı?

Öncelikle yediğimiz şey lezzetli mi, bize haz veriyor mu? Yemeğin kendisi ve üretildiği mekan temiz mi? Tüm aşamalarda insan, hayvan ve çevre sağlığı önemsenmiş mi? Bunlar önemli sorular. Adil olmaksa gıda üreticilerinin emeklerinin gerçek karşılığını almasıyla, haklarının korunmasıyla ve gerek maddi gerek manevi anlamda yaptıkları işten ne kadar tatmin olduklarıyla ilgileniyor. Uygunsuz iş koşulları, düşük ücretler ve insanlık dışı uzun çalışma saatleri, slow food akımının bir parçası olamıyor.

Ve tabii ki son olarak, yemeğin yavaş hazırlanmasından da öte, bir tüketici olarak yemek yerken sahip olduğumuz ruh hali; ayakta ağzımıza bir şeyler tıkıştırmak yerine her lokmamızın tadını çıkarmak, anda kalmak ve günün bu zamanlarını ufak kutlamalara çevirmek de oldukça değerli.

Beslenmek, aslında temel bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı çevremizdeki insanlarla, yaşadığımız şehir ve ülkeyle, en önemlisi de kendimizle kurduğumuz bağı güçlendirerek karşılamak elbette ki hayatımızı zenginleştirecektir. Fakat daha önce de söylediğim gibi Yavaş Hareketi, sadece başlangıç noktasıyla, yani yemekle sınırlı kalmamış. Şimdi, hazırsanız gastronomi dünyasından çıkıp bambaşka bir dünyaya geçiş yapıyoruz.

Moda sektörü her zaman bugünkü gibi baş döndürücü bir hızda değildi. 19. yüzyıldan önce insanlar, ya kendi kıyafetlerini kendileri diker ya da durumları el verdiği ölçüde bir terziye diktirirlerdi. Süreç çok daha kişiye özel ilerliyor ve üreticiyle tüketici arasında doğrudan bir iletişim kuruluyordu. İnsanlar, emek verdikleri ve kavuşmak için uzun süre bekledikleri kıyafetlerine daha çok ihtimam ediyorlardı. Kumaşlar da aynı dikkatle, giyeceklerin uzun süre sağlam kalmasını sağlayacak kalitede seçiliyordu. Ama Sanayi Devrimi ve makineleşme her şeyi değiştirdi.

Müşterilerine özel kıyafetler diken terziler, hemen olmasa da süreç içerisinde yerlerini hazır giyime bırakmaya başladılar. 90’lı yıllardan itibarense büyük tekstil firmaları endüstriyi domine etmeye, aylık hatta haftalık olarak yeni kıyafetler üretmeye başladılar.

Böylece moda ve trendler de ivme kazandı. Öne çıkan renkler, kesimler ve kumaşlar her sezon değişirken insanlar bu treni yakalamak için sıklıkla yeni ürünler satın almayı alışkanlık haline getirdi. Artık doğrudan iletişim kurduğumuz terzilerimiz yok, hatta giydiğimiz ürünlerin çoğunun nereden geldiğini; kimler tarafından üretildiğini bile bilmiyoruz. Tıpkı yemek sektöründe olduğu gibi, kıyafetlerimizi üreten işçilerin içinde bulundukları şartlardan da bihaberiz. Fabrikalar, çeşitli regülasyonlardan kaçınmak ve maliyeti düşürmek için deniz aşırı ülkelere kurulurken kıyafetlerin küresel olarak dağıtılması için pek çok ulaşım aracı kullanılması gerekiyor; bu da çevreye verilen zararın ciddi şekilde artması demek.

Yavaş Moda akımı burada devreye giriyor. Bu terim, moda ve sürdürülebilirlik alanında yazan gazeteci Kate Fletcher tarafından ilk olarak 2007 yılında, The Ecologist dergisindeki bir makalede kullanılmış. Moda sektörünün çevreye verdiği zararı en aza indirgeme ve toplumsal adaleti sağlama amacı güden hareket, aşırı üretim kadar aşırı tüketim problemini de hedefine koyuyor. Fletcher, Hızlı Moda’nın hızdan çok açgözlülükle alakalı olduğunu vurgularken Yavaş Moda’yı da şöyle tanımlamış:

Yavaş, hızlının karşıtı değil; ortada bir dualism yok - tasarımcılar, satıcılar ve müşteriler için farklı bir yaklaşım var. Ürünlerin işçilere, topluluklara ve ekosistemlere olan etkisinin farkında olan, duyarlı bir yaklaşım…

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre moda sektörü, havacılık ve gemicilik sektörlerinin toplamından daha fazla enerji harcıyor. Bu, gerçekten de işin ciddiyetini gözler önüne seren bir veri… Fakat sorumluluk sadece üreticinin omuzlarında değil elbette… Online ikinci el giyim mağazası olan ThredUp’ın 2021 yılında yaptığı ankete göre müşterilerin %74’ü tüketim alışkanlıklarının gezegeni önemli ölçüde etkilediğinin farkında ve %50’si de hızlı modanın çevreye zararlı olduğuna inanıyor. Fakat her şeye rağmen, müşterilerin %72’si hızlı moda markalarından alışveriş yapmaya devam ediyor arkadaşlar. Yani bilgili olmak, bilinçli olmaya yetmiyor. Bunun sebebi de tabii ki hızlı moda markalarının kolaylık ve uygun fiyatlar sunması… Hatta kimileri tarafından Yavaş Moda akımı gerçekleri göz ardı etmekle, elitist olmakla ve moda sektörünü; dolayısıyla da tasarımcıların yaratıcılığını baltalamakla eleştiriliyor.

Gerçekçi olursak tüketim alışkanlıklarımızı bir anda kökten değiştirmekten bahsetmemiz zor; ama satın alırken ürünün kalitesine, üretildiği yere ve buna gerçekten ihtiyacımız olup olmadığına dikkat etmek bile büyük fark yaratıyor. Sürdürülebilirliği önemseyen markaları tercih etmek; giymediklerimizi çöpe atmak yerine ikinci el olarak satmak ya da bağışlamak, kıyafetlerimizi kullanırken daha özenli davranarak ömürlerini uzatmak gibi adımlar oldukça önemli. Üstelik bu, aslında içimizdeki tasarımcı ruhu da ortaya çıkaracak bir şey. Kıyafetlerimizi değiştirmek, farklı amaçlarla kullanmak; bize empoze edilen stillerin dışına çıkıp kendi tarzımızı oluşturmak ya da kıyıda köşede kalan parçaları alıp onları parlatmak başlı başına yaratıcı bir süreç.

Yavaş Hareketi’nin merkezinde, kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkide otomatik pilotta gitmek yerine özümüze uygun hareket etmek; neyi ne şekilde, hangi amaçla yaptığımızı anlamak ve anlamlandırmak var. Bizi biz yapan özelliklerimize uygun bir hayat sürmek; içinde bulunduğumuz sistemin pasif birer tüketicisi olmakla yetinmeyip sahiden değer katmak bu işin can alıcı noktası…

Yavaş Hareketi’ni anlatıyorum ama İtalya’daki protestolardan yemek sektörüne, oradan moda dünyası ve podyumlara kadar yine oldukça tempolu gittik arkadaşlar. Yoruldum doğrusu… Ama merak etmeyin, biraz ara verelim; dönüşte görece daha sakin bir yerde buluşacağız. Sizinle paylaşacağım ufak bir hikaye var…

Arkadaşlar, yeniden hoş geldiniz. Nasıl, ortam fazlasıyla sakinleşti değil mi? Bir huşu içinde süzülüyoruz sanki… Büyük bir ışık huzmesine doğru giden yol, ayağımızın altında kayıyor. Ve bizi… kendine çekiyor, çekiyor, çeki- Bir dakika ya! Bizim bu yöne gitmememiz lazım! Hayır, orası değil! Orası değil!

Nereden çıkabilirim ki acaba? Şuradan mı gitsem? Ya da şuradan? Arkadaşlar bu yoldan çıkış yok, ben atlayacağım galiba!

Arkadaşlar geldik sanırım! Evet, burası orası… The Great Before! Şimdi hiç kafanızı karıştırmak istemem tabii ki… O yüzden biraz daha açık olmalıyım. Şu anda, Pixar Stüdyoları’nın 2020 yapımı animasyon filmi Soul evrenindeyiz. Daha doğrusu, oradaki diğer evrendeyiz... Zira film, New York’ta açılıyor ve müzik hocası Joe Gardner’ın hayatını takip ediyor. Joe, jazz müziğe tutkun birisi, ama bu tutkusunu sahnelere taşıma hayalini henüz gerçekleştirebilmiş değil. Hayatı çok da parlak olmayan öğrencilere müzik dersi vererek geçiyor ama kalbinde, sahneye çıkmak için derin bir arzu yatmakta. Aynı gün içerisinde hem ders verdiği okuldan tam zamanlı iş teklifi alan hem de ünlü bir Jazz sanatçısının ekibine piyanist olarak katılma şansı yakalayan Joe, güvence arayışıyla idealleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor.

Piyanistlik seçmeleri harika gidip de hemen orada akşamki şovda çalmak için davet edilen Joe, adeta havalara uçuyor. Mutluluk sarhoşluğu içerisinde, büyük bir aceleyle şehirde yürürken ve gözleri hayallerinden başka bir şey görmezken aniden-

Yolda açık kalmış bir rögar kapağının içine düşüveriyor maalesef... Asıl yolculuğu da burada başlıyor. Ruhu, az önce bizim de gördüğümüz The Great Beyond’a, yani Öteki Taraf’a geçmek üzereyken Joe korkuya kapılıp kaçarak kendisini yanlışlıkla The Great Before, yani her şeyin öncesinde buluyor… Şu anda olduğumuz yerde…

Burayı ruhlar için bir tür Dünya üzerindeki yaşama hazırlık kampı gibi düşünebilirsiniz. Film, farklı mizaçların oluşma sürecini ve doğuştan gelen ilgi alanlarımızın nasıl şekillendiğini esprili bir dille anlatmış. Burada, tarihten aşina olduğumuz yüzlere de rastlıyoruz.

Barış: Aaa… Şuradaki Napoleon değil mi?

Napoleon: Ölüm hiçbir şeydir; ama yenilgiye uğratılmış ve onursuz bir şekilde yaşamak, her gün ölmektir.

Barış: Anladım, doğrudur…

Barış: Aaa… Michelangelo!

Michelangelo: Evet… Bu eserimin adı… David olmalı!

Barış: Açıkçası ne yalan söyleyeyim, bunu tahmin etmiştim…

Jane Austen: İstersen, kendi hikayeni yazmana yardım edebilirim…

Barış: Jane Austen… Çok memnun oldum!

Jane Austen: Ben de öyle!

Tarihte kendilerine yer edinmiş bu figürler, Dünya’ya gitmeye hazırlanan yeni ruhlara içlerindeki “kıvılcımı” bulmaları konusunda, iyisiyle kötüsüyle kendi deneyimleriyle yardımcı oluyorlar. Çünkü bu, ruhların yaşama başlayabilmek için geçmeleri gereken son aşama, rozetleri ancak böyle tamamlanıyor. Bunu başarabilenler, sonrasında onları bekleyen açık bir portaldan atlayıp doğacakları aileye ve hayatın bilinmezliğine uçuyorlar… Evet, ilginç bir konsept olduğunun farkındayım ama filmin mesajı aslında yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor. Adamımız Joe, yanlışlıkla buraya düşünce, yetkililer tarafından başka bir mentorla karıştırılıyor ve 22 adındaki inatçı mı inatçı bir ruhla eşleştiriyorlar kendisini... Joe Dünya’ya dönmeye ne kadar hevesliyse 22 de yaşamak konusunda o kadar isteksiz… Yeryüzünde ilgisini çeken, onu eğlendirecek hiçbir şey göremiyor.

Hadi, birileri bizi de mentor sanmadan artık şu portal aracılığıyla geri dönelim. Gerçi… kulağa fena gelmiyor ama… Neyse neyse, oyalanmayalım daha fazla…

Evet, bildiğimiz dünyaya geri döndük. Filmde olduğu gibi New York şehrindeyiz. Burası tüm bu kalabalığı, bitmek bilmeyen trafiği, her köşeden fırlayan sürprizleriyle Cittaslow olmaktan çok uzakta… Şimdi, Cittaslow ne diye sormakta haklısınız elbette… İtalyanca “şehir” anlamına gelen “citta” ve İngilizce “yavaş” anlamına gelen “slow” kelimelerinin birleşiminden oluşturulan bu terim; yavaş, sakin bir şehir anlamı taşıyor. 1999 yılında, bu isim çatısı altında uluslararası bir belediyeler birliği kuruluyor. Bir şehrin bu kapsamda değerlendirilebilmesi için de belirli kriterleri karşılaması gerekiyor, ki 70 kadar da kriter var arkadaşlar. İş ciddi yani… Çevre politikaları, altyapı politikaları, kentsel yaşam kalitesini artırma, yerli üretimi destekleme, konukseverlik ve farkındalık ana başlıklar arasında. Bu kriterleri karşılamak da hem yöneticilerin hem de şehirde yaşayan sakinlerin ortaklaşa sorumluluk almasıyla mümkün ancak…

Yavaş Hareketi’nin öncülerinden olan yazar Carl Honoré, 2004’te çıkardığı kitabı In Praise of Slowness’da bu akımın sadece köyde, bir dağın tepesinde ya da sayfiye yerlerinde yaşayanlar için olmadığının altını çiziyor ve 7/24 uyanık olan bir metropolde bile belirli prensiplerin uygulanabileceğini vurguluyor. Ona göre Yavaş Yaşam, ne teknolojiden kopmak ne de verimli ve üretken olmayı bırakmak demek… Aksine, teknolojiyi dikkat dağıtıcı bir unsur olmaktan çıkarıp bize hizmet eden faydalı bir araca dönüştürmek, başarı ve verimlilik tanımını bizim için doğru ve uygun olana göre yapmak, önem verdiğimiz şeyi önceliklendirmek demek. Kendisi, kitabı yazdığı tarihten beri daha da hız kazanmış olan modern yaşamın verimliliği artırdığı değil, tam tersine öldürdüğü kanaatinde. Bu suni döngüde kendimizi yenileyemiyor, kalite için yeterli zamanı bulamıyor; gereken emek ve enerjiyi sarf edemiyoruz.

İlham bulabilmek için bazen gerçekten de biraz durmak, nefes almak gerekiyor. Soul filmini de esasında bu sebeple anlattım. Çünkü birtakım aksaklıklar sonucu Joe’nun bedeninde Dünya’yı deneyimlemek zorunda kalan 22, Joe’nun kendisinin dahi göremediği güzellikler keşfediyor. Ve bunların hepsi, sıradan anların içinden çıkıyor. Onu etkileyen bir sokak müzisyeninden, tadına bayıldığı bir pizadan, berberiyle yaptığı bir sohbetten ya da rüzgarda yavaşça süzülen bir ağaç yaprağından…

Sadece tek bir hedefe kilitlenmiş olan Joe ise tüm bunları oldukça sıradan buluyor, hatta 22’nin bu denli etkilenmesine de bir anlam veremiyor. Ama günün sonunda 22’nin içindeki kıvılcımı bulmasını sağlayan şey, önceki mentorlardan öğrendiği motamot bilgiler değil; beş duyusuyla algıladığı, tüm benliğiyle hissetmeye izin verdiği bu küçük anlar oluyor. Tıpkı Antik ve Orta Çağ düşünürlerinin, insanın zihinsel kapasitesini ratio ve intellectus olarak ikiye ayırması gibi... Ratio akıl yoluyla ölçme, sayma, karşılaştırma anlamı taşırken intellectus; daha sezgisel, gören, bakan, duyan bir zekadan bahsediyor. Eski düşünürlere göre durmak ve derin düşüncelere dalmak, dünyayı bir armağan misali kucaklamanın temelini oluşturan şey… İşte 22, farkında olmadan bunu yapıyor filmde…

Sıradanlık, göreceli bir kavram; aynı zamanda bir şeyleri ne hızda tükettiğimizle de derinden bağlantılı… Deneyimlediğimiz her şey; zamanla parlaklığını ve eşsizliğini yitiriyor. Bir zamanın hayallerinin, gün gelip de hayatın rutin gerçekliğine dönmesi işten bile değil.

Joe, bir şekilde Dünya’daki hayatına geri dönmeyi ve o akşam Jazz topluluğunun bir üyesi olarak sahnede piyano çalmayı başarıyor. Fakat her şey bittiğinde, hissedeceğini sandığı o farklı duygunun yerini bir boşluk alıyor. Bunu onu ekibine alan Jazz sanatçısıyla paylaştığında, ufak bir hikaye dinliyor kendisinden. Küçük bir balık hakkında…

Bu balık, yaşlı bir balığa doğru yüzüp şöyle diyor:

Okyanus dedikleri şeyi bulmaya çalışıyorum.

Yaşlı balık soruyor:

Okyanus mu? Şu anda zaten içindesin.

Küçük balığın cevabıysa ilginç:

Bu mu? Bu sadece su. Benim istediğim şey, okyanus!

Aslında hepimiz büyük bir okyanusun içinde yüzüyoruz ama yüzdüğümüz derinliklere verdiğimiz anlam, tamamen sahip olduğumuz perspektifle alakalı. Yavaş Hareketi, ilk bakışta endüstriyel bir akım gibi görünse de aslında yaşama duyduğumuz sevgiyi, saygıyı ve merakı içine alan bir felsefe. Ünlü filozoflar Socrates ve Aristo, düşünmek için zamanlarının büyük bir kısmını uzun yürüyüşlere ayırırlarmış. Yine Japon kültüründe - daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz - durmak ve boşluk anlamına gelen Ma kavramı var. Nitelik ve incelik için derinleşmek; bunun için de zaman ayırmak, beklemek gerekiyor. Tıpkı sağlam bir dostluğun gelişmesi gibi, hayatta kalbimize dokunan pek çok şeyin köklenmesi için sabır ve emek lazım. Uzun bir kitabı gerçekten anlamak, bir öğretiyi sahiden içselleştirmek, bir filmin vermek istediği mesajı özümsemek… Bunları kör ve materyalist bir tüketim kültürü içerisinde yapamayız.

Günümüzde “tik atılması” gereken maddelerle yaşıyor, hayatı bir “yapılacaklar listesi” olarak görebiliyoruz. Bu listeyi en kısa sürede tamamlamak amacımız haline geliyor.

Fakat dinlenmek, boşa zaman harcamak demek değil. İçinde bulunduğumuz koca okyanusu “sadece su” olarak görmemek, gözlerimizi açmak için bu yavaş anlara muhtacız. Belki okyanusun her noktasını keşfedemeyiz ama yaşadıklarımız, bizim için çok daha akılda kalıcı, dönüştürücü ve değerli olur.

O zaman bölümü açtığımız kumsala geri dönelim, ne dersiniz? Günbatımını izler, dalgaların sesini dinler ve hayatın eşsizliğini, bu Dünya’daki ilk günümüzmüş gibi takdir ederiz.

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (50)