
12 Punto Times New Roman
Yıllarca ödev ve belge hazırladığımız Times New Roman'ın soy kütüğü nedir? Bir yazı tipi nasıl ciddiyetin simgesi haline gelir? Bu bölümde harflerin şekline yüklenen anlamların peşine düşüyor ve insanların kendini anlaşılır kılma gayretini inceliyoruz.
Bir gün Londra’nın en önemli gazetelerinden the Times’a zehir zemberek bir eleştiri gelmiş.
“Ucuz kâğıt, kötü punto, sıkışık yazılar, baştan aşağı the Times Londra’ya yakışmayan bir baskı biçimi!”
Tarih 1929 ve yazıyı yazan Stanley Morison. Kendisi bir harf ustası. Dönemin en etkili yazı tipi danışmanlarından. İşi harflerin şekliyle ilgilenmek olan bir uzman bu adam. Font deyince ondan soruluyor.
Böyle bir adam gazetenin baskı şeklinden felaket rahatsız olmuş belli. Tasarımı demode buluyor. Hatta ona kalsa "Times"tan kilise broşürü bile olamaz.
Şimdi nereden çıktı bu konu diyeceksiniz. Bu kadar niş bir eleştiriden bize ne? Ama bakın bu eleştiri bizi ta nerelere kadar götürecek.
Fırçayı yiyen gazete ekibi alttan almış. Demişler ki:
“E madem öyle, buyur güzelini sen yap”.
Ve ondan bir yazı tipi tasarlamasını istemişler. Öyle bir yazı tipi olsun ki, hem gazetede güzel görünsün, hem de kolay okunsun. Öyle oturduğun yerden eleştirmek kolay. Gel de sıkıysa sen yap!
Morison bu hodri meydan teklifi kabul etmiş, o da az değil. Yapıcı eleştiri diye buna derler. Hemen işe koyulmuş ve eski kaynakları taramaya başlamış. Bakın biz zaten yüzyıl önceki bir hikayeyi konuşuyoruz. O daha da eskiye gidiyor. Matbaanın yeni çıktığı zamanlara kadar gitmiş. Yeni bir icat tabi çok canlı o zamanlar ve toplumu doğrudan etkiliyor. O dönemden başlamış taramalara. 16. yüzyıl kitap baskılarından ilham almış. Ve gerçekten de yeni bir yazı tipi tasarlamış. Bizim bugün gayet iyi bildiğimiz, çokca aşina olduğumuz ve belki de bazılarımızın işi gücü gereği çok kullandığı için kendisinden sıkıldığımız o ünlü yazı tipini tasarlamış: Times New Roman.
Ve 3 Ekim 1932’de, Morison’ın eleştirisinden iki yıl sonra, gazete yeni tasarımıyla ilk defa baskıya gitmiş. Tasarım güzelmiş, evet, ama aynı zamanda bir sayfaya daha fazla kelimenin sığmasını da sağlamış. Yani, daha fazla reklam alanına fırsat vermiş. İşin ekonomik tarafına da yaramış bu durum anlayacağınız. Hem estetik hem de hesaplı olunca, bu ivmeyle Times New Roman yayıncılığın hemen her alanına yayılmaya başlamış. Artık sadece gazetlerde değil, kitap baskılarında da kullanılarak zamanla bütün yayınevlerinin ilk tercihi haline gelmiş.
Ama bir şey var ki esas o şey Times New Roman’ı bugünkü konumuna getirdi. Windows, 1992 yılında bu fontu lisanslıyor arkadaşlar ve üstüne bir de dosyaların varsayılan yazı tipi de yapıyor. Birdenbire 90’ların bütün resmi yazışmalarında, belgelerinde, hatta okula verilen ödevlerinde Times New Roman kullanılıyor. Bu bir alışkanlık yaratıyor besbelli çünkü artık resmi makamlar da dökümanları çoğunlukla Times New Roman fontuyla istiyor, değil mi?
Şimdi bugün bilgisayarınızı açtınız ve bir belge hazırlayacaksınız diyelim. Bu belge bir ödev olabilir veya resmi bir döküman, genelde elinizin gittiği tek bir yazı tipi var değil mi? Times New Roman. Hatta bazılarımız belki de sıkılıyoruz hep aynı yazı tipini kullanmaktan, Garamond’a veya Arial’a geçiş yapalım istiyoruz. Ben mesela Georgia'yı tercih ediyorum. Ama en nihayetinde, işin resmi kısmına gelince daha bir ciddi görünen ve her yerde kabul gören yazı tipi Times New Roman olduğu için onu seçiyoruz.
Burada benim aklımı kurcalayan bir şey var onu sizinle paylaşayım isterim. Bu hikayeyi sizin karşınıza getirmeme sebep olan bir soru.
Nasıl oluyor da bir yazı tipi, yani harflerin yazılış biçimi bir durumu, ciddiyet gibi bir şeyi temsil edebiliyor? Comic Sans yaramaz bir çocuk gibi mesela değil mi? Garamond böyle bir centilmen gibi görünüyor. O zaman Times New Roman’daki bu öğretmenlik havası nereden geliyor? Harflerin şeklinin de mi bir ruhu var? Olmaz mı? Bugün peşinde düşeceğimiz sorumuz işte tam olarak bu: Harflerin şeklinin ruhu.
Şimdi Times New Roman'ın geçmişini araştırarak başlayalım. 1920’lerin İngiltere’sinden kalkıp 780’lerin Lombardiyasına gitmemiz gerekiyor Times New Romanın soy kütüğüne bakabilmek için.
8\. yüzyılda Kuzey İtalya yani Lombardiya feodal bir krallıktı. 774 yılında Şarloman, Lombardiya’yı ilhak edip yani "fethedip" kendini de “Frenkler ve Lombardların Kralı” ilan ettiğinde ciddi bir problemle karşılaştı. Eline gelen yazışmaları okuyamıyorlardı! Çünkü her dükalık ve derebeylik Latinceyi farklı ifade ediyordu. Bölgelerdeki Latincenin farklı ağızları, farklı imlaları ve farklı el yazıları kullanıldığından Şarloman’ın eline geçen bir belgeyle bir başka belge birbirine benzemiyordu. Bu da diplomasi için neredeyse bir faciaydı. Kimse birbirinin ne demek istediğini tam anlayamıyordu. Bu sorunu çözmek gerekiyordu.
El yazması eserlerdeki bu okunabilirlik sorunu için hızlıca çalışmalara başlanmış. Şarloman sarayda bu işle ilgilenecek bir kürsü kurmuş ve başına York’lu Elkwin'i getirmiş. İşte bu kürsünün yaptığı çalışmalar tarihe Karolenj Minüskül, yani Şarloman'ın küçük harfleri olarak geçmiş.
Karolenj el yazısı, Batı Roma çöktüğünden beri Latin alfabesinin ilk bilinçli ve kapsamlı standardizasyon girişimi arkadaşlar. Bu girişim o dönemde eşi benzeri olmayan ölçüler getirdi, mesela şunu düşünün, aslında şu anda farkına bile varmadığımız kelimeler arasındaki boşluk dahi o zaman kararı verilmiş bir değişim. Evet boşluğa karar vermişler. Antik Roma yazıtlarına bakarsanız, ya kelimeleri bitişik yazıyorlarmış ya da kelimeler arasına nokta koyuyorlarmış hep. El yazmalarında ise kelimeler arasında boşluk bırakma alışkanlığı hiç yokmuş. Hatta araştırmacı Paul Sengır'ın bir kitabı var, “Kelimeler Arasındaki Boşluklar” diye bir kitap. O dönemlerde insanların el yazmasını ancak sesli okuyarak anlayabildiğini öne sürüyor.
Şarloman bütün bir krallığın iletişim ağını bu şekilde düzenlemiş. Yeni el yazısıyla Latincenin binbir türlü halini gördüğümüz "krallık içi iletişim" tek bir forma, tek bir yazıma sokulmuş. Bu formun yaygınlaşması ve kalıcı olması için ciddi bir eğitim reformu da yapmışlar haliyle. Soylu olanlar ve olmayanlar bu el yazısını öğrenmeye başlamış. Bir taraftan da katipler Vergilius, Çiçero gibi Romalı yazarların eserlerini kopyalarken de bu el yazısını kullanmışlar. Çiçero’nun, Jül Sezar’ın günümüze kadar kalan bazı eserleri bu kopyalar sayesinde korunmuş.
15\. yüzyıla geldiğimizde bu metinler şanslı bir tesadüfle yeniden keşfedilecek, arkadaşlar. Ve bu yeniden keşif de İtalyan Rönesansında yeni yazı tiplerinin doğmasına önayak olacak. O yüzden bir de şimdi 8. yüzyıldan 15. yüzyıla bir geçiş yapalım ve İtalyan Rönesansından bir örnekle devam edelim.
Da Vinci’nin bu eserine aşinayız, değil mi? Son Akşam Yemeği. Bu arkadaşlar, kocaman bir duvar resmi, Milan’da Santa Maria dela Grazye manastırının duvarına yapılmış. Ve yerden yaklaşık 4,5 metre yüksekliğinde, büyük ölçekli bir iş. Resimde anlatılan sahnede İsa havarilerine, ona bir havarinin ihanet edeceğini açıklıyor. Da Vinci her bir havarinin İsa’nın açıklamasına verdiği tepkileri ayrı ayrı çizmiş. Bu tepkiler onların karakterilerine has düşünülmüş. Bayağı yeni bir şeymiş bu dönemde böyle resimdeki bütün insanları karakter analizi yaparak çizmek. İnsanı odağa alan Hümanist düşüncenin etkisinde, sadece İsa'yı değil, yanındaki tırnak içinde "normal insanları" da çizmeye başlamış ressamlar.
Hümanist düşünce, 15. yüzyılda ortaya çıkmış ve İtalyan Rönesansının önde gelen düşüncelerinden biri. Adından da anşaılacağı gibi insan merkezli bir düşünce akımı bu. Onu yeniden araştırılması ve yeniden inşa edilmesi gereken bir olgu olarak ele alıyor. Bunun için de dil ve dilbilgisi, edebiyat, insan ve insan etiğine odaklanan bir felsefe bilimine yöneliyorlar. Aristoteles ve Platon'un fikirlerini de yanlarına alarak kendilerine yeni bir akademi kuruyorlar. İşte burada arkadaşlar, sahneye İtalyan Rönesansı için çok önemli bir aktör giriyor: Can Françesko Pocyo Braçyolini.
Braçyolini, Humanist bir katip, yani el yazması eserleri kopyalayarak çoğaltıyor. İşi yazmak. Ve Avrupa’da manastır kütüphanelerinde gezerken Karolenj el yazısıyla yazılan el yazmalarını buluyor. İşin komik tarafı, bu metinler Antik Roma’ya ait zannediliyor ve bu yüzden Karolenj el yazısının ismi "litterae antikuae" yani “antik harfler” oluyor. O zamanlar tabi böyle bir Antik olana geri dönüş hevesi de olduğu için kimsenin aklına “Ya bu orta çağdan kalma bir iştir” demek de gelmemiş herhalde.
Braçyolini, şimdi bizim Karolenj el yazısı olarak tanıdığımız antik harfleri alıp Hümanist el yazısını üretmiş. Bu Humanist el yazısının ilginç bir tarafı var: Karolenj yazısı nasıl vaktinde bir standartsa, Hümanistler de kendi el yazılarını çoğunlukla bu usülde yazmaya başlamışlar. Zaman içinde Hümanist metinler yalnızca içerikleriyle değil, yazı stilleriyle de tanınır olmuş. Bu durum bizim Times New Roman’la ilişkimize benziyor. Biz nasıl resmi olanı Times New Roman’la ifade ediyorsak Hümanist yazarlar da insana dair görüşlerini Hümanist el yazısıyla ifade ediyorlardı. Hatta şöyle bir spekülasyon da yapabiliriz: Hümanist yazarlar birbirleriyle olan özel yazışmalarında Hümanist el yazısını bak "Ben de Hümanistim" diye tanıtmak için bir şifre gibi kullanmış olabilirler. Gizli el sıkışma.
Humanizm bir ideale dayanıyor. Odağımızdaki insan ideal bir insan. Humanizme göre ideal bir insan, insancıl olmanın özelliklerini taşıyor: yani yardımsever, şefkatli, merhametli. Ama aynı zamanda mağrur, hâkim ve mazbut da olmalı. Yani, Humanist insan hem faydalı olma isteği hem de faydalı olma becerisi taşımalı. Birisi olmadan ötekisi o kadar etkili olmuyor. Humanizmin insana atfettiği bu özelliklerden bahsettikçe şunu düşünüyorum. Humanistlerin gizli bir kod gibi kullandıkları el yazısı da bu özellikleri içermeye başlamış olabilir mi? Biz Times New Roman’a baktığımızda bir ciddiyet ve hatta biraz da sıkıcılık görüyoruz. Onlar Humanist el yazısına baktıklarında ne görüyorlardı? Ortaklık? Dostluk? İnsan sevgisi?
Şimdi burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde şu harflerin şeklinin ruhu meselesine daha derinlemesine bakacağız.
Londra’dan Lombardiya’ya çıktığımız uzun yolculuğun ardından kolay okunurluk adına alınan kararların bizi Times New Roman’a getirdiğini konuştuk. Peki acaba bugün dökümanlarımızı hazırlarken Times New Roman’ı seçmemizin ardındaki tek neden "okunabilir" olması mı? Times New Roman bir meşruiyet yani herkesçe tanınan bir ciddiyet ve resmiyet de taşıyor mu? Eğer bunu taşıyorsa, bu meşruiyetin tarihini yazı tipinin sembolik anlamından da okuyabilir miyiz?
Bu sorunun cevabını anlamaya çalışırken biraz semiyoloji biliminin meselesi olan sembol ve işaretlerden de bahsetmek istiyorum sizlere. Sembolleri "kırmızı elmanın yasak aşkı", beyaz güvercinin barışı temsil etmesi olarak düşünebiliriz. Semboller söz konusu olduğunda nedensel bir bağlantı ağı takip edebiliyoruz. Kırmızı elma bizi önce yasak elmaya sonra Adem ve Havva’ya götürebiliyor. Bir de harfler ve rakamlar gibi işaretler var.
İşaretler anlamın keyfi ve uzlaşımsal yani toplumun ortak kararıyla oluştuğu dilbilimsel ögeler. Burada da geriye dönük bağlantılar kurabiliriz tabii ki ama bu bağlantılar daha soyut bağlantılar. Mesela a harfi herhangi başka bir şekilde olabilirdi, Latin alfabesinde o ses böyle görünüyor, Arap alfabesinde çok daha farklı görünüyor. Veya biz a harfini a diye telaffuz ederken İngilizce konuşan biri “ey” diye telaffuz ediyor.
İşte sembol ve işaretleri ayırt ederek Times New Roman’a baktığımda ben şunu fark ediyorum. O da bir işaretler sisteminden, harflerden oluşuyor. Bununla beraber bu harfler yani işaretler de kendi başına sembolik bir anlam ifade etmeye başlıyor. Soyut işaretlerden oluşan bir sistem o kadar kültürel önem kazanmış ki şimdi bize otoriter ve ciddi gelebiliyor. Times New Roman, resmen kendi mitini oluşturmuş arkadaşlar. Peki bu nasıl olabilir?
Bu olgu, dilin belki de en karmaşık işleyen ama en keyifli noktası. Metaforlar bölümünde bu mekanizmanın beynimizdeki karşılığından bahsetmiştik hatırlarsınız. Metaforlar gibi mitler de edebiyata has değil. Gündelik hayatımızda mitleri tanrısal öyküler olarak düşünüyoruz. Tanrılar ve kahramanlar. İnsanlık için ateşi çalan Prometheus, ölümsüzlüğü arayan Gılgamış gibi. Ama 20. yüzyılın en etkin düşünürlerinden Roland Bart miti bugüne taşıyor. Bart için mitler yalnızca antik öyküler değil, aynı zamanda ifadenin kendisi de bir mit oluşturuyor. “Mit bir sözdür,” diyor Bart. Mitler yalnızca yazarak ifade ettiğimiz sözler değil onlar bir eşya da olabilir, bir saç da olabilir veya bizim konumuza gelirsek bir yazı tipi de bir mit olabilir. Hadi, bir örnekle bunu anlamaya çalışalım. Dağıttık konuyu ama toplayacağız merak etmeyin.
Emojilerden yola çıkalım mesela. Emoji aslında nesnelerin görselleştirilmiş hali, yani piktogram, biz onları iletişimde kullandıkça kendi sembolik anlamlarını kazanıyorlar. Mesela bir gül, bir nazar boncuğu ya da bir ateş kendi başına yalnızca bir piktogramdır değil mi? Ama biz onu alıp iletişimimiz sırasında kullanırsak bir “beğeni”yi ifade edebiliyor olabilir. Bu emojiler bile kendi mitlerini yarattılar arkadaşlar. Tabii onları anlamlandıran ve hayatımıza katan biziz. Ateş emojisi bunun çok iyi bir örneği değil mi? Sosyal medyada beğendiğiniz biri var, ona olan beğeninizi ifade ederken ateş emojisi kullanıyor musunuz mesela?
Ya da belki sizin için de kullanılıyor olabilir. Ama bakıldığında her şey bir piktogram ile yani ateş nesnesinin görsel ifadesi olan emojiyle başlayabiliyor. Ateşin birinci anlamı, doğal anlamı yani "uçucu ve yanıcı" olan fiziksel tepkime. İkinci anlamı, ilk anlamından çok alakasız olmasına rağmen; insanın onu iletişimde kullanmasıyla, çekici olanı simgelemeye başlıyor. Üçüncü katman çok ilginç arkadaşlar, ateş emojisi aynı zamanda flört eden kişinin nasıl biri olduğunu da gösteriyor. Ateş emojisi kullanarak flört eden kişi de “çapkın veya direkt” olabiliyor mesela.
Prometheus insanlığa ateşi verdiğinde Zeus’un emirlerine karşı gelmiş ve insanlığa yalnızca ateşi değil, rasyonel düşünceyi de vermişti hatırlarsanız. İnsanı diğerlerinden ayıran şey ateşi kullanabilmesiydi, onunla yedi, içti, üretti ve yarattı. Prometheus insana ateşi verdi ve insan ondan bir piktogram yaptı. Bu piktogram bir flört ifadesi oldu. Ardından da insana dair bir yargıya dönüştü, bu yolculuğun bir noktasında ateş ortadan kalktı. Mit bu şekilde hareket ediyor. En önemli özelliği bu mitlerin artık ayırt edilemez derecede doğallaşması. Yani anlamlarının biz farkına varmadan ortaya çıkması. Times New Roman’ın meşruiyeti de böyle bir şey. Times New Roman bir eleştiriyle doğdu ve inovasyon getirdi. Bu inovasyon zaman içerisinde normalleşti. Normal olan ansızın kanunlaştı ve meşru oldu. Meşruiyet ise kimimize bir iç sıkıntısı verdi. Bu arada, Times New Roman da ortadan kayboldu. Bu kırılmaz bir döngü.
O boş döküman sayfasına geri dönelim mi? Neydi olayımız; bilgisayarınızı açtınız ve yetiştirmeniz gereken bir ödev var, ciddi bir işiniz var ve eliniz Times New Roman’a gitti. Hatta biraz önce de söyledik belki sistem kendi seçmiş olarak o boş sayfayı önünüze açtı. Bu önceden yapılmış seçim bir mitin kendi döngüsünü tamamlaması işte. Times New Roman’ın ciddi olduğuna karar veren siz olduğunuz için değil, hikayenin sonunda Times New Roman’ın ciddi olduğuna dair bir mit oluştuğu için bu seçimi yapıyoruz.
Times New Roman’ı meşru kılan olay örgüsünü anladığımız zaman, normale ve meşru olana bakış açımız değişiyor. Normal olana sanki doğalmış gözüyle bakmıyor muyuz? Biz Times New Roman kullanıyoruz. Hadi gidelim, Lombardiya’ya orada da Karolenj el yazısı kullanılıyor. Normal olan sürekli değişiyor. Yani normali biz kuruyoruz. Biz ne olduğunu tercih ediyoruz, sonra da doğal bir şey sanıyoruz. Kendi kendimizi kandırıyoruz. Bu yüzden Bart diyor ki “Bizler mitoloji uzmanları olmalıyız.” Toplumun, tarihin ve politikanın bizim yerimize seçimler yapmasına engel olmak için bunu yapabiliriz.
Kendi hayatımızdaki mitler peki? Bizim tarihimizdeki objeler de kendi tarihlerini ve mitlerini yaratıyor olabilir mi? Size alınan bir çiçek veya sahilde bulduğunuz bir deniz kabuğu, bireysel tarihinizin mitleri haline gelebilir. Çünkü Times New Roman sayısız mit arasından yalnızca bir tanesi. Aynı mekanizma hayatımızın her bir noktasında işlemeye devam ediyor. Ve bugünün anlam arayışı yarının mitlerini oluşturabilir.
Bir gazete eleştirisinden Şarloman'ın okuyamadığı mektuplara kadar uzandık bu bölümde. Karolenj el yazısı, Hümanist katipler, Morison'un öfkelenip de gazeteye fırça atması ve oradan Times New Roma fontununç ıkması. En sonunda da karşımızdaki ekranlardan bize bakması. Bin yıllık bir zincir aslında bu, ve her halkası birinin verdiği bir karar. Ama biz çoğunlukla halkanın kendisiyle değil, yalnızca son ucuyla muhatabız. Bence bu hikayenin asıl bıraktığı şey de bu arkadaşlar: hangi kararın sonucunu yaşıyoruz diye küçük bir merak. Bir yazı tipinin arkasında binlerce yıl varsa, masada duran bardağın, cebinizdeki anahtarın, hatta şu an oturduğunuz koltuğun arkasında neler vardır kim bilir.
Künye
- YazanAyşe Şirin Çakmakçı
- Ses KurguMetin Bozkurt
- Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Güloğlu