İnsan Çağı: Antroposen
111 Hz ·Bölüm 234

İnsan Çağı: Antroposen

Gelecekteki bir arkeolog toprağı kazdığında, karşısına bizimle ilgili neler çıkacak? Bir zamanlar doğanın sunduğu koşullarda zar zor hayatta kalan insan, nasıl oldu da dünyayı kalıcı olarak etkilemeye başladı? Bu bölümde, Detroit’teki bir fabrika köşesinden başlayarak, yerküreye belki de farketmeden attığımız o geri dönülemez imzaları inceliyoruz.

4 Mayıs 2026 ·25 dk ·1.976 kelime
0:00

Milyonlarca yıl sonra birisi toprağı kazdığında bize ait ne bulacak? Nasıl bir şey? Kemik mi, taş mı? Nasıl bir iz bırakacağız? Bu soruyu aklımızın bir köşesinde tutarak başlayalım bugünkü yolculuğumuza. 1970'li yıllara gideceğiz, Detroit kentine. Ford'un ana Rouge River fabrikası, dünyanın en büyük ve en tarihi araba fabrikalarından biri. Şimdi gözünüzü kapatın ve etrafınızı hayal edin: öyle çelik şaseler, hiç durmadan çalışan bantlar, robot kollar filan hayal ediyorsanız onlar yok, kanlı canlı işçiler var. Ellerindeki püskürtme tabancalarıyla o dönemin modası ne varsa çelik gövdelere giydiriyorlar. Yakut kırmızısı mı istersin, gece mavisi mi, hardal sarısı mı…

Böyle bir üretim bandı var ve bu üretim bandının altında, oldukça ilginç bir şeyler olmaya başlamış arkadaşlar.

Bir otomobil boyandığında, o püskürtülen boyanın tamamı gövdeye yapışamıyormuş, özellikle o dönemin akrilik boyalarıyla. Bir kısmı hep boşluğa kaçıyormış, yere damlıyormuş, fırınlara giden rayların üzerinde birikiyormuş. İşçiler her gün vardiyalarını bitirip eve dönerken, o yerde kalan boya tabakası, fırınların yüzlerce derecelik ısısıyla pişiyormuş. Sertleşip, adeta taş kesiliyormuş.

Ertesi gün yine aynı süreç devam ediyor tabi. Bu sefer bambaşka bir renk geliyormuş üstüne. Bir kat daha, bir kat daha derken böyle yıllar geçmiş. Fabrikanın o gürültülü, karanlık köşelerinde katman katman sürekli biriken şeyler hayal edin. Binlerce kat boya, her gün birbirinin üzerine binerek tabakalar halinde birikiyor. Ne zamana kadar? Bir gün gelip de o fabrika kapanana kadar.

İşte o gün, o tabakayı temizlemek için kırıp içini açıyorlar. Ve ne görüyorlar biliyor musunuz? O dışarıdan kirli gibi görünen kütlenin içinde acaip bir şey oluşmuş. Birbirinin içine geçmiş sayısız renk katmanı var. Hani doğada da görürüz ya, böyle bir akik taşı gibi, ama çok daha canlı, çok daha "sentetik" bir parıltısı var. İşte o kadar özgün bir şey ki bu, özel bir isim vermişler. Buna artık "Fordite" ya da "Detroit Akiki" diyorlar.

Eskiden doğanın sunduğu granit, andesit falan gibi şeyler vardı, şimdi biz üstüne bir de Fordite diye bir şey çıkardık yani…

Fordite. Ford boyahanesinde yıllarca pişen boya katmanları; insan eliyle oluşan yeni bir “taş”.
Fordite. Ford boyahanesinde yıllarca pişen boya katmanları; insan eliyle oluşan yeni bir “taş”.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Tabi Detroit kuyumcuları bunu görünce durur mu? Hemen alıp işlemeye başlamışlar. Bakın aslında bu neydi? Doğada çok nadir bulunan o yüzden de değerli sayılan bir taş değil; bir sanayi artığı. Ama bir kuyumcu onu alıp parlattığında, parmağınıza takabileceğiniz bir mücevhere dönüşüyor.

Şu geldi aklıma yani: biz, biz derken insanlık tabii, Ford değil sadece, aslında sadece otomobil üretmemişiz. Farkında olmadan kendi minerallerimizi, kendi fosillerimizi de üretmişiz. Doğanın milyonlarca yılda yaptığı katmanlaşma işlemini, Detroit'in bir köşesinde elli yılda taklit etmişiz.

Peki, bu sadece bir fabrikanın köşesinde mi oluyor?

Gelin biraz daha geniş bir pencereden bakalım. Eğer o boya katmanları Ford fabrikasının tarihini anlatıyorsa; bugün bastığımız toprak, yukarıda soluduğumuz hava, aşağıda okyanusların dibindeki tabakalar bize ne anlatıyor?

Dinleyenler için çok şey. Dinleyenler daha çok bu işlerle uğraşan yerbilimciler, ve onlar içinde yaşadığımız bu yeni dönemi epeyce hararetli bir şekilde tartışıyorlar. Artık doğanın kendi döngüsünden çıkmaya başladığını söylüyorlar. İnsanlık başlı başına bir jeolojik güç olarak devreye girdi.

Eğer dünya, katman katman taştan yazılmış bir günlükse; o zaman bizler ona ne yazıyoruz? Bilzer kalemi eline alan ilk tür müyüz? Ve elimizin ne yazdığının farkında mıyız?

Az önce o Detroit'teki boyahanenin köşesinde bıraktığımız o renkli katmanları tekrar düşünelim. Bir tarihçi için arşivler, kütüphaneler neyse, bir jeolog için de bu katmanlar o aslında. Bir hikaye anlatma biçimi.

Peki, dünya kendi hikayesini nasıl anlatıyor?

Yerin altına doğru indiğimiz her santimetre, aslında zamanda geriye doğru atılan bir adım. Jeologlar buna "Stratigrafi" diyorlar. Yani katman bilimi. Teşbihte hata olmaz; az önce de söyledik, bir bakıma dünya bir günlük gibi, biz de yeri kazarak adeta onun sayfalarını çeviriyoruz. Her sayfa bir kaya tabakası bu benzetmede. Bir sayfayı açıyorsunuz; bir volkanik patlamanın külünü görüyorsunuz. Bir sonrakinde, milyonlarca yıl önce kurumuş bir okyanusun tuzlarını...

Tortul katmanlar. Jeologlar dünyayı katman katman bir günlük gibi okur.
Tortul katmanlar. Jeologlar dünyayı katman katman bir günlük gibi okur.Wikimedia Commons · Public domain

Biz insanlar, binlerce yıl boyunca bu günlüğün içinde sadece küçük birer karakterdik. Avcı-toplayıcıydık, Mağaralarda ısınıyorduk, doğanın bize sunduklarıyla hayatta kalmaya çalışıyorduk. Ama sonra her şey hızlanmaya başladı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri, dünya nüfusunda, üretimde, tüketimde, teknolojide daha önce benzeri görülmemiş bir hızlanma var, hızlanma bile hızlanıyor. O yüzden böyle bir döneme özel bir isimlendirme yapma ihtiyacı doğdu. Bir grup jeolog ve doğa bilimci "Antropocene" (Antroposen) demeyi önerdi. Yani "İnsan Çağı".

Normalde böyle jeolojik çağları değiştirmek kolay değil. Çok önemli şeyler olması gerekiyor. Büyük bir asteroitin çarpması gibi veya kıtaların yerinden oynaması gibi şeylerin olması gerekiyor. Ama Antroposen'de "asteroit" gibi olan şey biziz arkadaşlar. Bir jeolojik çağı tanımlamak için jeologlar belli bir yerde, taşını fosilini beğendikleri belli bir tabakayı seçip "tipik örnek budur" diye üstüne bir altın çivi çakıyorlar. Neden altın çivi dedim: teknik adı "Küresel Sınır Stratotip Kesiti ve Noktası", dile kolay gelmediği için biz altın çivi demeye devam edelim…

Antroposen kavramını ortaya atan jeologlar, bu çağın altın çivisi için Kanada'nın Crawford Gölü'nü önermiş. 2024'te yapılan resmi oylamada bu öneri reddedildi, Antroposen hâlâ kâğıt üstünde bir jeolojik çağ değil. Ama o çalışma bize çok çarpıcı bir şey bıraktı. Bu gölün dibindeki tortular, her yıl bir ağaç halkası gibi düzenli olarak birikiyor. Ama 1950'li yılların katmanına geldiğinizde, doğal olmayan şeyler parlamaya başlıyor. Petrol yanmasının artıkları, plastik, alüminyum, beton, ve plütonyum.

1945 yılında dünya tarihinde ilk kez iki tane atom bombası kullanıldı biliyorsunuz. Onlardan hemen önce yapılan Trinity testini de sayarsak, üç tane nükleer patlama meydana geldi. Bu sayı atom bombasına sahip ülke sayısı arttıkça yükselmeye devam etti. Ve 1960'larda iki günde bir patlama sıklığında zirve yaptı. Bugüne kadar test amacıyla 2000'den fazla nükleer patlama gerçekleştirildi. Bu testler atmosfere öyle bir iz, öyle bir imza bıraktı ki, artık dünyanın neresinde bir toprak örneği alınırsa alınsın, o radyoaktif iz görülüyor. Günlük hayatta panik yaratacak bir durum değil, doğal arka plan radyasyonunun sadece yüzde dört üstünde, ama yine de kalıcı bir imza bu.

Hatta, bugün çok hassas bir cihaz yapmak istediğimizde, mesela radyasyon sayacı veya hastaneye MR makinesi, elimizdeki modern çeliği kullanamıyoruz. Neden? Çünkü 1945'ten sonra üretilen her gram çelik, atmosferdeki o radyoaktif serpintinin izini taşıyor.

O yüzden ne yapıyoruz?

Denizin dibine, İskoçya'daki Scapa Flow gibi yerlere gidiyoruz. 1919'da Almanlar donanmalarını İngilizlere teslim etmemek için, bütün gemilerini burada bilerek batırmışlar. Onlarca metre derinliğinde su, radyasyonun enkazlara ulaşmasını engellemiş. O yüzden, radyasyonsuz, "temiz" çelik için, 1945'ten önce batan gemilere muhtacız. Atmosferdeki izotoplardan nasibini almadığı için, bu çeliklere "Low-Background Steel", yani "Düşük Arkaplan Çeliği" demişler. Bugün hala dalgıçlar o yüz yıllık paslı çeliği çıkarmak için İskoçya açıklarına dalıyor.

Bu ne demek biliyor musunuz? Geleceği inşa etmek için, geçmişin enkazlarından temiz parça toplamak zorundayız demek.

Crawford Gölü'ne dönelim şimdi. O altın çivide çıkan diğer maddelere de bakalım. Bugün dünyada sadece Fordite değil, beton, plastik ve sentetik kristallerden oluşan 200'den fazla yeni mineral türü var. Gelecekteki bir arkeolog toprağı kazdığında, karşısına bugünden mikroplastik ve egzoz dumanı tortuları çıkacak.

Peki, bu imza sadece cansız nesnelerde mi gizli? Gelecekteki o hayali arkeolog, bizi sadece radyasyonlu çeliklerimizden mi tanıyacak? Hayır. Kısa bir molada başka neler olabileceğini biraz düşünün, dönüşte geleceğin fosillerini başka bir yerde arayacağız. Soframızda...

Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Gelecek nesillere bırakacağımız jeolojik izlerden bahsettik. Ama geçmişi toprakta araştırmanın tek yolu jeolojiden geçmiyor, değil mi? Arkeoloji var, paleontoloji var. 65 milyon yıl önce dinozorlar bize fosillerini bıraktı, bugün müzelerde görebiliyoruz. Bugün yaşayan canlıların da bir kısmı ileride, çok ileride, uzak bir gelecekte fosil olacak. O zaman bugünün "tipik" fosilini bulmak için sayısı en çok, kemikleri en değişik ve tabi kayda değer canlıyı aramamız lazım.

Şu an dünyada, herhangi bir anda yaşayan kaç tavuk var biliyor musunuz? Tam 25 milyar. İnsan sayısının üç katından fazla.

Bugün dünyadaki tüm yabani kuşların toplam ağırlığı, bizim beslediğimiz tavukların ağırlığının yanında devede kulak kalıyor. Ama asıl mesele miktar veya ağırlık değil, o tavuğun bizzat kendisi. Modern tavuk, eskilerin köy tavuğuna pek benzemiyor çünkü.

1945'te Amerika'da A&P adlı bir süpermarket zincirine haksız rekabetten ceza kesilmiş. Bu yüzden basında kötü anılmaya başlayan bu zincir, imajını düzeltmek için, 1946-1948 yılları arasında bir yarışma düzenlemiş Tarım Bakanlığı'yla beraber.

"The Chicken of Tomorrow." Yarının Tavuğu. İsme bakın… Ülkenin her yerinden yarışmacılar gelmiş. Ve onların tavukları melezleme çalışmaları sayesinde, üretmişler bu yarının tavuklarını. Ortaya çıkardıkları hızlı büyüyen, çok etli tavuklar önce Amerika'ya sonra tüm dünyaya yayılmış. Bugünün endüstriyel tavukçuluğunda kullanılan türlerin neredeyse hepsi bu yarışmayı kazananların soyundan geliyor.

İşte bu biyolojik mühendislik sürecinin sonucu olarak, bugün marketlerde gördüğümüz tavukların kemik yapısı, köydeki atalarından tamamen farklı. Göğüs kasları o kadar hızlı büyüyor ki, kemikleri bu yükü taşıyamıyor. Bacak şekilleri de buna göre farklı. Modern tavuk kemiklerini gören geleceğin bilim insanı için, bunun "doğal" bir kuşa ait olmadığı belli.

Endüstriyel tavuk. Geleceğin fosili: dünyada her an 25 milyar tavuk.
Endüstriyel tavuk. Geleceğin fosili: dünyada her an 25 milyar tavuk.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Gelecekteki o bilim insanı toprağı kazdığında, karşısına insan kemiğinden çok, dünyanın her köşesine yayılmış milyarlarca tavuk kemiği çıkacak. Doğayı kendi iştahımıza göre öyle bir "modifiye" ettik ki, artık tavuklar da kaydımızın bir parçası haline geldi.

Burada komik bir şey var. Biz fosil dediğimizde önce hep dinozor kemikleri düşünüyoruz, ama aslında dinozorlar bize Mezozoyik zamandan kalan fosillerin çok ama çok küçük bir kısmı. Ama tavuklar da bütün kuşlar gibi Maniraptora kladına ait. Yani teknik olarak tavuklar da yaşayan dinozorlar. Sanki dinozor fosilleri bize yetmediği için, hıncımızı alır gibi dünyanın her yerine yeni dinozor kemikleri saçıyoruz yani.

Bu hikayenin bir de silinen tarafları var. Biz günlüğe kendi sayfamızı yazarken, binlerce başka türün sayfasını sessizce yırttık. Holosen Yok Oluşu. Yerkürenin tarihindeki en büyük tür yok oluşlarından biri, ve şu an devam ediyor. Yaklaşık 12 bin yıl önce başlayan ve insanlığın tarımla doğayı dönüştürmesiyle paralel ilerleyen bir süreç. Doğada türlerin, "arkaplan yok olma süreci" denen bir kaybolma hızı var, yaklaşık yılda milyon türde bir. İnsan faaliyetleri yüzünden şu anki rakam, bunun onlarca, hatta yüzlerce kat üstünde. Bazı tahminlere göre, artık içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda her gün onlarca türün soyu tükeniyor olabilir.

Biz insanlar buralarda yeniyiz oysa ki. Yerbilimsel ölçekte baktığımızda şunun şurasında daha iki yüz, üç yüz bin yıllık varlıklarız. 4.5 milyar yılın içinde bir göz kırpışı kadar bir süre, ama etkilerimiz çok derin. ECONOVO araştırma merkezinden çıkan bir makale var bu konuda çok suçlayıcı. Son buzul çağının sonundan beri kaybolan birçok Megafauna, yani dev hayvan var. Mamutlar, birçok aslan ve kaplan türü, kılıç dişli kediler, dev tembel hayvanlar… Buz Devri filmini izlediyseniz, orada animasyon olarak gördüğümüz hayvanlar yani. Araştırmaya göre bu dev canlılar, sadece iklim değiştiği için yok olmadılar. Kayıtlarda son görüldükleri yerler, insanın yayılma haritasıyla birebir örtüşüyor. Biz yeni coğrafyalara adım attıkça, onlar birer birer sahneden çekiliyor. Yani bu dev canlıların sonunu getiren en güçlü etken iklim değil, insan olmuş.

Rakamlar ürkütücü arkadaşlar: Bugün dünyadaki yabani memelilerin toplam kütlesi, tarih öncesine göre %82 oranında azalmış durumda. Yaklaşık 1 milyon tür, önlem alınmazsa önümüzdeki birkaç on yıl içinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu yıkımın en büyük sorumlusu ise habitat tahribatı; yani tarım ve şehirleşme için doğal alanları yeniden parsellememiz.

Peki, bu kadar yıkımdan sonra o kalemi geri alıp hatalarımızı silebilir miyiz? Bugün teknoloji dünyasında "De-extinction", yani yok oluşu geri çevirme kavramı tartışılıyor. Bu konuda Youtube kanalımda iki ayrı video yayımladım. Bilim insanları genetik mühendisliği kullanarak yünlü mamutları, ulu kurtları geri getirmeye çalışıyorlar. Hatta bu yolla yerli ekosistemlerin kaybolan işlevlerini tekrar canlandırmayı da umuyorlar.

Ancak burada çok derin felsefi ve etik bazı sorular var. Bir laboratuvarda "yeniden üretilen" bir canlı, gerçekten o eski türün bir parçası mıdır, yoksa sadece bizim suçluluk duygumuzun doğurduğu teknolojik bir kopyası mı? Türleri geri getirmek, onlara karşı borcumuzu ödemek için bir yol mu? Yoksa bu sadece insan kibrinin, yani "Tanrıcılık oynama" isteğinin yeni bir aşaması mı? Bu sorular burada cevaplamak için fazla büyük tabii, sadece düşünmemiz için soruyorum.

Baktığımız her şeyde aslında hep aynı izi sürdük arkadaşlar. Crawford Gölü'ndeki plütonyum katmanı, dünyanın her köşesine saçtığımız milyarlarca tavuk kemiği, hatta araba boyasından oluşan o taşlar. Bunları düşündüğümüzde, okuduğumuzda ne anlıyoruz? Artık bu gezegende sıradan bir figüran değiliz, çok daha etkili bir rolümüz var. Dünyanın 4.5 milyar yıllık günlüğüne kendi sayfasını yazan ilk tür biziz. İşte Antroposen dedikleri şey tam da bu. Bu gezegenin hem kiracısıyız hem de mimarı. Ve bıraktığımız o büyük, bazen de ürkütücü imzanın adı.

Peki, bizden milyonlarca yıl sonra o günlüğü açan bir yabancı, bizim yazdığımız sayfada ne okuyacak? Sadece plastikten taşlar ve radyasyon izleri mi, yoksa kendi gücünü, tuttuğu kalemi fark edip onu onarmaya çalışan bir iradeyi mi? Bugün bastığımız toprak, yarın bir başkasının okuyacağı bir sayfa olacak. Kendi izinizi, en azından gelecekteki bir jeoloğu gülümsetecek kadar zarif bırakmanızı dilerim.

Künye
  • YazanFırathan Özfırat
  • Ses KurguMetin Bozkurt
  • Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Güloğlu