111 Hz ·Bölüm 187 ·9 Haziran 2025 ·24 dk ·1.974 kelime

Gerçekten İyileşmeye İhtiyacın Var mı: Şifa Bağımlılığı

Sosyal medyada karşımıza en çok çıkan içeriklerden biri şifa odaklı artık. Meditasyon yöntemleri, enteresan diyetler, kuantum sıçramaları, detokslar, rutin tavsiyeleri... Sürekli bir şeyleri düzeltmemiz, kendimizi iyileştirmemiz gerektiği fikrine maruz kalıyoruz. Peki gerçekten iyileşmeye ihtiyacımız var mı? 111 Hz'in bu bölümünde Wellness gibi kavramların perde arkasına bakış atıyoruz. Modern insanın nasıl şifa bağımlısı bir canlıya dönüştüğünü birlikte anlamaya çalışıyoruz.

0:00

Hah, iyi ki geldiniz arkadaşlar. Açıkçası biraz heyecanlıyım bugün, mutlaka birileriyle paylaşmalıydım şu an olanları. Çok önemli bir gurunun meditasyon seansına katılacağım bugün. Aylar öncesinden randevu almam gerekti bunun için. Yani son dönemlerde hayatım bir durağanlaştı, aynı yerde takılıp kaldım sanki… Biraz… Eksik hissediyorum. O yüzden de kendimi iyileştirecek şeyleri aradığım bir dönemdeyim. Derken, bu gurunun paylaşımları çıktı karşıma. Daha önce kendisinin meditasyonlarına katılanlar da hem ruhlarında hem de bedenlerinde şifayı bulduklarını söylemiş sosyal medya yorumlarında. Dedim ki neden olmasın, bir deneyeyim… Bir aydır da sabah beşte kalkıp önce Güneş’i selamlıyorum, sonra da bir detox çayı içip, yoga yapıyorum. Beslenme şeklimi ve yaşam rutinimi bile bu gurunun öğretilerine göre ayarladım hatta. Eee şifa bulmak öyle kolay bir şey değ—

Heh gurumuz da geldi! Neyse sessiz olalım, bu deneyimin hiçbir detayını kaçırmak istemeyiz… Ben daha sonra size yeni şifalı rutinimi anlatırım zaten.

Hepiniz hoş geldiniz, zihninizi, ruhunuzu ve bedeninizi iyileştirmeye… Öncelikle sizden buraya nasıl geldiğinizi düşünmenizi istiyorum. Neler yaşadığınızı, en derinlerinizde neler hissettiğinizi sorun kendinize lütfen.

Buraya nasıl geldim? En derinlerimde neler hissediyorum…

Bu soruların cevabını zihninizdeki bir kutuya kilitleyin şimdi. Buradan giderken o kutuyu tekrar açacaksınız.

Eveeet, kutumuzu da kilitleyelim. Aynen…

Şimdi… Savasana pozunda yere uzanmanızı rica ediyorum. Vücudunuzu yeryüzüne bırakın.

Çok güzel, harikasınız. Şimdi gözlerinizi kapatın lütfen. Göz kapaklarınızı yumuşak bir perdeymiş gibi düşünün. Her yer karanlık, fakat bir o kadar da aydınlık artık…

Deriiin bir nefes almanızı istiyorum önce. Kosmozun sonsuz enerjisinin ciğerlerinize dolmasına müsaade edin. Yaşamın kutsal enerjisi içinize dolacak, damarlarınızda dolaşacak ve en derin yaralarınıza merhem olacak.

Şimdi içinizdeki tüm sıkıntıları nefesinize katıp atın dışarı.

Eveeet, çok iyi. Odadaki ferahlığı şimdiden hissedebiliyorum. Şu anda göğsünüzün tam ortasında, kalbinizin derinliklerinde bir ışık yanıyor. O ışık, evrenin yumuşak bir yansıması, saf ve sınırsız bir huzurla dolu. Düşüncelerinizin bir bulut gibi süzülmesine izin verin, tutunmayın hiçbirine. Hepsi geçici, hepsi birer misafir. Bırakın gitsinler… Sadece o parıldayan ışığa odaklanın, o saf bilinçle bütünleşin.

Saf bilince doğru gitmeliyim…

Muhteşem… Şimdi söylediklerimi kendi içinizden tekrar etmelisiniz. Ben aklıma koyduğum her şeyi başarabilirim.

Ben aklıma koyduğum her şeyi başarabilirim.

Çünkü ben son derece değerli ve kıymetliyim.

Çünkü ben son derece değerli ve kıymetliyim.

Sahip olduğum pozitif güç ve sevgi…

Sahip olduğum pozitif güç ve sevgi…

Tüm yaralarımı saracak ve beni her açıdan iyileştirecek.

Tüm yaralarımı saracak ve beni her açıdan iyileştirecek.

İyi ki varım ve kendimi seviyorum.

İyi ki varım ve kendimi seviyorum.

Evet sevgili arkadaşlar. Yolculuğunuz burada başladı. Bu noktadan itibaren bir saat boyunca yalnız başınasınız. Duruşunuzu hiç bozmadan, bir saat boyunca kendinizi akışa bırakmalısınız. Dış dünyayı unutun ve kendi içinize dönün. Gözlerinizi açtığınızda bambaşka biri olacaksınız.

Bir saat mi? Nasıl yani böyle boş boş yatacak mıyız bir saat? Çok değil mi yahu, ya uyuyakalırsam? Hem ben çok bir şey de hissetmedim ki yani… Tamam değerliyim falan da… Aman be Barış ne işler açtın başına. Neyse arkadaşlar siz de zihnimin içinde kaldınız... Offf… Ben şu meditasyon işini tamamlayayım sizinle stüdyoda buluşuruz.

Arkadaşlar telaşa mahal yok. Hiç öyle kozmik yolculuklara, ruh balansı hikâyelerine falan kendimi kaptırmış değilim~~, merak etmeyin.~~ Fakat bölümün girişindeki o meditasyon mizanseni hazırlamamızın önemli bir sebebi var.

Şöyle bir düşünsenize… Son zamanlarda ne kadar çok iyileşmek veya şifa bulmakla alakalı içeriklerle karşılaşıyoruz, değil mi? Bazılarımız kendisini iyi hissetmek için türlü türlü meditasyonlara, ne olduğu belirsiz diyetlere ya da dayanaksız kişisel gelişim kitaplarına falan kapılabiliyor mesela. Sosyal medyada, hatta market raflarında bile karşımıza çıkan şey hep aynı… Bir şeyleri düzeltmemiz gerektiği fikri. Zihnimizi, bedenimizi, bağışıklık sistemimizi, duygularımızı, enerji alanlarımızı… Hepsini onarmak gerektiği düşüncesine kapıldık insanlık olarak. Üstelik bu iyileşme arzumuz giderek daha sistemli ve sofistike bir hâl almaya da başladı. Girişteki meditasyon bunun sadece bir örneğiydi. Soğuk duşlar mı dersiniz detox çayları mı, bilinçaltı temizliği mi dersiniz kuantum sıçramaları mı… Kısacası bu şifa listesi uzaaar gider. Fakat hepsinin bir ortak noktası var sevgili arkadaşlar. O da kendimizin daha iyi bir versiyonunu vaat etmeleri. Peki ya tüm bu uğraşlar bizi iyileştirmek yerine daha da kötü bir hale sürüklüyorsa? İşte bunu konuşalım istedim bu bölümde. Modern yaşam bizi nasıl şifa takıntılısı, hatta şifa bağımlısı canlılara dönüştürdü, bu meseleyi bir sorgulayalım dedim. O zaman hadi gelin bu sonucu doğuran sebeplerden başlayalım ilk olarak.

Aslında hepimiz hayatın akışında sık sık iyileşmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bazen bir ilişkinin ardından, bazen iş hayatında yaşanan bir tükenmişlik sonrası, bazen de çocukluğumuzdan kalma bir yaranın kabuk bağlamaya direnmesi yaratıyor bu ihtiyacı. Yani çok insani, çok doğal bir şeyden bahsediyoruz. Ama işte bu doğal iyileşme arzusu bazı durumlarda bir tür takıntıya dönüşebiliyor. Psikolojide yeni yeni konuşulmaya başlayan bir kavram olan şifa bağımlılığını da oluşturan şey bu. Biraz ironik duyuluyor, farkındayım. Fakat burada derde değil, çare arayışına duyulan bir bağımlılık söz konusu. Şifa bağımlısı bir kişi, sürekli bir şeyleri düzeltme ihtiyacı duyuyor aslında. Fakat ne yazık ki bir türlü aradığı o çareyi bulamıyor. Hatta bazen dertsizlikten dert yarattığı bile oluyor kendisine. Yalnızca bir iyileşme yönteminden diğerine savruluyor duruyor. Eh işte bu da hiçbir soruna çare bulamayan, sürekli eksik hisseden bir duygu durumuna sokuyor kişiyi.

Şifa bağımlılığının da temelinde, bildiğimiz bağımlılıklardan farklı bir durum yok aslında. Bu konuya yoğunlaşan ünlü doktor ve yazar Gabor Maté çok güzel açıklıyor şifa bağımlılığını. Herhangi bir şeye bağımlı olmanın bir davranıştan değil, o davranışın sağladığı geçici rahatlamadan kaynaklandığını söylüyor kitabında. Söz konusu şifa arayışı olduğunda da durumun pek değişmediğini savunuyor kendisi. Şifa arayışını bir tür sorunlardan ya da acıdan kaçma aracına dönüştürdüğümüzü iddia ediyor. Fakat bu kaçışın sonu çıkmaz sokağa varıyor maalesef. İyileşme meselesi bir bağımlılığa dönüştüğünde, kişi kendisini gün geçtikçe daha da eksik hissediyor. Bir nevi yoksunluk çekiyor yani. Ve bu da başarısızlık hissiyle sonuçlanan döngüler yaratıyor.

Bakın mesela 2021’de modern dünya dertlerinin, anksiyeteyle ilişkisi üzerine yapılan bir çalışmada, sürekli kişisel gelişim içeriklerine maruz kalan bireylerin kendilerini daha eksik hissettiği ve içsel doyumlarının düştüğü tespit edilmiş. Anlayacağınız yaşadığımız sorunlara dürüst ve gerçekçi çözümler aramak yerine sürekli yeni yöntemlerin peşine düştüğümüzde, iyileşme dediğimiz süreç de bir proje halini alıyor. Kendimize yatırım yapacağız derken, her geçen gün daha eksik hisseden bireylere dönüşüyoruz böylece.

Peki bu bitmek bilmeyen şifa ihtiyacının kaynağı ne olabilir? Ve insanlar neden kendini eksik hissettirecek döngülerin içine atar? Ya da şöyle soralım, kaçmaya çalıştığımız şey tam olarak ne? İşte burada biraz travmalar üzerine konuşmamız gerekiyor arkadaşlar.

Travma deyince aklımıza hemen bir kaza, savaş ya da istismar gibi durumlar geliyor elbette. Fakat travma bir olay değil, yaşanan bir hadiseye verdiğimiz tepkidir esasında. Gabor Maté de travmayı, yaşanan bir olayın ardından içimizde kalan iz olarak tanımlamış. Evet, hepimiz acı duyuyor ve buna çare arıyoruz. Fakat birçoğumuzun çektiğimiz acıları nasıl idare edebileceğimizi ya da bunları nasıl aşabileceğimizi bilmediğini savunuyor Maté. Özetle iyileşmek istiyoruz, fakat bizi tam olarak neyin yaraladığını bilemiyoruz. Ne denersek olmuyor ve bu bizi içsel bir boşluğa sürüklüyor. Eh işte, o boşluğu dışarıdan doldurmak istediğimizdeyse, kendimizi bitmek bilmez bir şifa arayışının içinde buluyoruz. Devamında daha büyük bir eksiklik hissi oluşuyor ve biz yine o eksikliği gidermek için şifa arıyoruz kendimize. İşte şifa bağımlılığının kaynağı da bu döngü.

Evet, endişe verici olduğunun farkındayım. Fakat bu döngüyü kırabilmek için atacağımız epey büyük bir adım olduğunu da ifade etmiş Gabor Maté. Ona göre arayıp durduğumuz şifa, yaşadığımız acının içinde gizli. Acıdan kaçtıkça, kendimizden de uzaklaştığımızı ifade ediyor. Fakat iyileşmenin yolu eksik hissettiğimiz özelliklerimizle barışabilmekten geçiyor bazen. Maté’ye göre iyileşme, bir kusuru onarmakla değil, o kusurun varlığını kabul etmekle başlıyor yani.

Anlayacağınız sosyal medyada karşımıza çıkan o guruların ya da yaşam koçlarının çoğu, bilerek veya bilmeyerek bu döngüyü besliyorlar aslında. Buradaki ana motivasyonsa genellikle bir çare sunmaktan çok, insanların ilgisini çekmek ne yazık ki. Ve inanır mısınız bu epey büyük bir sektör haline geldi günümüzde. Bunun da üzerine konuşacağız elbette, ama şimdi kısa bir ara verelim. Travmalardan, acılardan falan bahsettik. Bir nefes alsak hiç fena olmaz.

Evet, bu şifa meselesinin artık büyük bir sektör olduğunu konuşacaktık, değil mi? Şimdi böyle şifa sektörü falan deyince pek anlam verememiş olabilirsiniz. Aklınız aktarlara falan gitmiş olabilir. Hemen netleştireyim bu durumu. Wellness desem daha tanıdık gelecektir eminim. diyenleriniz olabilir elbette. Fakat Instagram’da karşınıza çıkan o reel’leri bir düşünsenize.

Adaptojen karışımlı bitki çayları, onlarca cilt bakım ürünü, kuantum kampları… Sürüyle etkinlik ve ürün tanıtımı düşüyor önümüze artık. Kendimizi iyi hissetsek bile, hep bir problemimiz, hep bir eksikliğimiz varmış algısı yaratıyor bu tür içerikler. Dahası bir harcama yapmadan kendimize iyi gelemeyeceğimizi düşünmeye başlıyoruz onların da etkisiyle. Peki nasıl bir sürecin sonunda bu kadar hayatımıza girdi bu anlayış? Hadi biraz da işin bu yönü hakkında konuşalım.

Wellness, yani iyi oluş fikri ilk bakışta ideolojik bir mesele gibi gelse de bu buzdağının sadece gözüken kısmı. Daha derinlerdeyse bir pazarlama yöntemiyle karşılaşıyoruz arkadaşlar. Birileri size diyor ya sürekli... Aslında bu gibi bir anlam taşıyor alt metninde. Fakat durum en başlarda pek de böyle değildi.

Wellness ilk olarak 1950’lerde Halbert Dunn tarafından ortaya atılmış bir kavram. Ona göre sağlıklı olmak yalnızca hastalıkla ya da fiziksel kondüsiyonla ilişkili bir durum değildi. Bireyin sağlıklı olabilmesi için, aynı zamanda potansiyelini de en üst seviyede yaşamasını şart koşuyordu Dunn. Onun bu fikrini biraz da Maslow’un Piramidi’ndeki, kendini gerçekleştirme basamağına benzetebiliriz. Fakat zamanla Wellness kavramı da şekil değiştirdi. Özellikle de ‘70’lerdeki New Age akımı bu değişimde epey etkiliydi. O dönemden sonra yoga ve doğu tıbbı gibi yöntemler, global çapta yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu arda bazılarının gerçekten de insana iyi geldiğini kabul etmek lazım. Arkalarında yüzlerce yıllık öğretiler ya da felsefeler yer alıyor sonuçta.

Ancak ‘90’larla birlikte bu mesele dallanıp budaklandı ve ticari bir araca dönüştü. Wellness artık sadece sağlıklı yaşam hareketi değil, pazarlanan bir kimlik haline de geldi bu noktadan sonra. Televizyon programları, lifestyle dergiler falan derken, iş sosyal medyada evrenden sağlık ve para istemeye kadar vardı. Manifestingler, 777’ler, donatlar falan havada uçuşuyor. Fakat bunlar da bir pazarlama stratejisinin öğeleri. Bakın mesela 2023’te yapılan bir araştırmada, küresel Wellness endüstrisinin 5 trilyon dolarlık bir hacme sahip olduğu verisi çıkmış ortaya. Yani her bir izlenme, atılan her bir like, verilen her bir kişisel gelişim kitabı siparişi bu devasa sektörü besliyor.

İşletme alanında çalışmalar yapan iki akademisyen Carl Cederström ve André Spicer, Wellness sektörünün büyümesini, yaratılmış bir iyi olma sendromuna dayandırmış. Türkçeye adıyla çevrilen kitaplarında bu sendromu, insanların sürekli daha iyi bir versiyona ulaşma zorunluluğu hissetmesi olarak tanımlıyorlar. Onlara göre bu şifa arayışı asla tamamlanamıyor. Çünkü sistem, insanlara diyebilecekleri bir boşluk bırakmıyor. Bilakis yeni ritüelleri, farklı deneyimleri ve bunlarla birlikte tırnak içinde yeni eksiklikleri de pakete ekliyor.

Şimdi bölümün ilk yarısında konuştuklarımızı tekrar hatırlamanızı rica ediyorum sizden. Sürekli kendimizi eksik hissettiren bir döngünün etkisiyle ortaya çıkıyordu değil mi şifa bağımlılığı? İşte bugün önümüze düşen ve genellikle de bilimsel dayanağı olmayan birçok içerik, bizi bu bağımlılığa doğru sürüklüyor. Bayağı paradoks gibi bir şey bu. Ama onu kırabileceğimiz yöntemlere de sahibiz. Eh madem öyle, bölümü kapatmadan şifa bağımlığına düşmemenin yollarına bakalım biraz da.

Öncelikle şunu sık sık hatırlatmalıyız kendimize. Wellness akımı bir yaşam biçimi değil, bir tüketim şekline dönüştü artık. Yani önünüze düşen o içerikleri izlerken iki kere düşünmelisiniz. sorgulamasını mutlaka yapmalıyız. Bununla beraber bize sunulan yöntemlere ya da ürünlere gerçekten ihtiyaç duyup duymadığımızı da gözden geçirmelisiniz. Yani yine biraz ironik olacak ama, Wellness meselesine de farkındalıkla yaklaşmak gerekiyor sevgili arkadaşlar.

Bununla birlikte yaşadığımız bir sıkıntı ya da çektiğimiz bir acı varsa, onunla yüzleşebilmeyi öğrenmemiz lazım. İç dünyanızı tanımalı, hatta onu kucaklamalısınız. Biliyorum bu öyle söylendiği gibi kolay değil. Fakat Maté’nin de dediği gibi acılarımızdan kaçmak, kendimizden de uzaklaşmamıza sebep oluyor. Bunu sık sık hatırlatabiliriz kendimize. Diğer yandan bazı sorunların tek başına kaldırabileceğimizden daha ağır olduğunu kabullenmeliyiz. Böylesi durumlarda paylaşmaktan, gerekiyorsa profesyonel destek almak verilebilecek en doğru karar kesinlikle. Ve elbette mükemmeli değil, kendimizi aramamız gerekiyor. Mükemmele ulaşma arzusuyla hiç olmak istemediğimiz bir kişiye dönüşme çabasının, pek de iyileştirici olmadığını unutmayın sakın. Zaten bunlara dikkat ettiğinizde şifa da size bir noktada uğrayacaktır.

Aslına bakarsanız tüm bunların arasında sormanız gereken en kapsayıcı soru şu arkadaşlar… Kendinize vereceğiniz dürüst cevaplar, sorunlarınızın çözümünde size bir anahtar olacak, emin olun.

Biliyorum, tüm bu anlattığım yöntemler bizi hemen neticeye götürecek şeyler değil. Yaşadığımız acılara çare bulmak, daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmak… Bunlara iki günde sahip olamıyoruz. Fakat sorunlara çare bulmak ya da iyileşmek de bir süreç. Bu süreci bilinçli bir şekilde yürüttüğünüzde ve sebat ettiğinizde sonuca ulaşmamanız işten değil.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (14)