Her Şeyin Bir Yaşı Var mıdır?
Siz de bazen bir şeyleri yapmaya geç kalmış gibi hissediyor musunuz? "Bu yaştan sonra olmaz, artık yapılmaz, o tren kaçtı geç kaldım, herkes yaptı ben hala yapamadım" diye düşünürken buluyor musunuz kendinizi ara sıra? Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Zira genç yaşlı fark etmeksizin herkesin sık sık yaşadığı bir his bu geç kalmışlık. 111 Hz'in bu bölümünde neden sürekli bir şeylere geç kalmış gibi hissettiğimizi anlamaya çalışıyor, her şeyin bir yaşı olup olmadığını sorguluyor ve bunu yaparken bazı "geç kalmış" isimlerin hayat hikayelerine göz atıyoruz.
Ne kadar dolu her yer ya, nereye otursam acaba?
Ee yaz geldi, park bahçe sahil günleri başladı tabi. Doğrusu havayı mis gibi görünce ben de bu fırsatı kaçırmak istemedim arkadaşlar. Aldım kitabımı, sandalyemi, termosumda da kahvemi, attım kendimi dışarı. Ama yer bulmak biraz zor olacak sanki… Nereye otursam acaba?
Aslında şu ağacın altı iyi gibi ama biraz yakın mı olur acaba orada oturanlara?
Hmm burada muhabbet derin, yakınlarına oturup hiç rahatsız etmeyeyim en iyisi. Biraz daha ileride yer vardır elbet. Hem yürümek de iyi geliyor zaten, açılmış olurum.
Ooo sevimli dostlarımız bizden daha memnun burada olmaktan. Ne kadar da heyecanlılar öyle…
Aaa yok artık ama! Bu ne ya?! Genç yaşlı fark etmeksizin herkes bir şeylere geç kaldığını düşünüyor. Hayır işin garip tarafı bence hiç kimse, bahsettiği hiçbir şeye geç kalmış falan da değil. Ama neden herkes böyle düşünüyor peki? Neden kendilerini ‘hayata geç kalmış’ gibi hissediyorlar?
E bu kadar karşıma çıktığına göre belli ki bu soruların yanıtını bulmadan bize rahat yok bugün. O halde ne yapacağımızı biliyorsunuz, stüdyoda görüşürüz.
Tekrar hoşgeldiniz, arkadaşlar. Şimdi gelin vakit kaybetmeden şu konuya bir el atalım birlikte. Hayata geç kalmış gibi hissetmek, geç kalmışlık hissi ne demek bunu netleştirerek başlayalım isterseniz.
Geç kalmışlık hissini; kariyer, ilişkiler, veya kişisel gelişim gibi hayatın çeşitli alanlarında belirlediğimiz hedeflere "zamanında" ulaşamadığımıza dair içsel bir algı ve bu algının üzerimizde yarattığı duygusal bir durum olarak tanımlayabiliriz. Ve inanır mısınız, geç kalmış hissetmek için hangi yaşta veya hayatınızın hangi döneminde olduğunuzun hiçbir önemi yok. Tabii ki belli zamanlarda bu duygunun yoğunluğu artabiliyor ama genel olarak herkesin, her yaşta, farklı şekillerde deneyimlediği bir his bu.
Peki neden böyle hissediyoruz derseniz, bunun pek çok sebebi var tabii ama en önemlilerinden biri toplumsal normlar ve beklentilerin üzerimizde yarattığı baskı diyebiliriz. Sosyal Psikolog Bernice Neugarten bu durumu
“sosyal saat” kavramıyla açıklamış. Toplumun kendisini oluşturan üyelerden, belli zamanlarda yerine getirmesini istediği görünmez ama güçlü bazı beklentileri vardır diyor kendisi. Bu dinamikler her kültüre, topluma, hatta daha küçük topluluklara; mesela meslek gruplarına ya da sosyal sınıflara göre değişebilse de yok olmuyor, illa ki karşımıza çıkıyor. Mesela evlenme, terfi alma, çocuk sahibi olma, kariyer değişimi, emeklilik ya da ev alma gibi pek çok yaşam olayı için işleyen sosyal bir saat var.
İşte Bernice Neugarten de; insanlar, içinde yaşadıkları topluma uyum sağlama eğilimlerinden dolayı, kendi içsel saatlerini bu sosyal saate göre ayarlamak konusunda ciddi bir baskı hissederler ve bu nedenle de kararlarını bu doğrultuda alabilirler demiş. Toplumun beklentilerini, yine toplum tarafından uygun görülen yaşlarda gerçekleştirmediğimiz takdirde tehlike alarmları çalmaya başlıyor yani.
Tehlike diyorum çünkü genelde bu normlara uymayanlar; kendilerini başarısız, uyumsuz ve hayata geç kalmış gibi hissedebiliyorlar.
Zaten yapılan çeşitli çalışmalarla sosyal saatin ruh sağlığımız üzerindeki etkisi kanıtlanmış durumda. Bu çalışmalardan biri de Nilay Pekel Uludağlı ve Gülçin Akbaş’a ait. Journal of Adult Development'da yayınlanan makalelerinde; Türkiye’de yaşayan genç yetişkinler arasında yetişkinlik rollerini ‘zamanında’ yerine getirmiş olduğunu düşünenlerin -yani toplum tarafından uygun görülen yaşlarda evlenen ve çocuk sahibi olanların- bunları daha erken ya da geç yaşta yapanlara göre daha yüksek yaşam memnuniyetine ve daha düşük depresyon oranlarına sahip olduğunu belirtmişler.
Biz farkında olmasak bile sosyal saatin etkisi bu kadar büyük yani üzerimizde. Bununla da bitmiyor ayrıca. Bir de yoğun başarı baskısı var biliyorsunuz.
Bizden beklenen her şeyi, en iyi şekilde yapmamız gerekiyor. Çok iyi okullarda okumamız, çok yüksek notlar almamız, dereceyle mezun olmamız, prestijli şirketlerde çalışmamız, çok büyük paralar kazanmamız, iyi yatırımlar yapmamız, hatta kendi alanımızda tanınan, örnek gösterilen biri olmamız isteniyor. Tüm bunları sosyal saatin gösterdiğinden daha erken başarabilmekse ennn büyük başarı, yıllar boyu anlatılacak büyük bir gurur kaynağı sayılıyor.
Sosyal saate uyum sağlayıp sağlayamadığımızı anlayabilme, medya ve toplum baskısıyla içine atıldığımız bu başarı yarışında nerede olduğumuzu görebilme isteğiyse bizi mecburen ve genelde olumsuz yönde kıyas yapmaya itiyor. Şöyle bir düşünürseniz; bu özelliğimizi gündelik hayatımızda da sıklıkla kullandığımızı fark edeceksiniz siz de. Mesela eminim durup dururken, iş yerinde, spor yaparken ya da sosyal medyada gezinirken; yeteneklerinizi, yaşam koşullarınızı ya da mesela fiziksel görüntünüzü birileriyle karşılaştırırken buluyorsunuzdur kendinizi. Peki neden böyle yaptığımızı hiç düşündünüz mü?
Bundan yıllar önce sosyal psikolog Leon Festinger bu konuda hayli kafa yormuş ve 1954’te “sosyal karşılaştırma teorisi” adını verdiği bir teori atmış ortaya. Festinger; insanlar kendi yeteneklerini, performanslarını, görüşlerini ve davranışlarını diğer insanlarla karşılaştırarak değerlendirme eğilimindedirler demiş. Aslında kendimiz hakkında çok fazla bilgimiz olmadığını, kendimizi tanımak ve değerlendirebilmek için bir referansa ihtiyaç duyduğumuzu ve işte tam da bu yüzden kıyas yaptığımızı söylüyor Festinger. Yani sosyal karşılaştırma son derece insani bir süreç ve doğal bir ihtiyaç aslında. Üstelik doğru kullanıldığında hayli işe yarar bir özellik bu. Başkalarının daha iyi yaptığı şeyleri ya da olumlu yanlarını görmek bizim için de ilham ve motivasyon kaynağı olabilir mesela. Başkalarını gözlemlemek; yeni hedefler belirlememizi ya da hedefimize ulaşmak için daha farklı bir yol denememiz gerektiğini hatırlatabilir bazen.
Fakaaatt, olması gerektiği şekilde kullanmadığımız takdirde kıyas, kendimize çevirdiğimiz bir silaha da dönüşebiliyor maalesef. Özellikle kıskançlık ve haset gibi duyguları tetiklenmeye başladığında işlerin pek de iyiye gitmediğini anlayabiliriz. Bu durumlarda kıyas yapmak çoğunlukla motivasyon ve özgüven kaybına sebep oluyor; umutsuzluk, yetersizlik ve geç kalmışlık gibi duyguları açığa çıkarıyor. Ve günümüzde, sosyal medyanın da etkisiyle birlikte, kıyasın olumlu işlevlerinden çok, bu olumsuz etkileriyle baş etmeye çalışıyoruz desek abartmış olmayız sanırım. Şöyle düşünebiliriz:
Eskiden oldukça dar bir havuzda, her birini tek tek tanıdığımız, üstelik çoğunluğu da bizimle aynı türde olan bir grup balıkla birlikte yüzüyorduk. Yüzdüğümüz yerler, gördüğümüz balıklar, yapabileceğimiz kıyaslar belliydi. Bize benzeyen ama bizden biraz daha iyi yüzen bir balığı görünce daha iyi yüzebileceğimizi anlıyor, bunun için çabalıyorduk.
Ama sosyal medya hayatımıza girdikten sonra hepimiz kendimizi koskoca bir okyanusun içinde bulduk. Ucu bucağı görünmeyen bir su kütlesinin içinde, farklı türlerde ve sayısız balıkla birlikte yüzüyoruz şimdi. Biri çok hızlı yüzüyor, diğeri çok güzel bir mercanın içinde yaşıyor. Ve biz de kendimizi hiç tanımadığımız bu balıklarla kıyaslıyoruz artık. Ya da sık sık uzaktan gördüğümüz ama hiç konuşmadığımız bir balık arkadaşımızın sadece dışarıdan gördüğümüz parlak pullarına odaklanıyoruz mesela.
İçinde ne yaşadığını bilmeden, sadece gördüklerimizi esas alıp kendimizi onunla kıyaslamaya başlıyoruz.
Bir süre sonra neden tüm çabalarımıza rağmen hala pullarımızın onunki kadar parlak olmadığını düşünüp kendimizi suçluyoruz. Neden diğeri kadar hızlı yüzemediğimizi, neden hala öyle bir mercana sahip olamadığımızı sorguluyor ve bunlar geç kaldığımızı hissediyoruz. En sonunda da her şeyi bir kenara bırakıp yosunların arasına saklanıp kalıyoruz işte.
Biraz derinlere daldık arkadaşlar farkındayım. Ama daha konuşacağımız çok şey var. O halde en iyisi şimdi kısa bir ara verelim, yüzeye çıkıp bir nefes alalım. Sonrasında kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Eveeet, aradan önce sosyal medyanın bizi nasıl yanlış şekillerde kıyas yapmaya ittiğini konuşmuştuk değil mi?
Geç kalmışlık hissini yaratan ve sürdüren en güçlü iki dışsal mekanizmanın en başta konuştuğumuz sosyal saat ve sosyal medya olduğunu söyleyebiliriz sanırım artık. Zira sosyal saat, hangi konularda ve ne zaman başarılı olunması gerektiğine dair normatif bir çerçeve sunuyor bize. Sosyal medya da bu normların sürekli ve genellikle idealize edilmiş bir şekilde sergilendiği bir vitrin işlevi görüyor. Bu durum, içsel zamanlamalarımızın sapmasına ve kendimizi sürekli eksik, yetersiz ve geç kalmış hissetmemize sebep oluyor haliyle. Geç kalmışlık hissiyse tükenmişlik, kaygı bozuklukları ve depresyon gibi rahatsızlıkların sebepleri arasında sayılıyor çoğunlukla.
Geç kalmışlık hissi bu kadar yıpratıcıyken, erken başarıyı çok olumlu bir şey olarak görmemizse gayet doğal. Ancak beklenenin aksine, erken başarı da olumlu sonuçlar doğurmayabiliyor her zaman. Çünkü erken yaşta başlayan yüksek performans kaygısı, belirlenen imkansız standartlar ve ‘her seferinde daha fazlasını yapmalıyım’ baskısı daha hızlı bir şekilde tükenmişliğe yol açabiliyor. Bu şekilde başarı, motivasyon kaynağı olmaktan çıkıp bağımlılığa dönüştüğündeyse; kişi sağlığını, ilişkilerini, hatta hayat amacını kaybedebiliyor. Üstelik erken başaranlar, zirvede kalma baskısını çok daha yoğun yaşarıyorlar genelde. Bu da sürekli bir stres ve anksiyeteye sebep olduğu gibi, beraberinde çeşitli fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkları da getirebiliyor haliyle.
Yani en ideali her şeyin zamanında olması aslında. “Zamanında” derken sosyal saatin belirlediği zamandan değil, kendi içsel saatimizden bahsediyorum tabii ki. Hayattaki yolunu beklenenden daha geç bulmuş, potansiyelini daha geç ortaya koymuş yani aslında sosyal saati değil, kendi içsel saatini takip etmiş pek çok kişi var. Hatta onlardan bazıları -tırnak içinde söylüyorum- geç de olsa başarı kazanabilmişler.
Tabi bu kişilerin hikayeleri genelde “geç gelen başarı örnekleri” olarak anlatılıyor pek çok yerde. Fakat bu hikayelere yalnızca bu açıdan bakmak pek doğru değil bence. Çünkü çoğu, başarıyı hedeflemedi bile muhtemelen. Geç diye düşünmeden adım attılar ve tutkularının peşinden gitme cesareti gösterebildiler sadece. Dolayısıyla bu hikayelere “geç de olsa başarılı olmak mümkün” yerine “insan istediği pek çok şeyi, her yaşta yapabilir” perspektifinden yaklaşmak daha doğru bence.
E madem bu kadar konuştuk, o zaman gelin bu kişilerden birinin hikayesine yakından bakalım birlikte.
1960ların başında yazdığı bir yemek kitabı ve yaptığı televizyon programyla adeta devrim yaratan birinden bahsedeceğim size. Amerikalılar’a Fransız mutfağını tanıttığı, farklı malzemeleri ve pişirme tekniklerini öğreterek onları yalnızca donmuş ya da konserve gıdaları tüketme kültüründen kurtardığı söylenir hep kendisinin.
Kimden bahsettiğimi anlayanlar olmuştur belki. Ünlü Şef Julia Child’dan bahsediyorum. Onun hayat hikayesinden uyarlanan, kendisini de Meryl Streep’in canlandırdığı çok sevilen bir film de var hatta; Julie & Julia. İzlemeyenlere öneririm, oldukça keyifli ve iyi hissettiren bir filmdir. Neyse, dağıtmadan konumuza dönelim.
Çalışma hayatına reklamcı olarak başlayan Julia, buradan kovulunca oldukça ilginç bir işe başlamış.
II. Dünya savaşı sırasında gönüllü istihbarat elemanı olmuş kendisi. Fakat görevine bir süre devam ettikten sonra ayrılmak zorunda kalmış. Çünkü o sırada tanıştığı eşi Paul Child’ın işinden dolayı 1948’de Fransa’ya taşınmaları gerekmiş.
Kimseyi tanımadığı, dilini bile bilmediği bir ülkeye gitmek birçokları için hayatın sonu olabilecekken, tam tersine, Julia Child için hayat bundan sonra başlamış. Çünkü kendisi asıl tutkusunu burada, 36 yaşından sonra keşfetmiş…
Julia Fransa’nın en önemli yemek okullarından Le Cordon Bleu’ya kaydolsa da hem yaşı hem de cinsiyeti gereği çok hoş karşılanmamış burada. Zira o dönemlerde kadınların profesyonel olarak yemek yapması pek alışıldık bir şey değildi malumunuz.
Ama Julia tüm zorluklara göğüs gererek okulunu bitirmeyi başarmış. Hemen ardından Paris’te tanıştığı iki kadınla birlikte kitap çalışmalarına başlamış kendisi. 10 yıl süren bir yazım süreci ve yayınevleri tarafından defalarca kez reddedilme deneyiminden sonra, nihayet 49 yaşında, ilk kitabı Mastering the Art of French Cooking’i çıkarmayı başarmış Julia Child. İşte bu kitap ve hemen arkasından gelen, yani 50 yaşındayken yapmaya başladığı, The French Chef isimli televizyon programıyla Amerika’da büyük bir üne kavuşmuş kendisi.
Julia Child her insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinde kendi içsel saatinin; yani kişilik yapısının, çevresel etmenlerin ve yaşam koşullarına ne kadar önemli olduğunu gösteren bir örnek bence. Ama yetmedi diyorsanız gelin eli biraz daha arttıralım.
Şimdi size bir ressamdan bahsetmek istiyorum. İsmi Anna Mary Robertson Moses. 1860’da bir çiftlikte doğmuş, burada çalışarak büyümüş ve genç yaşında evlenip 5 çocuk sahibi olmuş kendisi. Kocasını erken yaşta kaybedince de ömrünü çocuklarına adamış. Çiftlik işleriyle uğraşan Moses çok yaratıcı biri olarak bilinirmiş.
Eviyle uğraşmayı, eşyalarını süslemeyi çok sever; nakış işlemeye, ipliklerle resimler yapıp sevdiklerine hediye etmeye de bayılırmış hatta. Fakat bir gün maalesef bunları yapamaz olmuş kendisi. Zira 78 yaşına gelen Anna Mary’nin eklemlerinde artrit adı verilen bir hastalık başladığından iğneyi tutamaz olmuş.
Evet hikaye burada bitmiş gibi duruyor ama sizin de anladığınız üzere, bitmek şöyle dursun, yeni başlıyor.
Anna Mary iğne tutamamaya başlayınca kardeşinin önerisi üzerine resim yapmaya başlamış çünkü. Tabii yine hobi olarak. Bazı tablolarını evine asıyor, bazılarını da hediye ediyormuş Moses. Hatta mahallesindeki bir eczaneye hediye ettiği bir resmini çok seven dükkan sahibi onu vitrine bile koymuş. Ve işte tam da bu olay Mary Anne’in hayatını değiştirmiş.
New Yorklu bir sanat koleksiyoncusu bu tabloyu eczanede tesadüfen görmüş ve adeta büyülenmiş.
Hemen Anna Mary’yle iletişime geçen adam, onun diğer tablolarını da görmek istemiş. Sonrasında bu koleksiyoncunun yardım ve desteğiyle; 79 yaşında bir kadın olan Anna Mary Moses’un 3 tablosu New York Modern Sanat Müzesinde sergilenmeye hak kazanmış!
Bu önemli başarısından sonra tanınır hale gelen, eserleri çeşitli sergilere katılan ve satılmaya başlayan Mary Anne Moses’a bir eleştirmen tarafından takılan “Grandma Moses” lakabı da herkes tarafından benimsenmiş ve hatta hala da öyle anılıyor kendisi. Bu arada Anne Mary Moses, 101 yaşında hayata veda etmiş ve o güne kadar da resim yapmayı bir an bile bırakmamış arkadaşlar.
Bundan sonra ‘bir şeylere geç kaldığınızı’ ya da ‘artık sizden geçtiğini’ falan düşünürken yakalarsanız kendinizi, aklınıza kimleri getirmeniz gerektiğini biliyorsunuz. Julia Child’tan da Grandma Moses’dan da öğreneceğimiz çok şey var bence.
Aşkın yaşı yoktur. Yasal gereklilikleri sağlayan herkes istediği zaman evlenebilir. Yaşlıların hobi edinmesi, enstrüman çalması ya da dans etmesi saçma değildir. Yalnızca arkadaşlarımız seyahat ediyor diye seyahate çıkmak ya da ‘o kadar okuduk’ diye düşünerek hayatımızın sonuna kadar nefret ettiğimiz bir işi yapmak zorunda değiliz.
Herkesin zamanlaması farklıdır arkadaşlar. Ki zaten hiçbirimiz doğrusal bir şekilde, aynı yollardan geçerek yaşamıyoruz bu hayatı. Herkesin kendi yolu ve kendine göre bir hızı var. Ve bu yolların hiçbiri öyle dümdüz gitmiyor. Bazen tökezliyor, bazen düşüp kalkıyoruz. Bazen yol kenarında oturup mola veriyor, bazen yan yollara sapıp kayboluyoruz. Ama sonra rotamızı tekrar oluşturup yolumuza devam ediyoruz. Önemli olan en kısa zamanda ya da belli bir sürede hedefe ulaşabilmek değil. Önemli olan ne zaman olursa olsun yola çıkma cesaretini gösterebilmek. Ve tabi oraya gelene kadar geçirdiğimiz zamanı, kayıp olarak görmeden bize kazandırdıklarının farkında olabilmek…
Kim bilir, belki de sürekli arayıp durduğumuz o mutluluk ve tatmin duygusu; bu adımı atabilmekten ve kimseyle yarışmadan, kendi hızımızda, tempomuzda, keyif alarak yolumuzu yürüyebilmekten geçiyordur. Ne dersiniz?
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (8)
- How to Shake off the Feeling that You’re Late In Life
- ...Late Bloomers
- Geç Kalmışlık Hissi - Neverfap Akademi
- Why Do Adults Adhere to a Social Clock? - Jessup University
- Kendimizi Neden Başkalarıyla Kıyaslarız? Sosyal Karşılaştırma Teorisi | Hiwell
- Sosyal Karşılaştırma Teorisi
- Julia Child - Husband, Cookbooks & Facts
- Grandma Moses