Şanslı Olmak Nasıl Bir His?
Bu bölümü dinliyor olmanız, aslında düşündüğünüzden çok daha karmaşık bir tesadüfler zincirinin sonucu… Kontrolümüz dışında gelişen pek çok unsur bir araya gelip hayatımızın gidişatını oluşturuyor. Bu anlamda şansın gerçekten de kritik olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bazı insanlar şanslı olduklarına inanırken bazıları da her ne yaparlarsa yapsınlar kötü şanslarının dönmediğini düşünürler. Bunun bilimsel bir dayanağı var mı, ya da daha şanslı olmak mümkün mü? 111 Hz'in bu bölümünde, şanslı insanların ortak özelliklerini konuşuyoruz.
Arkadaşlar, merhaba! Ne kadar güzel bir gün öyle değil mi? Gökyüzü aydınlık, etraf mis gibi çiçek kokuyor, suyun dinlendirici sesi… Huzurla doldum resmen! Eee şunun şurasında yaza ne kaldı? Havalar ısınmaya başlayınca ben de dinlenmek, deşarj olmak için bu günü kendime ayırdım. Bence iyi de etmişim… Doğa, manzara, dinginlik!
Ne oluyor ya? Yine mi bu dev martılar?
Yeter ama artık, burada da mı buldunuz beni? Kaç bölüm sizi çektim, sabrettim ama bu kadarı fazla! Tam kurtuldum san-
Hayır, hayır, gidin başımdan! Gidin!
Ohhh, gittiler sonunda… Şurada keyifle bir kafa dinleyecektim yahu! Neyse… Keyfimi hiçbir şey kaçıramaz. Ağaç yapraklarının rüzgarla dansı-
Cık cık cık… Arkadaşlar, soruyorum size şans bunun neresinde? Güya huzurlu bir gün geçirecektim ama her şey rezil oldu! Resmen insanlara teselli olsun diye söyleniyor bu da uğurlu gelir falan diye… Birden şans yüzüme güldü, kuş geldi beni buldu yani kocaman parkta… (sarkastik) Başına talih kuşu kondu denir ya, o misal. Neyse… Belki de ben büyütüyorum… Belki de benim yerimde başkası olsa şimdi bunu bir şans olarak görüp mutlu mesut dilek tutardı. Ama şans böyle bir şey olamaz. Sahi, şans ne ki esasında? Biz şanslı olmayı nasıl yorumluyoruz, veya neleri uğur ya da uğursuzluk olarak görüyoruz? Evet, dinlenme günüm de zaten çoktan son bulduğuna göre bu sorunun peşinden gitmekte hiçbir mahzur görmüyorum. O zaman ben saçlarımı iyice bir temizleyeyim, sonra sizinle stüdyoda buluşalım.
Bu bölümü dinliyor olmanız, aslında düşündüğünüzden çok daha karmaşık bir tesadüfler zincirinin sonucu… Dünyaya gelmeniz için anne ve babanızın tanışması gerekiyordu. Belki aynı okula gitmeleri, bir vapur seferinde denk gelmeleri ya da o gün aynı sokaktan geçmeleri... O karşılaşma bir şekilde gerçekleşti. Sonra bu dili konuşuyor olmanız, internetin ortaya çıkması, podcast formatının oluşması, sizin yıllar içerisinde bir podcast dinleyicisine dönüşmeniz veya dinlediğiniz ilk podcast’in, şansa bakın ki tam da şansı konu alan bu bölüm olması… Belki algoritma karşınıza çıkardı, belki bir kelime gözünüze çarptı ya da eliniz yanlışlıkla değdi. Sonuçta buradasınız.
Aynı şekilde benim de dünyaya gelmeme vesile olan olaylar zinciri, içerik üretmeye ve podcast yapmaya karar vermem; bu bölüme ilham olacak bir kitap okumam ya da film izlemem, üstüne bugüne kadarki tüm teknolojik gelişmelerin sesimi kaydetip sizlerle paylaşmama izin vermesi… Bu bahsettiklerim bile aslında iç içe geçmiş tesadüfi olayların çok kısa bir özeti yalnızca… Böyle düşündüğümüzde, şansın hayatımızdaki büyük önemi nasıl inkar edilebilir ki? Evet, kafamızda bir hedef belirliyor ve adımlar atıyoruz; ama önümüzdeki yolu oluşturan unsurların pek çoğu bizden habersizce, bizim kontrolümüz dışında gelişti, gelişmeye de devam ediyor. Geleceğe dair plan ve hedeflerimizin bile ne oranda bizim dışımızda, tamamen rastgele faktörler tarafından şekillendirilmiş olabileceğini hiç düşündünüz mü?
Ne var ki şans, günlük yaşamda sık kullanılan bir kelime olsa da kimi zaman göz ardı edilebiliyor. Yani şanslı veya şanssız olayların başımıza gelebileceğini kabul ediyoruz, ama varlığımız ve eylemlerimiz noktasında şans faktörünün ne denli büyük yer kapladığını ya gözden kaçırıyor ya da bunu geri planda tutmak istiyoruz. Bunun da bazı sosyal ve psikolojik sebepleri var elbette…
İlk olarak eskiye göre bireyselliğin ön plana çıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle de kader birliği ve kolektif başarılardan çok meritokrasinin öncelendiği Batı kültürlerinde… Harvard Business Review meritokrasiyi; yönetim gücünün kişilerin yeteneklerine, yani liyakate dayandığı yönetim biçimi olarak ifade etmiş. Her ne kadar ideal görünen bir sistem olsa da; başarı ve donanımın kimi zaman bireysel faktörlerin dışında, bizi içine alan daha geniş çaplı sistemlerin bir sonucu olduğu gerçeğiyle yüzleşmeyebiliyoruz. İçinde bulunduğumuz ülkenin, şehrin, topluluğun, ailenin imkanlarının hayatta çizdiğimiz yola olan etkisi daha küçük görülüp başarı ve başarısızlık tamamen bireyin yeterlilik düzeyine atfedilebiliyor. Bu durumun psikolojik açıklamasıysa Harvard Üniversitesi profesörü Dr. Ellen Langer’ın ortaya attığı “the illusion of control” yani “kontrol yanılsaması” terimiyle yapılabilir.
“Kontrol yanılsaması”, aslında bir bilişsel önyargı. Şöyle ki biz insanlar, olaylar üzerinde gerçektekine göre daha büyük bir kontrole sahip olduğumuzu sanabiliyoruz. Yani bir şey tamamen şans eseri gerçekleşmiş olsa dahi, bunda bir şekilde etkimiz olduğunu düşünüyoruz. Bunun sebebi, kendimizi rasyonel kararlar alan; elindeki verilere göre seçim yapan bireyler olarak görmemiz. Böylece, hayatın bilinmezliğine karşı kendimizi hem daha önemli hem de daha güvende hissediyoruz. Örneğin tamamen şansa dayalı bir oyunda rakibimize göre daha yetenekli olduğumuzu varsayıyoruz; ya da totemler yaparak uğursuzlukları def etmeyi umuyoruz. Çünkü kontrolde olma hissine ihtiyacımız var. Aynı zamanda beynimiz, bağlantılar kurmak için sanki hazırda bekliyor. Birbirleriyle alakasız gibi görünen durumları bile ilişkilendirip bir sebep-sonuç ilişkisi yaratabiliyoruz. Bir sınav öncesi simit yediysek ve iyi sonuç aldıysak bundan sonraki sınavlardan önce de simit yemeye başlıyoruz mesela… Sınavdan iyi sonuç almamızı sağlayan simit yeme eylememizmiş gibi… Bu da bize çalışmanın yanında bir güç daha kazandırıyor. Artık şans da bizim yanımızda.
Bu kontrol arzusunun izlerini, aslında şansla ilgili bugün bile sürdürülen pek çok gelenekte bulmamız mümkün. Bunlardan bazıları iyi şansı çekmek için uygulanırken bazıları da kötü şansı uzaklaştırmak için yapılıyor. Fil, dört yapraklı yonca, at nalı gibi imgelerin, farklı kültürlerden gelmelerine rağmen kolektif olarak uğur getirdiklerine inanılıyor örneğin. Merdiven altından geçmemek, kara kedi görünce yolunu değiştirmek, nazar boncuğu takmak, yıldız kayınca dilek tutmak, yılbaşında nar patlatmak, ayna kırılınca 7 yıl uğursuzluk getireceğine inanmak… Hepsinin temelinde çeşitli eşyalar ve eylemler aracılığıyla şansı kontrol etmek var esasında.
Peki o zaman şansın gerçekten var olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa bu sadece bakış açısı ve olaylar arasında ilişki kurmakla mı alakalı? Bir insanı diğerinden daha şanslı kılan nedir sahiden?
Şimdi sizinle 1945’in sıcak bir Ağustos gününe gidelim.
Tsutomu Yamaguchi, petrol tankerleri çizen bir teknik ressam olarak çalıştığı Mitsubishi Ağır Sanayi şirketi tarafından Japonya’nın Hiroshima şehrine gönderilmişti. Normal şartlarda uzun sürmesi beklenen bu seyahat, oldukça ani ve acı bir şekilde yarıda kesildi. Little Boy isimli atom bombası, 6 Ağustos’ta şehre atılmış ve Yamaguchi’ye 3 kilometreden daha yakın olan bir mesafede patlamıştı.
Yamaguchi’nin bulunduğu bölgedeki herkes anında ölürken o; sadece yanıklar, kulak zarı yırtılması ve geçici körlükle kurtulmayı başarmıştı. Durumu pek iyi olmasa da memleketi Nagazaki’ye dönmüş, hatta 9 Ağustos’ta işine tekrar başlamıştı. Patronu, onun bu felaketi atlatmış olmasına inanamıyor; hatta hikayesini çılgınca buluyordu fakat o tam da başına gelenleri anlatırken bir şey oldu.
Oda, gözleri kör eden bir ışıkla dolduğu sırada, Fat Man isimli ikinci atom bombası, bu sefer Nagazaki’ye atılmıştı. İnanması güç ama, Yamaguchi bu patlamadan da sağ çıktı arkadaşlar; ve her iki hikayeyi de anlatacak uzuun bir zamanı oldu. Zira kendisi 2010’da, tam 93 yaşındayken öldü. Peki bu durumda Yamaguchi şanslı mı yoksa şanssız biri mi sizce? Bu kişi, Dünya tarihinin en büyük trajedilerinden birine bir değil iki kez yakalanıyor. Kimileri bunun başlı başına şanssız bir durum olduğunu düşünebilir. Fakat her ikisinde de hayatta kalabilmesi bir yandan oldukça şanslı olduğunu da göstermez mi? Yoksa bu, tamamen nereden baktığımıza mı bağlı? Dolayısıyla şans aslında soyut, hatta hayali bir konsept mi?
Bu soru üzerine kişilik özelliklerimizin şansa dair perspektifimizi nasıl belirlediğine dair bir araştırma yapılmış. Bloomsburg University profesörü Steven Hales, ve psikolog Jeniffer Johnson, yaptıkları deneyde iyimser ve kötümser bireylerin Yamaguchi’ninkine benzer olayları nasıl değerlendirdiğini incelemişler. Katılımcıların öncelikle iyimserlik ve kötümserlik spektrumunda nereye düştükleri belirlenmiş; daha sonra da böyle arada kalan durumları yorumlamaları istenmiş. Sonuçlar, iyimserlik oranı ve olayları şansa yorma arasında önemli ölçüde pozitif korelasyon olduğunu göstermiş arkadaşlar. Yani karamsarlığa yatkın biriyseniz, başkalarının başına gelen olayları da uğursuz olarak görmeniz daha kolay. Burada farkı yaratan esas faktörün, iyi ve kötü olaylara verdiğimiz önem olduğunu da söylüyor araştırmacılar… Onlara göre iyimser insanlar, bir olaydaki şanslı unsurların, şanssız unsurlardan daha ağır bastığını düşünüyor. Yaşanan kötü bir olayın içindeki iyilikleri görmeye, hatta bu iyiliklere büyüteç tutmaya programlılar sanki… Yanı başınızda atom bombası patlaması, hayatta kalmış olmanızın yanında daha önemsiz kalıyor örneğin…
Ne var ki burada dışsal bir faktör daha var, o da kelimelendirme.
Amerikalı Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman, yaptığı bir araştırmada akciğer kanserini tedavi eden doktorlarla konuşuyor ve onlara iki farklı tedavi türüyle ilgili istatistik verileri sunuyor: ameliyat ya da radyoterapi. Ameliyat, kısa sürede daha fazla risk barındırsa da uzun vadede daha yüksek hayatta kalma şansı sağlıyor. Doktorların yarısına bu bilgi şöyle sunuluyor:
İlk bir ay hayatta kalma şansı %90.
Diğer yarısıysa şu cümleyi duyuyor:
İlk bir ay %10’luk bir ölüm riski var.
Hayatta kalma şansının vurgulandığı veriyi alan doktorlar ameliyat opsiyonuna yönelirken ölüm oranının vurgulandığı doktorlar radyoterapi opsiyonunu tercih emiş. Aslında gördüğünüz gibi her iki seçenek de aynı arkadaşlar, sadece sunuluş şekilleri farklı. Yani sadece mizacımız değil, içinde bulunduğumuz çevre veya bize sunulan bilginin de iyimser olup olmaması, duruma bakış açımızı etkiliyor. Bu da yine, şansın aslında hayali bir konsept olup olmadığı noktasında düşündürücü… Üzerimizde etkisi olduğunu hissettiğimiz, ama gözümüzle göremediğimiz bir şey… Sihir gibi yani…
Şimdi tam da sihir demişken, size göstermek istediğim bir şey var aslında... Şansı artırmak mümkündür belki de ha, ne dersiniz? Daha önce hiç gitmediğimiz bir yere seyahat edeceğiz. Ama önce oraya giden treni yakalamak için şu “9 üç çeyrek” denen peronu bulmam gerekiyor. Biraz işimiz var yani… Ben şu gizemli peronu bulmaya çalışırken biraz ara verelim o halde, dönüşte sizi büyülü bir şatoda karşılayacağım.
Arkadaşlar gelin gelin, buradayım. Şu anda Hogwarts’ın karanlık mı karanlık olan iksir sınıfındayız. Evet, büyülü şato diye bahsettiğim yer burasıydı tabii ki… Açıkçası treni yakalamak biraz yorucu olsa da sonunda bu odayı bulmak tüm zahmete değdi. Şu anda burada kimse yok ve önümüzde her ihtiyaca uygun çeşit çeşit iksirler var. Daha uzun vaktimiz olsa biraz deneysel takılabilirdik ama ben aslında tek bir iksir için buradayım. Yapımı çok zor olan, bu nedenle de oldukça nadir bulunan bir iksir. Eh, böyle nadir bir şeyi ortalıkta bırakacak değillerdi elbette. Bakalım neredeymiş…
Buralarda bir yerde olması gerekiyor, bulmak üzereyim… Eminim… Aha! İşte karşınızda, Felix Felicis… Bir başka adıyla, sıvı şans. Harry Potter evreninde bu iksir sayesinde şansınız katlanıyor ve girişimlerinizin hepsi güzel sonuç veriyor. Acaba biraz kullansak mı? Sadece bir iki damla… Belki de-
Gördünüz mü, son saniye kaçırdık elimizden iksiri.. Neyse stüdyoya dönelim bari…
Felix Felicis’i deneyebilmiş olsak, gerçek etkisini de görebilirdik ama sevgili Harry Potter, aslında farkında olmadan bize kritik bir bilgi vermiş oldu. İksiri takım arkadaşına gerçekten vermeyecek, sadece vermiş gibi yapacak. Çünkü performansının kötü oluşunu arkadaşının şanssızlığına değil, onun kafasında yarattığı engellere bağlıyor. Yani günün sonunda önemli olan, şanslı biri olmaktan çok şansın bizim yanımızda olduğunu düşünmek mi acaba? Ya da şanslı kişiler tam da böyle düşündükleri için mi şanslılar?
Birleşik Krallık’taki Hertfordshire University’de deneysel psikolog olarak profesörlük yapan Richard Wiseman de bunu merak etmiş olacak ki, şanslı ve şanssız insanların zihin yapısının birbirinden farklı olup olmadığını test etmek için kapsamlı bir araştırma başlatmış.
2003’te yayınlanan “The Luck Factor” isimli kitabında, ki şans kavramını psikolojik bir pencereden inceleyen ilk kitapmış kendisi, ilginç bir deneye yer veriyor Wiseman. Hipotezi de şöyle:
Şansımızı belirleyen, düşüncelerimiz ve davranışlarımızdır.
Bu görüşünü test etmek için farklı bir yöntem deniyor. Öncelikle ekibi, gazete ve dergilere bir ilan veriyor ve şans üzerine yapılacak çarpıcı bir çalışma için katılımcılar aradıklarını söylüyorlar. Spesifik bir not da ekleniyor. Katılımcılar, kendilerini ya çok şanssız ya da çok şanslı olarak gören insanlardan oluşmalı… Haftalar içerisinde bambaşka özelliklere sahip 400 kişi buluyor Dr. Wiseman ve deneyler zinciri başlıyor. Bunlardan birini anlatmak istiyorum şimdi…
Kendilerini şanslı olarak gören ve şanssız olarak gören kişilerden oluşan iki ayrı gruba bir gazete veriliyor ve içindeki resimleri saymaları isteniyor.
Şanssız grubun fotoğrafları sayması ortalama 2 dakika sürerken şanslı grubun ortalamasıysa sadece birkaç saniye… Peki ne olmuş olabilir arkadaşlar? Bu farkın sebebi ne? İşte burada deneyin kritik faktörü devreye giriyor; çünkü ikinci sayfada kocaman bold harflerle şu cümle yazıyor:
Saymayı bırakın, bu gazetede 43 resim var.
Sonra ortalarda farklı bir mesaj daha çıkıyor. O da şu:
Saymayı bırakın, deneyi yapan görevliye bu yazıyı gördüğünüzü söyleyin ve 250 dolar kazanın.
Kendilerini şanslı olarak gören kişiler, bu yazıları görerek ya saymayı bırakmış ve direkt sonucu söylemiş; ya da vaadedilen parayı kazanmışlar. Kendilerini şanssız olarak gören katılımcılarsa ya bu yazıları kaçırmış, ya da görmelerine rağmen güvenmedikleri için durmamışlar.
Her iki grup da eşit fırsatlara sahip olmalarına rağmen sadece şanslı olduklarını düşünenler bunları fark edip ona göre eyleme geçiyor. Dr. Wiseman, çalışmalarının sonucunda şanslı insanlar arasında birtakım ortak özellikler olduğunu da gözlemliyor: yeni deneyimlere açık olmak, başına pozitif şeylerin geleceğine inanmak ve negatif durumlara karşı direnç göstermek. Bu kişiler, bildikleri yerlere giderken bile yeni rotalar deniyor; yeni ve farklı insanlarla tanışıp iletişim kurmak için gayret gösteriyor ve sezgilerine güveniyorlar. Bir fikri hayata geçirmek istediklerinde, ya da bir hayal kurduklarında bunun gerçekten işe yarayabileceğine dair samimi bir inanç barındırıyorlar içlerinde. Yeni fikirler üretmekten çekinmedikleri, çevrelerini ve opsiyonlarını geniş tuttukları için de bu fikirlerin tutma olasılığını artırmış oluyorlar.
Wiseman’in deneyinde, kendilerini şanssız kabul eden bazı kişilerin, gazetedeki resimleri görseler bile güvenemedikleri için dikkate almadıklarından bahsetmiştim. Güvenmek zor şey öyle değil mi? Koşullara, insanlara ve en önemlisi de kendine… Buradan şansın aslında bir çeşit riskli girişim olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü günün sonunda yeni yöntemler denemek, iç sesinizi dinlemek ve pozitif olmak işe yaramayabilir de… Hayallerinizin gerçekleşeceğinin bir garantisi yok; fakat şanslı olduğunu düşünen insanlar bunu biliyor ve bununla barışıklar. Sonuçtan bağımsız, denemenin ve eforun gücüne inanıyorlar. Risk almaya daha yatkınlar ve belki de var olan riskleri bile diğer kişilere oranla daha küçük görebiliyorlar. Çünkü oyunu kazanmak için önce oyunda olmak gerekiyor. Bölümün başında da bahsettiğim gibi, bizden habersizce gelişen ve üzerinde hiçbir kontrolümüzün bulunmadığı olaylar hayatımızı etkiliyor; hatta kimi zaman dönüm noktası oluyorlar. Bu da, insanın gerçekten karar alma pozisyonunda olup olmadığını; hatta eylemleri üzerindeki ahlaki sorumluluğunu dahi sorgulatıyor. Felsefenin önemli ve tartışmalı sorularından biri bu. Ama yapılan tüm bu çalışmalar, kontrolümüzde olan faktörler de olduğunu gösteriyor bize… Şans, aslında doğru anı beklemekten çok karşılaşılan bu anlara alan yaratmak, fırsatlara hazır olmakla ilgili. Ünlü tenisçi Serena Williams, bunu çok güzel ifade etmiş:
Başarımın şansla bir alakası yok, çünkü tenis kortunda çok uzun, hatta sonsuz saatler boyunca sadece bir kez gelecek o an için çalıştım; ne zaman geleceğini bilmesem de…
Bilimde bazen yanlışlar, mutlu küçük kazalara dönebiliyor. Bundan Hatalardan Doğan Keşifler bölümünde de bahsetmiştik. Evet, hataların bu buluşları mümkün kılması bir şans olarak değerlendirilebilir; ama bilim insanı faktörünü de gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu kazalardan anlam çıkarabilmek için belirli bir deha ve yıllara yayılan bilimsel çalışmalar, adanmışlık lazım. Günün sonunda uğur, talih, şans ya da fırsat - adına her ne dersek diyelim - onları görmeye ve kullanmaya hazır kişilerde yeşeriyor.
Sabahtan akşama kadar her dakikanızın belirli olduğu bir gün düşünün. Doğumdan ölüme kadar yaşayacağınız her şeyin size bildirildiği bir hayat… Belki hiçbir risk olmamasının huzurunu yaşardık evet ama bu; renklerden yoksun, sıkıcı bir varoluş olurdu. Asıl o zaman eylemlerimiz ve irademizin hiçbir önemi kalmazdı. Şans faktörü, yaşamı tüm çılgınlığıyla denemek ve tek bir sonuca takılıp kalmamakta bizi özgürleştirirken; hayatı oynanıp bitirilmesi gereken monoton bir senaryo olmaktan da çıkarıyor. Her an her şeyin olabileceğini bilmek; hayatın mutlu anlarının değerini görüp kötü günlerin de geçici olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Keşfetmenin heyecanını ve yarına duyulan merakı her yaşta hissedebiliyoruz. Hayattaki rastlantısallığı kabul ettiğimizde, empati duygumuz gelişiyor aslında… Herkesin aynı imkanlara sahip olmadığını ve bu durumun her zaman bireysel sebeplerden kaynaklanmadığını görüyor; bununla ilgili proaktif bir tutum sergileyebiliyoruz. İnsanların daha iyi şartlarda yaşayabilmesi için alınan kararları destekliyor, hatta buna öncülük ediyoruz. Ya da tek bir eylemimizin, başkasına ihtiyacı olan şansı yaratabileceğini anlıyoruz mesela… Hayatımızda bizim için şans olmuş kişileri, karşılaşmaları, konuşmaları ve deneyimleri fark etmek; kutlamak için daha fazla sebebimiz oluyor. Şanslı olmak, aslında bir hissiyat ve yaşam tarzı. O yüzden şans sizinle olsun demek yerine, şans sizsiniz diyerek bitirmeliyim bu bölümü belki de…
Bu arada, hala vakit varken şu Quidditch maçına da gideceğim galiba… Sonucu merak ediyorum gerçekten. Yeni bölümlerde de yollarımızın kesişmesi ümidiyle, kendinize iyi bakın!
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (36)
- study
- described
- two
- kinds
- Bernard Williams
- remorse
- The Science Of “Luck”
- **Investigations
- goal achievement
- researchers
- one study
- Richard Wiseman
- four principles
- meditating
- society’s most successful
- real
- fluke of where they live
- name and the month
- departments
- masculine-sounding
- Role of chance in scientific discoveries
- **luck**
- serendipity
- examples below
- Louis Pasteur
- heuristics
- control conditions
- The Science Of Luck: Why Luck Isn’t To Be Found, But Fostered
- Stanford study
- Research
- The Art & Science of Luck | The Curiosity Chronicle
- *The Luck Factor*
- How Luck and Chance Shape Your Life
- *The Random Factor: How Chance and Luck Profoundly Shape Our Lives and the World Around Us*
- The Science Of Luck: Can You Improve Your Odds? | Oxfordshire Guardian
- Moral Luck