
Neye Dikkat Ettiğine Dikkat Et
Nobel ödüllü ekonomist Herbert Simon, 1971 yılında, henüz internetin adı bile ortada yokken günümüzü çok güzel özetleyen bir kehanette bulunmuştu. Bilginin zenginliği, dikkatin yoksulluğunu yaratır.
Üç bin yıl önce, Akdeniz’in karanlık sularında bir gemi ilerliyordu…
Truva savaşı bittikten sonra vatanı İthaka’ya dönmeye çalışan Odysseus, tanrılar tarafından tam on sene boyunca denizlerde yolunu kaybetmiş bir şekilde dolaşmaya lanetlenmişti. Kaptanı olduğu geminin yelken açtığı boğazın kayalıklarında, büyüleyici şarkılarıyla geçen denizcileri ölüme sürükleyen Sirenlerin adası vardı.
Odysseus uyarılmıştı önceden Sirenler hakkında: o yüzden denizcilerin hepsi önceden kulaklarını balmumuyla tıkamıştı. Ama Odysseus çok meraklı bir adamdı. Ne olursa olsun o Sirenlerin cezbedici, ölümcül şarkısını duymak istiyordu. Kulaklarını açık bıraktı o yüzden, ama iradesiyle bu şarkıya karşı koyamayacağını biliyordu. Mürettebata onu halatlarla geminin yelken direğine bağlamalarını emretti. Ve “ne kadar yalvarırsam yalvarayım, iplerimi sakın çözmeyin” dedi.
Tayfa tabii Odysseus'un isteğini kabul ettiler.
Ardından da şarkıyı duydu Odysseus.
Bağırarak yalvardı Odysseus, serbest bırakılıp denize atlayabilmek için. Aklını yitirmişti, gözü Sirenlerden başka hiçbir şey göremiyordu. Ama kulakları tıkalı mürettebat, şarkıyı duymadıkları için, o baştan cıkarıcı Sirenlerin aslında sivri dişli, korkunç yaratıklar olduğunu görebiliyordu. Çözmediler Odysseus’u o yüzden, bağırabildiği kadar bağırsa bile. Ta ki gemi o kayalıkları geçip şarkı sislerin içine kaybolana kadar. Ve işte Odysseus, onu bağlayan o halatlar sayesinde hayatta kalmıştı.
Şimdi... Telefonumuzun 'bildirim' sesini düşünelim.
Ya da Instagram’daki o kırmızı baloncuğu, sonsuz kaydırabildiğimiz uygulamaların ekranlarını... Bunlar bizim modern çağımızın adeta Homeros destanlarından çıkan siren şarkıları.
Ve biz her gün o dikkat dağınıklığı kayalıklarına çarpmamak için irademizle savaşıyoruz.
Ama destandaki Odysseus bile bazı cazibelere karşı koymak için saf, anlık iradenin yetmediğini biliyordu. O yüzden kendini halatlarla bağlatmayı seçti. Peki, bizi bu dijital okyanusta hayatta tutacak o halatlar nerede?
O zaman başka bir soruyla daha devam edelim.
Instagram, Facebook, YouTube gibi mecralar nasıl para kazanıyor?
Belki bir kısmınız zaten biliyordur ama bakıldığında cebimizden tek kuruş çıkmıyor bu uygulamaları kullanırken. Yani eğer internete bağlanan ortalama bir cihazımız var ise bu devasa platformlara girmek için ilk önce hiçbir şey almamıza gerek yok.
Peki, bu değirmenin suyu nereden geliyor? Silikon Vadisi’ndeki o devasa kampüslerin, binlerce mühendisin… Okyanusların altından geçen veri kablolarının ve devasa sunucu çiftliklerinin milyarlarca dolarlık masrafını kim karşılıyor?
Cevap:
Siz.
Yani biz. Hepimiz.
Belki Google’ın eski tasarım etiği uzmanı Tristan Harris’in şu sözünü duymuşsunuzdur:
"Eğer bir ürüne para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz."
Güzel bir söz. Biraz yanıltıcı da. Biz nasıl bir ürün olabiliriz sizce? Kimse bizi alıp satmıyor nihayetinde ama… Aslında harcandığında yerine koyması imkansız olan tek şeyimiz alıp satılıyor.
Satılan şey; zamanımız arkadaşlar. Daha doğrusunu söylemek gerekirse: Dikkatimiz.
Ekran başında geçirdiğimiz her dakika, bir videodan diğerine, bir içerikten öbürüne kaydırırken geçen zaman... İşte bu uygulamaların sattığı şey tam olarak bu.
Teşbihte hata olmaz; değirmeni bizim dikkatimiz döndürüyor diyebiliriz.
Yine bilenleriniz vardır biliyorum; ekonominin en temelinde her zaman arz ve talep var diye anlatılır. Mesela altın ya da petrol gibi kaynaklar sınırlı ve az oldukları için değerliler. Ya da başka bir örnek verelim; bilgi. Eskiden bilgi çok daha değerli bir kaynaktı, çünkü bilgiye erişim çok zor ve sınırlıydı.
Bugün içinde bulunduğumuz dijital çağda ise bilgi eskiye göre çok değersiz. Her saniye internete milyonlarca video, fotoğraf, ve makale yükleniyor. Bugün sınırlı ve az olan şey bilginin kendisi değil. O bilgi selini tüketecek olan insanın odağı. Yani bu ekonomi bilgimizi kabaca yeniden formüle edelim; bilgiyi tüketecek olan insanın dikkati bugün değerli olan.
Nobel ödüllü ekonomist Herbert Simon, 1971 yılında, henüz internetin adı bile ortada yokken günümüzü çok güzel özetleyen bir kehanette bulunmuştu.
“Bilginin zenginliği, dikkatin yoksulluğunu yaratır.”
O zaman arkadaşlar bizi bizden alan ve karşılığında bize sonsuz bir "içerik şelalesi" sunan o devasa mekanizmayı anlayalım. Zihnimizin en değerlilerinden odağımızı, dikkatimizi nasıl geri kazanabiliriz?
Tabii şimdi arkadaşlar bu konuyu siz bilmiyorsunuz gibi anlatmam imkansız. Hepimiz bu bahsettiğimiz uygulamaların girdabında kendimizi gün aşırı buluyoruz biliyorum. Bu kaydırmayı bırakamadığınız bir akış da olabilir, durmadan mesaj kutunuzu kontrol etme isteği de… Yani bir şekilde biz farkında olmadan bile bizi içine çeken bir mekanizma var.
Hatta bu mekanizma, bize telefonu elimize neden aldığımızı bile unutturabiliyor. Parmaklarımız bizden bağımsız kararlar alabiliyor. Aslında kafanıza takılan bir şeyi kontrol etmek için telefonunuzu elinize almıştınız. Ama yarım saat sonra bir baktınız, konuyla hiç ilgisi olmayan bir videoyu izliyorsunuz.
Bir dakika ya! Kim yapıyor bunu?
İlk tepki olarak o anlarda irademizin zayıf olduğunu düşünüp kendimize kızabiliriz. Çok doğal. Şimdi ben de kızdım kendime ama hayıflanıp kendinize çok yüklenmeyin. Çünkü bu durum, "irade zayıflığı" meselesi değil. En azından sadece ondan kaynaklı değil.
Karşınızda, dünyanın en zeki mühendisleri tarafından, sırf siz o ekrana 5 dakika daha fazla bakın diye tasarlanmış....
Milyar dolarlık bir yapay zeka var!
Kendimizi ehlileştirmeye çalıştığımız rakibimiz bu zeka.
Az önce de söylediğim gibi, sınırlı olan değerli. Yani düşünün, günümüz sadece 24 saat. Uyku ve zorunlu bakım ve sorumluluklarımızı çıkardığınızda, geriye kendinize ve tabii ekranlara ayırabileceğiniz çok sınırlı bir zaman dilimi kalıyor. İşte bütün savaş, bu daracık zaman dilimini ele geçirmek için veriliyor. Kendimize ekransız mı zaman ayıracağız, yoksa ekranlı mı? Yoksa ikisine de biraz biraz mı?
Bu kişisel zaman vs. ekran savaşının ne kadar ciddi olduğunu anlamak için Netflix CEO’su Reed Hastings'in “en büyük rakibiniz ne” sorusuna verdiği cevabı hatırlayalım.
"Bizim en büyük rakibimiz... Uyku."
Dünyanın zamanı anlamlandırması işte buralara kadar geldi arkadaşlar. Aslında ne kadar garip değil mi? Bir şirket, sizin biyolojik bir ihtiyacınızı, dinlenmenizi, rüya görmenizi kendine rakip olarak görebiliyor. Ve doğru bir bakıma da... Uyuduğumuzda tüketim duruyor. Sayaç işlemiyor.
İşte Dikkat Ekonomisi de tam olarak bu. Sizin uyanık kaldığınız her saniyenin paraya dönüştürüldüğü ve dönüştürülmeye çalışıldığı devasa bir pazar yeri.
Peki mantığı bu, ya kendisi? Sistemin kendisi nasıl çalışıyor? Bizi ekrana kilitlemek için sadece ilgi çekici içeriklerle mi oluyor? İnsan psikolojisinin, beynimizin ödül mekanizmasının bir nevi "hacklenmesi" gerekmiyor mu?
Burada sahneye, 20. yüzyılın en önemli psikologlarından biri olan B.F. Skinner'ı davet edeceğim. Skinner, güvercinler ve fareler üzerinde yaptığı deneylerle ünlü. "Skinner Kutusu" adını verdiği bir düzenek kurmuş. Kutunun içinde bir tuş varmış. Fare bu tuşa bastığında, kutunun içine bir parça yemek düşüyormuş. Fare kısa sürede tuşa basınca yemek kazanacağını öğrenmiş.
Ama Skinner deneyi değiştirmiş bundan sonra. Fare tuşa bastığında her zaman yemek alamaz hale gelmiş. Bazen tuş ona hiç yemek vermiyormuş. Bazen küçük bir parça vermiş, bazen büyük bir parça. Yani ödülü belirsiz hale getirmiş Skinner. Sonuç ne olmuş biliyor musunuz? Fareler tam anlamıyla çıldırmış. Ödülün ne zaman geleceğini bilmedikleri için tuşa sürekli, takıntılı bir şekilde basmaya başlamışlar.
Buna psikolojide "Değişken Ödül" diyorlarmış arkadaşlar. Ve bu ödül sistemi fareleri durmadan tuşa bastıran o bağımlılığın temelini oluştuyor. Aa. Evet. Las Vegas'taki slot makineleri de aynı bu prensiple çalışıyor.
E bunu aynı telefonumuzda da yapabiliyoruz. Parmağınızla ekranı yukarıdan aşağıya doğru çekip bıraktığınızda ne oluyor? Küçük bir yükleme ikonu dönüyor..
Ve sonra karşımıza saliseler içinde çıkacak yeni bir içerik düşüyor. Bu içerik bizi güldürecek mi? Kızdıracak mı? Yoksa sıkıcı mı olacak? Bilmiyoruz. Belirsiz. İşte bu belirsizlik, beynimizde küçük bir dopamin kıvılcımı yaratıyor. "Acaba yeni ne var? Kim ne yapıyor? Kimler story’inizi beğendi? Önemli bir haber var mı?"
Silikon Vadisi tasarımcıları, buna "pull to refresh" diyorlar. Yani yenilemek için aşağı çek. Ve bu mekanizmayı tasarlarken kumar makinelerinden ilham aldıklarını açıkça söylüyorlar. Yani her gün, günde yüzlerce kez, cebimizdeki o minik kumar makinesinin kolunu çekiyoruz. Ve karşılığında zamanımızı, dikkatimizi kaybediyoruz.
Ama hikaye sadece bu kumarbaz tuzağı ile bitmiyor. Silikon Vadisi mühendisleri, sadece ödül mekanizmamızı değil, aynı zamanda "sonlanma" algımızı da hackledi. gin
Peki bu nasıl oldu? Artık bir şeyin sonu olduğunu kabullenemeyeceğimiz bir çağda mıyız? Bu soruya bakmadan önce dikkatimiz dağılmadan kısa bir mola verelim.
Size şimdi bakarken, ilginç bir deneyden bahsetmek istiyorum; Cornell Üniversitesi’nden Brian Wansink’in meşhur "Dipsiz Kase" deneyi.
Wansink, denekleri bir masaya oturtup onlara çorba ikram etmiş. Ancak masanın altındaki bir düzenekle denekler çorbayı içtikçe kaseyi alttan yavaş yavaş tekrar dolduruyormuş. Tabii gizlice. Sonuç çok şaşırtıcı. Normal kaseden içenlere kıyasla, dipsiz kaseden içenler %73 daha fazla çorba içmişler. Ama sorulduğunda, "Hayır, ben sadece bir kase çorba içtim" demişler.
Bir kaseye göre fazla çorba içtiklerini neden fark etmemiş olabilirler? Çünkü insan zihni arkadaşlar, durmak için görsel bir işarete ihtiyaç duyuyor. Kasemiz boşaldığında yemek bitiyor. Kitabın son sayfasına geldiğimizde okumamız bitiyor. Filmin sonunda jenerik aktığında da izlememiz bitiyor.
Ama kaydırmanın sonu yok. Sonsuz Kaydırma çağı!
Bu çağın teknolojisini icat eden mühendis Aza Raskin, yıllar sonra verdiği bir röportajda da şunu söylüyor: "İnsanlığa her gün 200.000 insan ömrü kadar zaman kaybettiren bir şey tasarladım. Ve pişmanım."
Yaani… Aslında o zaman parmağımızı her kaydırdığımızda, o çorba kasesi alttan dolmaya devam ediyor. Beynimiz "dur" işaretini hiç görmediği için de doymuş olsak bile tüketmeye devam ediyoruz.
Mesela şu an biriyle yazıştığınızı hayal edin. Karşı taraf bir şey yazarken ekranda beliren o "üç nokta" animasyonunu biliyorsunuz değil mi? O minik, dalgalanan baloncuklar... O animasyon orada tesadüfen durmuyor. O baloncuklar, bizde bir "beklenti gerilimi" yaratmak için çalışıyor. Gözümüzü ekrandan ayırmamamızı sağlıyor. Tıpkı karşınızdaki insan nefesini tutmuş konuşmaya başlayacakmış gibi hissediyorsunuz, ve ya meraktan ya nezaketen oradan ayrılamıyorsunuz. Uygulamalar aslında insan olmamıza dair narinliklerimizi kullanarak dikkatimizi alıyor.
Ve son olarak, belki de en güçlü sırları: Snapchat'teki "Streak" özelliğini veya Duolingo gibi dil öğrenme uygulamaları ile başlayan seri mantığını düşünün. Uygulama size diyor ki: "Bak, 100 gündür aralıksız buradasın. Bugün girmezsen, bütün bu emeğin, o 100 günlük zincirin hepsi çöp olacak." uyarıları.
Yani aslında insan psikolojisi, kazanmayı sevmekten çok, kaybetmekten kaçınır diyerek bazen uygulamayı sevdiğimiz için değil, sadece zinciri kırmamak için de orada olabiliriz.
İşte "Dikkat Ekonomisi"nin görünmez mimarisi bu.
Değişken ödüllerle bağımlı hale getirilen, sonsuz kaydırmayla durma işareti elinden alınan ve kaybetme korkusuyla zincire vurulan bir zihin...
Biz özgür irademizle "biraz kafa dağıtalım" dediğimizi sanırken, arka planda çalışan sistemler bizi her gün daha bağımlı hale getirmenin sistemi üzerinde çalışıyor. Çok şeytani bir şey diye anlatmıyorum. Farkında olalım diye sadece..
Hatta burada Cal Newport'un ortaya attığı bir kavramdan bahsedelim: "Deep Work". Türkçeye "Derin Çalışma" olarak çevirebiliriz.
Newport’a göre insan zihni, gerçek anlamda değerli, yaratıcı ve karmaşık bir şeyi ancak ve ancak "Derin Çalışma" modunda üretebiliyor. Yani dikkatiniz bölünmeden, zihinsel kapasitenizin sınırlarını zorlayarak, uzun süre tek bir konuya odaklandığınız andan bahsediyor. Bu dikkat anı ile ilgili epey çalışma var bu arada.
Ama bu derin çalışma dedikleri anı; yazarken, çizerken, belki müzikle uğraşırken, ya da abartalım çığır açacak bir algoritma yazarken, hatta bazen sadece hayatınızla ilgili bir karar verirken bu moda ihtiyacımız var. Odaklanmaya.
Peki Dikkat Ekonomisi ne istiyor anladığımız kadarıyla? Bu sistem doğası gereği derin çalışmanın en büyük düşmanı desek bile olur. O, beynimiz öyle zor bir şeyle uğraşıp yorulmasın istiyor. Sürekli gelen bildirimler, sekmeler arası geçişler, 15 saniyelik videolar, bitmeyen e-posta bültenleri reklamları...
Burada "Dikkat Tortusu" kavramını anlatmasak da olmaz. Profesör Sophie Leroy'un araştırmalarına göre; A görevinden B görevine geçtiğimizde, aklımızın bir kısmı hala A görevinde kalıyor. Yani biz Instagram'da 5 dakika gezindikten sonra işimize döndüğümüzde, beynimiz hemen dönemiyor. Aklımızın bir parçası, o "tortu", az önce gördüğümüz o videoda ya da okuduğumuz o yorumda asılı kalıyor. Yapılan araştırmalar, bölünen bir dikkatin tekrar tam kapasiteyle çalışmaya dönebilmesinin ortalama 23 dakika 15 saniye sürdüğünü gösteriyor.
Şimdi basit bir matematik kuralım. Eğer telefonunuza her 15 dakikada bir bakıyorsak…Bu neredense gün boyu tam kapasiteyle çalışamıyoruz demek anlamına geliyor.
Beynimiz neredeyse sürekli "başlangıç" aşamasında kalıp asla tamamen odaklanamıyor.
Peki tüm bu anlattıklarımızın sonucunda olan kaybımız sadece üretkenlik değil. Oraya bağlamayacağım. Daha da insani, daha da romantik bir şeyi kaybettiğimizi hatırlatacağım. Sıkılmayı unuttuk. Bunu 111 Hz podcastinin Bazen Sıkılmak İyidir bölümümüzde de işlemiştik.
Hiç sıkılıyor musunuz? Yoksa şöyle sorayım hep mi sıkılıyorsunuz?
Eskileri düşünün. İnternetin olmadığı, ekranların olmadığı o yılları. İnsanların yapacak hiçbir şeyinin olmadığı o uzun günler de insanlar ne yapardı? İnsanlar çalışırdı ve insanlar sıkılırdı arkadaşlar. Durum basit.
Peki sonra ne olurdu? O insanların beyni, o boşluğu doldurmak için çalışmaya başlardı. Hayal kurmaya başlardı. Oyunlar icat ederdi. Hikayeler uydururdu.
Isaac Newton, yerçekimi kanunlarını formüle ederken, bir elma ağacının altında "boş boş" oturuyordu. Eğer elinde bir akıllı telefon olsaydı ve kafasına elma düştüğünde TikTok izliyor olsaydı, muhtemelen yerçekimi kanununu bulamayacaktı. Sadece videoyu yukarı kaydırıp elmayı yiyecekti.
Ama bugün, sıkılmaya başladığımız o ilk anda elimiz adeta bir refleksle telefona gidiyor. Beynimize o boşlukta kalma, o boşluğu kendi hayal gücüyle doldurma fırsatını hiç vermiyoruz. Sürekli dışarıdan gelen bir uyarıcıyla beynimizi besliyoruz. Ve bu, bizi sadece "tüketici" yapıyor. Asla "üretici" olamıyoruz. Yani kendi düşüncelerimizi duyamayacak ve tam gözümüzün önünde olanı bile tam fark edemeyecek kadar gürültülü bir dünyada yaşıyoruz.
Hikayenin bir de toplumsal boyutu var elbette. Dikkat ekonomisinin bu karanlık yüzü, sadece bireysel odaklanmamızı çalmıyor; aynı zamanda toplum olarak nasıl hissettiğimizi, birbirimize nasıl davrandığımızı da manipüle ediyor.
Algoritmaların pek de "iyi" veya "kötü" diye bir filtresi yok gibi görünüyor. Onların ana bir amacı var. O da etkileşim almak. Sizi platformda daha uzun süre tutmak için neredeyse her yol mübahtır. Her şeye kapıları açık.
Peki, bir insanı ekranda en uzun süre tutan duygu sizce nedir?
Evrimsel biyolojimizi düşünürsek atalarımız, güzel bir çiçeğe bakmaktansa, çalıların arkasındaki yırtıcıya odaklanmak zorundaydı. Tehlike, her zaman daha fazla dikkat çeker. "Negatif", pozitiften daha yapışkandır.
Yapılan devasa veri analizleri, öfke, korku ve nefretin, mutluluktan çok daha fazla etkileşim aldığını gösteriyor. Sizi gülümseten, "ne güzelmiş" dediğiniz bir videoyu beğenip geçerken sizi kızdıran, değerlerinize saldıran, "bu kadar da olmaz be" dedirten bir habere... İşte ona yorum yaparsınız. Tepki vermek istersiniz. Onu paylaşırsınız. Hatta arkadaşınıza gönderip "Gördün mü ya rezilliği?" bile diyebilirsiniz. Bu sistem ya da artık kim olduğunu açıkladık algoritma bunu görür.
Bu yüzden sosyal medya akışınızda sürekli sizi kutuplaştıran, endişelendiren, "öteki" taraftan nefret etmenizi sağlayan içerikler önünüze düşüyor olabilir. Bu da beyninizin ilkel korku ve saldırganlık merkezini ele geçirip mantıklı düşünen ön lobunuzu devre dışı bırakabilir.
Evet tablo biraz karanlık görünüyor, farkındayım. Belki de içinizden, "Barış, sen YouTubersın, podcastersın. Ne demek istiyorsun? Telefonları atıp dağa mı çıkalım, mağaraya mı yerleşelim?" diye sinirlenebilirsiniz. Anlarım arkadaşlar.
Ama hayır, teknoloji düşmanı olmaktan bahsetmiyorum. Teknoloji muazzam bir araç. Hep konuşuyoruz ve hikayelerimizden hep teknolojinin peşinden gidiyoruz. Daha geçen bölümümüzde konuştuk; ilk dokuma tezgahı, çip sistemini oluşturuyor diye. Yani teknoloji yolunda insanlık mucizevi şeyler düşünebiliyor biliyorsunuz.
Ve bu çağda da insanlık tarihinin gördüğü en büyük kütüphane, en büyük iletişim ağı elimizin altında. Sorun teknolojinin kendisinde değil. Sorun, bizim onunla kurduğumuz ilişki biçiminde ve onu yöneten iş modelinde.
Çözüm önerilerinden biri yazar Cal Newport'un dediği gibi Dijital Minimalizm. Yani hayatımızdaki dijital gürültüyü kısıp, buna dikkat edip kendi sinyalimizi güçlendirmek.
Peki, bunu pratikte nasıl yapacağız? Bu devasa yapay zeka ordusuna karşı, tek başımıza nasıl direneceğiz? Odysseus'un hikayesine bir geri dönelim.
Odysseus, Sirenlerin çağrısına karşı koyacak iradesinin olmadığını biliyormuş. O yüzden baştan o şansı elinden almış. Kendini direğe bağlatarak, gemide kalmayı bir tür oldubittiye getirmiş yani. Denize atlayıp atlamamayı baştan bir karar olmaktan çıkarmış. Mürettebatına, önceden hazırlıklarına güvenmiş. .
İşte bizim de bu dijital okyanusta, modern sirenlerimize yani dikkat dağıtıcı unsurlara karşı, aklımız başımızdayken kuracağımız sistemlere ve alışkanlıklara ihtiyacımız var.
Amerika’nın çok sevilen ve başarılı podcastlerinden This American Life yapımının hem yaratıcısı hem yapımcılarından biri olan Ira Glass, bir röportajında hikaye anlatmak için hikayeyi nasıl bulabileceğinize dair şöyle bir öneri veriyor:
Gerçekten siz de bakalım neler yaptığınızı fark edeceksiniz?
Size şey gibi öneriler de verebilirim tabii; ayarlara girip ekranınızı siyah-beyaza, yani "Gri Tonlama" moduna aldığınızda çok ilginç bir deneyim oluyor. Denedim; gri bir Instagram'da gezmek hiç de keyifli değil. Amacı bu olanlara duyurulur.
Bir de size önerebileceğim son ama bir o kadar önemli öneri; sınırları çizmekle ilgili. Mesela "Yatak Odası Kuralı". Telefonunuzu yatak odanıza asla sokmayın diye öneriyorlar. Şarj aletinizi salonda bırakın. Şu an "Ama Barış, benim alarmım telefonda, uyanamam ki..." dediğinizi duyar gibiyim. Gidip, kendinize eski usul, pilli bir çalar saat almayı deneyebilirsiniz birkaç gün belki.
Ve son olarak... Biraz önce andık. Bu tavsiyeyi Sıkılmak bazen iyidir bölümünden de hatırlayabilirsiniz. Bırakın zihniniz o günün toz bulutunu indirsin. Gökyüzüne bakın, ağaçlara bakın ya da sadece boş bir duvara bakın. Sıkılın. Sıkılmaktan korkmayın. O sıkıntının içindeki yaratıcı gücü tekrar keşfedin. Çünkü sirenlerin şarkısını ancak kendi iç sesinizi duymaya başladığınızda bastırabilirsiniz.
Zaman, evrende geri dönüştürülemez tek kaynaktır. Paranızı kaybedersiniz, daha çok çalışır tekrar kazanırsınız. Eşyanızı kaybedersiniz, yenisini alırsınız. Sağlığınızı bile belli ölçüde geri kazanabilirsiniz. Ama şu an, tam şu saniye, bu cümleyi dinlerken geçen zamanı... Asla, hiçbir güç geri getiremeyecek.
O yüzden neye dikkat ettiğinize dikkat edip en kıymetli hazinenizi, onu gerçekten hak eden şeylere saklayın.