111 Hz ·Bölüm 170 ·10 Şubat 2025 ·28 dk ·2.577 kelime

Hayatınızın Kontrolü Sizde mi?

Hayattaki tercihlerinizin hepsini siz mi belirliyorsunuz? Kontrol tamamen sizde mi? Emin misiniz? Farkında olmasak da algoritmalar, topladıkları verilerimiz sayesinde karşımıza çıkan içerikleri, izlediğimiz videoları, hatta düşüncelerimizi ve davranışlarımızı bile şekillendiriyorlar. Peki ama tüm bu verilerimiz kimin elinde? Güvendeler mi, yoksa tekno-feodal lordların daha da güçlenip zenginleşmesine yardım mı ediyorlar? 111 Hz’in bu bölümünde, algoritmaların hayatımızı nasıl etkilediğini, verilerimizin nasıl kullanıldığını ve tekno-feodalizmi konuşuyoruz.

0:00

Oh... Günün bu anı... Televizyon karşısında, battaniyem yanımda… Çayımı da aldım.

Telefonum da burada olduğuna göre… Evet sanırım her şey tamam!

Bu arada selam arkadaşlar, nasılsınız? Dinlenme saatlerimde yakaladınız beni bu sefer. Tam ne izleyeceğimi seçecektim.

Bakalım bakalııım…

Bu olabilir sanki…

Aaa şu herkesin konuştuğu film de burada. Merak ediyordum aslında ama süre olarak pek uygun değil şu an….

Hmm bu listedekiler de sevdiğim tarzda filmlermiş amaaaaa...

Ama ben hep aynı şeyleri izlemekten sıkıldım galiba.

En iyisi kitap okuyayım ben bugün.

Hahaha! E resmen konuşuyor bu kedi ya!

Aa eski bir arkadaşımın doğum günüymüş.

Bu şarkı da her yerde bu aralar…

Ben de bu aralar pipetli termoslardan almayı düşünüyordum yalnız. Çok iyi denk geldi. Hemen favorilere göndereyim şunu.

Bir dakika ya… Ben bu telefonu niye elime almıştım? Bir şeye mi bakacaktım acaba?

Yok… Hatırlayamadım. Neyse gidip kitabımı alayım.

Ses: Dur, kapatma sakın!

Barış: Nerden geldi o ses?!

Ses: Uygulamayı kapatma Barış! Burada seveceğin çok şey var. Her şeyi senin için tasarlandı.

Barış: Bir uygulamayla konuşmadığım kalmıştı… Deliriyor muyum ben ya?

Ses: Sakin ol... Sadece senin iyi vakit geçirmen için burdayım. Yeter ki kapatma!

Barış: (kafası karışmıştır) Y-yok istemiyorum. Kitap okuyacağım...

Barış: (kararlı) İstemiyorum ya zorla mı!? Kitap okuyacağım dedim.

Ses: (emreder) Hayır! Burada kalmaya devam etmelisin! Kaydır, beğen, yorum yap, paylaş! Buna ihtiyacım var!

Barış: (tedirgin) S-seeen kimsin ki?

Ses: Ben mi? (dalga geçer modda) Aaa beni tanımıyor musun? Hayatını yönlendirenlerden biriyim oysa… Biricik algoritmana merhaba de Barış!

Az önce ne yaşadım ben ya?.. Hayatını yönlendiren dedi, algoritma dedi… Nasıl? Ne demek ki bu? Tamam, algoritmaların önemli olduklarını ben de kabul ediyorum. Ama hayatımızı şekillendirecek kadar mı? Tamam tamam bir dakika. Ne demek istediğini anlayabilmek için baştan başlayalım o halde.

Algoritma bir problemi çözmek veya bir amaca ulaşmak için adım adım belirlenen ve izlenmesi gereken işlem dizisi anlamına geliyor. Fakat günümüzde algoritma dendiğinde aklımıza ilk olarak çeşitli dijital platformlar ve sosyal medya uygulamaları geliyor tabii ki.

Bunların amacı uygulamada yer alan milyonlarca içeriğin kullanıcıya özel olarak filtrelenmesini ve önceliklendirilmesini sağlamak. Makina öğrenmesi yoluyla kullanıcılarını tanıyan algoritmalar, yaptıkları veri analizleri sayesinde platformda yer alan içerikleri kişiye özel olarak, yani ilgi alanlarımıza göre ayrıştırıp, buna göre çıkarıyor karşımıza. Ayrıca yine bunlar sevebileceğimiz hesap ya da içerikleri önerirken, ilgi alanımız dışındakileri hiç göstermeyecek şekilde geri plana atabiliyorlar. Youtube’da birkaç yemek videosu ya da vlog izlediğimizde ana sayfamızda hemen benzerlerinin çıkmasının sebebi bu yani. Hatta instagram’ı açtığımızda sıra sıra dizilen story’lerin yeri bile algoritma tarafından belirleniyor. En çok etkileşim kurduklarımız, -DM’leştiklerimiz, içeriklerini beğendiklerimiz ya da paylaştıklarımız- ilk sıralarda görünürken, öylesine takip ettiklerimizin story’leri ancak sonlarda yer bulabiliyor kendilerine.

“E tamam işte ne güzel, ilgimi çekmeyen bir şeyi neden göreyim ki zaten?” diye düşünmüş olabilirsiniz. Ki bu ilk bakışta gayet mantıklı bir çıkarım aslında. Zira teknoloji şirketleri de benzer bir argümanla açıklıyor algoritmaların varlık sebebini: “Her kullanıcıya kişiselleştirilmiş ve konforlu bir deneyim sunmak.”

Fakat maalesef durum o kadar da toz pembe değil…

Binlerce içeriğin arasında kendi ilgi alanlarımıza dair içeriklerle hiç efor harcamadan karşılaşmak, zevk aldıklarımıza benzer şeyleri keşfetmek oldukça çekici geliyor kulağa farkındayım. Fakat bu durumun sürekli hale gelmesi, bizi içinden çıkması zor yankı odalarına hapsediyor aynı zamanda.

Sadece benzer tarzda içerikler tüketmek, yalnızca bizle aynı şeylerden zevk alan insanlarla temas etmek, sürekli bizim gibi düşünenlerin fikirlerini okumak bir noktadan sonra geri kalan her şeye ve herkese yabancılaşmamıza sebep oluyor tabii ki.

Bakış açımızın daralması, kendimiz gibi olmayanlara karşı ön yargılarımızın pekişmesi, kutuplaşmanın artması ve gerçeklik algımızın bozulması da bu sürecin en çok görülen çıktılarından yalnızca birkaçı.

Bu teknoloji şirketlerinin temel amacıysa bizim kendi platformlarında daha fazla zaman geçirmemizi ve etkileşimde bulunmamızı sağlamak aslında. Bunun için yalnızca algoritmaları kullanmakla da kalmıyorlar tabi. Uygulamalarının tasarımlarını, ara yüzlerini ve çalışma prensiplerini de çeşitli ikna teknikleri kullanarak belirliyorlar. Hatta Stanford Üniversitesi’nde davranış bilimi alanında öğretim görevlisi olan Brian Jeffrey Fogg; bunun yollarını araştırmak, zihnimizin nasıl çalıştığını anlamak ve teknolojinin dikkatimizi nasıl daha fazla çekebileceğini keşfetmek üzere bir branş bile geliştirmiş. Bu ders için kurulan laboratuvaraysa; “İkna Edici Teknoloji Laboratuvarı” adı verilmiş.

Bahsi geçen bu ikna edici tekniklerse hiçbirimizin yabancısı olmadığı, hatta belki de sürekli kullandığımız için bize çok normal gelebilecek şeyler. Mesela Instagram ya da TikTok’u düşünelim. Genellikle buralarda bir videoyla başlayıp diğerine geçiyor, son bir reel daha diye kaydıra kaydıra hiç anlamadan dakikalarımızı hatta saatlerimizi harcıyoruz, öyle değil mi? Evvet, çünkü ikna edici teknoloji tasarımlarından biriyle karşı karşıyayız…

“Infinite Scroll” yani “sonsuz kaydırma” denilen bu teknik, insan beyninin bitiş noktasına duyduğu ihtiyacı manipüle ediyor aslına bakarsanız.

Karşımıza sürekli yeni videoların çıkması, yani bir bitiş çizgisinin olmaması kaydırdıkça kaydırmamıza neden oluyor!

Bir de bunlar var tabi… Çeşitli uygulamalar tarafından sürekli olarak telefonumuza gönderilen bildirimler. “Bir fotoğrafta etiketlendin”, “Şurada senden bahsedildi”, “İnanılmaz indirimler başladı”, “İnanılmazdan daha indirimler başladı” gibi şeylerden bahsediyorum evet. Maalesef bunlar da göründükleri kadar masum değiller arkadaşlar. Çünkü bu bildirimler beynimizdeki ödül sistemini aktive ederek dopamin salgılanmasını sağlıyorlar.

Aynı şekilde sosyal medyada aldığımız beğeni, yorum gibi etkileşimler de bunu yapıyor tabi. Sonuç olarak biz de birazcık daha dopamin için sürekli bildirimleri kontrol etme ihtiyacı hisseden ve onlara bakmadan rahat edemeyen insanlar haline geliyoruz doğal olarak.

Maalesef ikna edici teknoloji teknikleri anlatmakla bitecek gibi değil... ~~Mesela Youtube’daki otomatik oynatma sistemi de, bir şeyleri kaçırma korkumuzu tetikleyen, hikayelerin 24 saat sonra kaybolması özelliği de, uygulamalarda daha fazla zaman geçirmemiz için özel olarak geliştirilmiş tasarımlardan yalnızca birkaçı.~~

Peki neden? Neden sürekli uygulamada kalmamızı, neden tüm ilgimizi ve dikkatimizi oraya vermemizi istiyorlar?

Çünkü bizim dikkatimizi satarak para kazanıyorlar!

“Eğer bir ürüne para ödemiyorsanız oradaki ürün sizsinizdir.” sözünü duymuşsunuzdur daha önce. İşte bu cümle tüm büyük teknoloji şirketlerinin iş modelini tam olarak açıklıyor. Zira biz kullanıcılar onlara herhangi bir ücret ödemiyoruz ama ödeyen birileri var: Reklam verenler…

Ve satın aldıkları ürünlerse bizim dikkatimiz ve zamanımız… Zira teknoloji firmaları aldıkları reklamı ne kadar fazla kullanıcıya gösterebilirlerse gelirlerini o kadar yükseltiyorlar. Bu yüzden, daha fazla kullanıcı edinmek ve onları uygulamada mümkün olduğunca uzun süre tutmak için ellerinden geleni de ardlarına koymuyorlar anlayacağınız.

Fakat müşteriler, yani reklam verenler sadece çok fazla kişiye ulaşma vaadiyle yetinemiyorlar. Yapılan reklamın tam olarak hedef kitlesine ulaştığını görmek, başarılı olduğundan emin olmak istiyorlar. Bu noktadaysa devreye büyük teknoloji şirketlerinin belki de en iyi yaptığı, ama aynı zamanda en korkutucu şeylerden biri giriyor; “verilerimizi toplamak.”

İnternete giriş yaptığımız andan itibaren her hareketimiz adeta gözetleniyor, hepsi takip ediliyor, hakkımızda toplanan tüm bu veriler analiz edildikten sonraysa depolanarak saklanıyor.

Etkileşime girdiğimiz hesaplar, hangi içeriğe kaç saniye baktığımız, sepetimize atıp çıkardıklarımız, konumumuz, hatta arama geçmişimiz dahil her verimiz ellerinde yani. Bu sayede de ilgi alanlarımız, alışkanlıklarımız, ihtiyaçlarımız, hatta ruh halimize kadar hakkımızdaki her detaya hakim olabiliyorlar. Üstelik artık sadece bugünümüzü bilmekle kalmıyorlar. Yapay zekanın gelişmesiyle birlikte artık geleceğimizi öngörebiliyor; hatta belki de bizim bile kendi hakkımızda henüz bilemediğimiz şeyleri tahmin edebiliyorlar artık bu şirketler.

Bir kere baktığımız bir ürüne benzer reklamların sürekli karşımıza çıkması, arkadaşlarımıza, “Yeni bir kulaklık mı alsam?” dedikten hemen sonra her yeri kulaklık reklamlarının sarması, hatta bazen hiç dillendirmediğimiz, sadece aklımızdan geçirdiğimiz bir ürünün reklamlarını görmeye başlamamız da tam olarak bu şekilde mümkün olabiliyor yani.

Bu anlattıklarımın biraz ürkütücü olduğunun farkındayım. Fakat daha bitmedi. Toplanan verilerimiz yalnızca ticari amaçla değil; siyasi manipülasyonlar, toplum mühendisliği ve algı yönetimi gibi kötü amaçlarla da kullanılabiliyor maalesef.

Baya derinlere daldık arkadaşlar. Kendimi distopik bir kurgunun içinde gibi hissetmeye başladım ben doğrusu...

Hmm… Acaba hangi distopik romana benziyor bu yaşadıklarımız… Bunu 20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış ve bakış açılarındaki farklılıklar sebebiyle sürekli karşılaştırılan iki eser üzerinden düşünelim mesela: Acaba bugün, 1984’teki kehanetler mi kazandı, yoksa Cesur Yeni Dünya’dakiler mi?

Bu soru öyle bir cümleyle cevaplanabilecek kadar basit değil takdir edersiniz ki… O halde şimdi kısa bir ara verip düşünelim, döndüğümüzde kazananı belirleyeceğiz hep beraber.

Eveet arkadaşlar, sorumuzun cevabını buldum sanırım. Hatırlarsanız aradan önce, günümüzün 1984 romanındaki kehanetlere mi yoksa Cesur Yeni Dünya’dakilere mi daha yakın olduğunu sorgulamıştık. Ünlü yazar Margaret Atwood 2007 yılında Cesur Yeni Dünya için yazdığı sunuş yazısında bu soruya bir cevap vermiş:

> Soğuk Savaş sırasında 1984 bir adım önde görünüyordu. Ama 1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında uzmanlar bir devrin sona erdiğini bildirdi. Her şey göz önüne alındığında uyuşturucuyla desteklenmiş, boş ve gülünç bir harcama gösterisindeymişiz gibi görünüyordu: Cesur Yeni Dünya yarışı kazanıyordu. >

O halde gelin, onun ne demek istediğini daha iyi anlayabilmek için bu eserlerin konularını hatırlayalım kısaca.

“Big brother is watching you”, “Büyük birader seni izliyor” sözü heralde 1984’ü okuyan herkesin aklına kazanmıştır. Zira gerçekte kim olduğu, hatta var olup olmadığı bile bilinmese de Okyanusya vatandaşlarının hepsine, her an gözetlendiklerini hissettiriyordu “big brother”.

Kaldı ki her yere yerleştirilen tele ekranlar sayesinde gerçekten de insanların her hareketi izlenebiliyor, her kelimeleri tek tek dinlenebiliyordu yönetimdekiler tarafından.

Dolayısıyla bu totaliter rejime karşı çıkmak, eleştiri yapmak, partinin istediği şekilde davranmamak, hatta onların istediği gibi düşünmemek mümkün değildi 1984’ün dünyasında. Zira bu suçların cezası çok ağırdı.

Fiziksel ve psikolojik şiddet, işkence, hatta varlığının bir anda dünyadan silinmesi, yani buharlaştırılması cezası bunlardan yalnızca birkaçı… Dolayısıyla George Orwell’ın gelecek tasvirine göre; baskı, şiddet ve korkuyla iktidarlar kurulabilir; kara propaganda, sansür ve zorbalıkla bireysellik ve özgür düşünce tamamen yok edilebilir.

1984’ün bu karamsar ve korkutucu evrenin aksine Cesur Yeni Dünya ilk bakışta daha renkli ve özgür bir dünya vaadediyor bize. Hatta gelin ufak bir ziyaret gerçekleştirelim kitaptaki Dünya Devleti’ne, konusunu da orada açıklayayım size.

“Bugünün eğlencesini asla yarına bırakma”

"Tüketmek iyidir, tüketmek mutluluktur."

“Bugünlerde herkes çok mutlu”

“Eski şeyler kötüdür, yeni şeyler iyidir”

İnsanların üretildiği ve şekillendirildiği Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’ndeyiz şu an. Bu duyduklarınızsa insanları yönlendirmek için kullanılan şartlandırma cümlelerinden yalnızca birkaçı. Tüketimin iyi bir şey olduğu, eğlence ve hazzın her şey demek olduğu daha bu aşamada yerleştirilmeye başlanıyor yani zihinlere.

Bu dünyada olumsuz hiçbir duyguya yer yok. Zira insanların düşünmesi ve sorgulaması istenmiyor.

Bu sebeple onları sürekli eğlence ve hazlarla meşgul ediyorlar ki; dikkatlerini dağıtarak rahatça kontrol edebilsinler… Duyorsunuz değil mi, herkes ne kadar neşeli…

Adam: Hey sen! Düşünceli görünüyorsun, biraz soma ister misin?

Barış: (şaşırır) B-ben mi? (net bir şekilde) Yok, yok hayır. Kesinlikle istemiyorum, teşekkürler.

Biz en iyisi stüdyomuzdan devam edelim arkadaşlar. Zira az önce bana teklif edilen “soma”, Cesur Yeni Dünya evreninde insanların morali bozulduğunda ya da kendilerini biraz olsun mutsuz hissettiklerinde başvurdukları bir ilaç. Bu şekilde olumsuz duyguları defedip eğlencelerine kaldıkları yerden devam edebiliyorlar. Korkunç bir şey bu… Kötü duyguları hissetmemek için adeta kendilerini uyuşturuyorlar yani. En acısı da ne biliyor musunuz? Yaşadıkları her şeyi kendi seçimleri sanmaları…

Aynı bizim gibi…

Kabul edersiniz ki bugün biz de gerçek dünyadan kaçmak istediğimizde sosyal medyaya sığınıyoruz. Değerlerimizden yavaş yavaş uzaklaşıp tektipleşiyor, anlık tatminlerin peşinden koşan insanlar haline geliyoruz sanki. Üstelik biz de tıpkı Huxley’nin dünyasındaki insanlar gibi içinde yaşadığımız bu düzene rıza gösteriyor, daha doğrusu çeşitli manipülasyonlarla rıza göstermek zorunda bırakılıyoruz.

Yaşadığımız bu sürecin adını da bundan yıllar önce koymuş Marksist düşünür Antonio Gramsci. İktidarın sadece zor kullanarak değil, aynı zamanda rızayla ayakta kalabileceğini iddia etmiş kendisi. Yani kapitalist toplumlarda hakim sınıf olan burjuvazinin, gücü elinde tutabilmesi ancak emeği sömürülen işçilerin sınıf bilincinin köreltilmesi ve içinde yaşadıkları sisteme rıza göstermeleriyle mümkün olabilir demiş. Ve bu rızayı almanın yolunun da baskıdan değil, medya-müzik-din-spor-film gibi kültürel araçları etkili bir şekilde kullanmaktan geçtiğini ifade etmiş. Etkili bir şekilde kullanmak derken alt sınıfların farkına bile varmayacağı ince manipülasyonları kastediyor kendisi. Bu sürecin sonunda işçiler üzerinde kültürel bir hegemonya kurulacağını ve onların da içinde yaşadıkları bu sömürü düzeninin ateşli birer savunucusu haline geleceklerinin altını çizmiş.

Bugüne geldiğimiz noktadaysa hakim sınıfın elinde tüm dünyayı aynı anda etkileyebilecek, kadın-erkek, genç-yaşlı herkese, toplumun tüm kesimlerine anında ulaşabilecek çok daha güçlü bir kültürel hegemonya aracı var: Dijital ve internet tabanlı tüm iletişim araçları yani; “yeni medya uygulamaları.” Bu uygulamalar bugün o kadar önemli bir hale geldi ki arkadaşlar, artık birer kültürel hegemonya aracı olmanın ötesine geçtiler. Dolayısıyla bu uygulamaları geliştiren büyük teknoloji şirketleri de hakim ekonomik sistemi belirleyen bir konumdalar adeta.

Bu yeni düzeni kimileri neo kapitalizm, kimileri dijital kapitalizm olarak adlandırsa da Yunanistan’ın Eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis’in bu konudaki düşünceleri biraz daha farklı.

Ona göre artık kapitalizm öldü, şimdi tekno-feodalizm çağındayız!

2024’ün başlarında yayınlanan “Tekno Feodalizm: Kapitalizm'i Ne Öldürdü?” isimli kitabında teknolojinin hızla gelişmesinin yeni tür bir sermayeyi doğurduğunu söylüyor Varoufakis ve bunu “cloud capital” yani “bulut sermayesi” olarak adlandırıyor. Verilerimizi toplayan, algoritmalar ve yapay zeka gibi araçlarla davranışlarımızı manipüle etmeye çalışan tüm uygulamalar bulut sermayesini oluşturuyor yani. Bu durumda kapitalizmde güç, üretim araçlarına hakim olan burjuvazinin elindeyken, tekno-feodalizm çağında bulut sermayesine sahip, tekno-feodal lordlara geçmiş durumda. Evet bu kişileri tam olarak böyle isimlendirmiş Voroufakis. Zira bu lordların klasik feodalizmdeki gibi üretime katkı sağlamadan, yalnızca ranta dayalı bir sistem üzerinden para kazandıklarını iddia ediyor kendisi. Bunu daha iyi anlatabilmek içinse Apple Store ya da Amazon gibi uygulamaların para kazanma modelini örnek gösteriyor sık sık. Biliyorsunuz Amazon satıcıların alıcılarla buluştuğu dijital bir pazar yeri. Yani mesela merak ettiğimiz bir kitabı arama çubuğuna yazdıktan sonra, karşımıza çıkan satıcılar arasından istediğimizi seçerek, kolayca satın alabiliriz. Ancak normal bir alışverişten farklı olarak, bu işlemde satıcıdan başka para kazanan biri daha var: Jeff Bezos! Zira Amazon, kendi sitesi üzerinden satışı yapılan her üründen ciddi oranda bir komisyon almakta. İşte Varoufakis de bu durumu anlatarak Amazon’un hiçbir üretim hiçbir katkı yapmadan para kazandığını, bu rant ekonomisi sayesinde hem bir emekçi olan kitabın yazarını, hem de küçük kapitalist olan kitabevini sömürdüğünü ifade ediyor.

Bununla da kalmıyor kendisi. Bu sistemi tekno-feodalizm olarak adlandırmasının bir diğer gerekçesi olarak da tekno-feodal lordlarla, onların uygulamalarını kullanan bizler arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Hatırlarsanız klasik feodalizmde krallar kendilerine ait olan toprakları askeri hizmetlerine ve sadakatlerine karşılık birtakım feodal beylere verir, onlara bağlı köylüler yani serfler de bu topraklarda karın tokluğuna çalıştırlardı. Tekno-feodalizmde de benzer bir işleyiş var Voroufakis’e göre. Hepimiz Google, Amazon, Meta, Apple, Microsoft gibi büyük teknoloji şirketlerinin uygulamalarını kullanıyor, buralarda gönüllü olarak içerik üretmeye ve etkileşimde bulunmaya, yani adeta bir serf gibi çalışmaya devam ediyoruz.

Fakat sonunda hiçbir şeyin mülkiyetini kazanamıyoruz. Aynı onların karın tokluğuna çalışması gibi biz de Elon Musk, Jeff Bezos veya Mark Zuckerberg gibi tekno-feodal lordlara hizmet etmiş, onlara daha verimizi bağışlayarak sistemlerini beslemiş oluyoruz. Bu da onları daha güçlü, daha zengin bir konuma getiriyor haliyle.

Tüm bunlar kulağa pek adil gelmiyor doğrusu… Kaldı ki zaten tekno-feodalizmin, kapitalizmden bile daha vahşi bir sistem olduğunu ifade ediyor konunun uzmanları. Bahsi geçen bu büyük teknoloji şirketlerinin piyasa dinamiklerini tamamen değiştirip, klasik kapitalizmde var olan rekabet ortamını dahi öldürdüklerini ifade ediyorlar. Pek de haksız sayılmazlar. Düşünsenize; Amozon, Apple, Meta… Hepsi tüm dünyada bir tekellik kurmuş durumda neredeyse.

Hatta geçtiğimiz günlerde tüm bu paradigmaları kırabilecek ciddi bir gelişme yaşandı hatırlarsanız. Evet, DeepSeek’ten bahsediyorum… Bir anda ortaya çıkan bu yapay zeka asistanı ortalığı oldukça karıştırdı. Hatta borsaları bile ciddi şekilde etkilediğini duymuşsunuzdur. Çünkü DeepSeek tüm ezberleri yerle bir etti arkadaşlar. Zira bu yapay zeka asistanı piyasanın lideri OpenAI’ın ChatGPT’si kadar iyi performans göstermesinin yanında, ondan çok çok daha uygun bir maliyetle ve açık kaynak kodu kullanılarak geliştirilmişti. DeepSeek’in bu rekabetsizlik ortamını bozması olumlu bir gelişme gibi görünüyor şu an için. Devamında neler yaşanacağınıysa bekleyip göreceğiz hep birlikte.

Evet, bölüm boyunca biraz karanlık şeylerden bahsettik farkındayım. Fakat bu anlattıklarım “internet kullanmayalım, yeni medya araçlarının hepsi canavardır” demek falan değil tabii ki.

Arthur C. Clarke’ın dediği gibi “Yeterince gelişmiş her teknoloji sihirden farksızdır.” Önemli olan onu nasıl kullandığımız. Bu sihirle distopik bir evren yaratılabileceği gibi bir ütopya da yaratılabilir. Fakat bir ütopya yaratabilmek için teknolojinin etik bir şekilde kullanılmasını talep etmek zorundayız öncelikle. Aynı zamanda adeta bir “soma” gibi kullanılarak bizi uyutmaya çalışan, yalnızca anlık hazlar vaadeden yeni medya uygulamalarının kölesi olmayı reddetmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için de “farkında olmalı” ve sürekli sorgulamalıyız tabii ki. Acaba gerçekten mutlu muyuz yoksa öyle hissetmemiz mi isteniyor? Peki ya özgürlük? Farkında olmadan bize dayatılanları yapıyor olabilir miyiz? Olumsuz duygulardan bu uygulamalara sığınarak mı kaçıyoruz derseniz?

Gerçek dünyada mutluluklar kadar hayal kırıklıklarının, hazlar kadar acıların da olduğunu unutmayın. Güzel şeyler bu zorluklar sayesinde daha anlamlı değil mi zaten?

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (11)