Büyülere İnanır mısın?
“Yeterince gelişmiş bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez." Efsanevi bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke'ın bir sözü bu. Fakat teknoloji ve büyü, bilim ve sihir... Bunlar birbiriyle çatışan şeyler değil mi? Fakat geniş bir perspektiften baktığımızda, daha derin bir mesaj veriyor bize bu söz. Bilim ve büyünün, sihir ve teknolojinin birbiriyle bağlantılı olduğunu vurguluyor. 111 Hz'in bu bölümünde Arthur C. Clarke'ın söylemini daha iyi anlamaya çalışıyoruz. İnsanlık tarihinde bir yolculuğa çıkıp büyücülerin, bilim ve teknolojiye nasıl ilham verdiğini inceliyoruz. Büyünün tarihsel, toplumsal ve psikolojik yönlerini analiz ediyoruz.
Bu doğa yürüyüşleri de bir başka güzel oluyor.
Ormanın ferahlatıcı atmosferi, şu kuşların cıvıltısı falan… İnsanın zihnini de epey bir berraklaştırıyor cidd—
Ayh o ne be!
Offf kargaymış… Ödüm patladı yahu.
Hmmm… Karga ne alaka ki böyle bir ortamda ya? Yani şey, tamam ferahlatıcı atmosfer, zihin açıcı ortam falan dedim ama, itiraf etmeliyim ki içimde kötü bir his var bu ormanla alakalı arkadaşlar. Hatta size de çaktırmak istemedim az önce ama; buraya ne ara geldim, nasıl geldim en ufak bir fikrim yok açıkçası…
İnternet de yok burada... Ama neyse ki doğa kendi başına bir pusula. Ağaçların yüzeylerinden ne tarafın kuzeyde kaldığını göre—
O- o ne ya! Ki-kim var orada?
Rü-rüzgar galiba... Yani inanmasam bu ormanın hayaletli falan olduğunu düşüneceğim. Yalnız şaka bir yana, içimde bir sıkıntı var gerçekten. Nereden düştüm ben buraya ya…
Kendimi de… İyi… Hissetmiyorum… Oksijen çarptı herhalde… B-başım da dönüyyyyy—
Demek kendine geldin genç adam…
Al, iç bunu. İçindeki sıkıntıyı biraz yatıştıracaktır.
Nedir bu? Epey de güzel kokuyor yalnız…
Değil mi? Emin ol, bu uyanmanı sağlayacak…
Uyanmak mı? Ne uyanması yahu? Ben zaten ayaktayım…
Offf kusura bakamayın, içim geçmiş… Yani o kadar garip bir rüya gördüm ki arkadaşlar... Bir ormanda kayboluyordum, içime bir sıkıntı düşüyordu, bir büyücü mü şaman mı artık neyse, beni uyandıracak bir iksir veriyordu falan…
Öhm! Yani tabii ki böyle bir rüya görmemin açıklaması da var. Geçtiğimiz günlerde bilimkurgunun en büyük yazarlarından Arthur C. Clarke’ın bir sözü geldi aklıma… demiş kendisi. Yaaani… Şimdi söz konusu bilim ve teknoloji olunca sihirden ya da büyüden bahsetmek, bunları birbirine benzetmek… Eh kulağa biraz tuhaf geliyor, tabii ki. Birbirine zıt şeyler olduklarını kabul ediyoruz ne de olsa. Fakat geniş bir perspektiften baktığımızda, daha derin bir mesaj veriyor bize bu söz. İnsanlık tarihini incelediğimizde de yansımalarını görüyoruz bu mesajın kaynağını. Bilim ve büyünün, sihir ve teknolojinin birbiriyle bağlantılı olduğunu vurgulayan bir söz bu özünde. Evet, bunu duyduğunuza biraz şaşırmış olabilirsiniz. Fakat ilk akla gelen anlamıyla bir büyüden bahsetmiyorum size. Esasında bu yöntemler, bilim ve teknolojinin de gelişmesinde önemli bir role sahipti. İşte biraz da buradan yola çıkarak büyüden bahsetmek istemiştim.
Ama işte, notlarımın üzerinden geçerken uyuyakalmışım arkadaşlar. Sihir, tılsım, iksir falan derken de esrarengiz bir ormanda kaybolduğum rüyalara düşmüşüm. Ancak bu garip rüya, benim büyü üzerine konuşma arzumu daha da körükledi. O yüzden hadi gelin insanlığın büyülerle ilişkisi neymiş, biraz onun üzerine konuşalım sizinle.
Birçok 111 Hz bölümünde bahsettiğimiz gibi, biz insanlar meraklı canlılarız. Bu merakımız sayesinde böylesine gelişmiş teknolojilere sahibiz artık. Fakaat karşısında çaresiz kaldığımız bir şey var…
Doğa.
Teknolojik olarak ne kadar ilerlersek ilerleyelim, doğaya karşı koymakta güçlük çekebiliyoruz hala. Şimdi bugün sahip olduğumuz gelişmelerin hiçbirinin olmadığını düşünün… İşte ilk insanların yaşadığı da böyle bir çaresizlikti. İşte onlar da doğayı daha iyi anlayabilmek ve onunla mistik bir bağ kurabilmek amacıyla büyüye yönelmişti. Mesela bazı nesnelere doğaüstü güçler atfetmişlerdi. Yani totemlere sahiptiler.
Yine bu çağlarda büyücülüğün en eski formlarından biri olan şamanizm çıkmıştı ortaya. Şamanlar, doğaüstü varlıklarla iletişim kurabilen ve kabilelerin bereketini, güvenini ve en önemlisi de sağlığını sağlamak amacıyla çeşitli ritüeller düzenleyen kişilerdi. Bir nevi kabilelerinin şifacısıydılar. Tarih öncesi doktorlar da diyebiliriz onlar için hatta.
Fakat büyünün sistematikleşmesi de antik çağlarda, insanlığın yerleşik hayata geçmesiyle gerçekleşmişti. Büyü de form değiştirmişti yani. Öyle ki bazı medeniyetlerde evrenin işleyişi dahi büyüyle açıklanıyordu. Mesela Antik Mısır’da heka olarak adlandırılan büyü, evrenin düzenini sağlayan, ilahi bir araçtı. Tanrıların dahi büyülerden faydalandığına inanılırdı. Hemen hemen her konuda bir büyü vardı Antik Mısır’da. Örneğin cenazelerde söylenmesi için yazılan büyüler, “Ölüler Kitabı”nda metinleştirilmişti. Bu büyülerin amacıysa, ölüm sonrası ruhani yolculuğun sürmesini sağlamaktı. Özetle ebedi yaşam arzusunu, büyülere nakşetmişti Antik Mısırlılar. İnsanlığın tarih boyunca ölümsüz olmak için gösterdiği çabaların tohumuydu belki de onların büyüleri.
Antik Yunanistan’daysa büyünün daha çok merak ve kontrol üzerine odaklandığını görüyoruz. Mesela geleceği öngörme amacıyla incelenen yıldızlar, astronomi ve beraberinde kehanetleri doğurmuştu. Yıldızları gözlemleyen kişiler, onların hareketlerinden gelecekte ne olacağını öngörmeye çalışıyordu. Bu yolla birçok kehanet de ortaya atılmıştı. Yani büyü sadece doğayı değil, zamanı ve evreni de kontrol edebilmek amacıyla kullanılan bir araçtı eski çağlarda. Bu uğurda binlerce iksir, yazılı eser ve tedavi yöntemi çıktı ortaya.
Teoride bugün bizim yaptığımız teknolojik ilerlemelerden çok da farklı olmayan bir durum bu. Antik zamanlarda yapılan büyülerde, bugün bizim bilimsel ilerlememizdeki motivasyonlarla aynıydı. Büyüler, bilime ilham olmuştu kısacası. Bunu da en iyi simyacılar üzerinden örneklendirebilirim size.
Aslına bakarsanız simyacılığın da kökenleri antik çağlara kadar dayanıyordu. Birçok büyücü ve kahinin arayışta olduğu, felsefecilerinse üzerine düşündüğü bir taş vardı. Felsefe taşı. Efsaneye göre bu taş yaşam döngüsünü kıracak ve ölümsüzlüğe ulaşmamızı sağlayacak bir anahtardı. Yani yine doğanın akışını yönetmek, ölümü alt edebilmekti amacımız.
Ancak zamanla simyacılık da şekil değiştirmişti. Özellikle de Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde bu arayış ölümsüzlük değil, demiri altına çevirebilmek üzerine odaklanmıştı. Yine birçok iksir, yazılı veya sayısız büyü yazılmıştı bu uğurda. Kendine simyacı diyen herkes, maddeleri altına dönüştürecek o büyülü formülün peşindeydi. Hatta bu bir alay konusu dahi olmuştu. Fakat 1669’da simyayı büyüden bilime dönüştüren bir gelişme yaşandı.
Almanyalı bir simyacı, Hennig Brandt idi bu dönüşümü başlatan da. Brandt da maddeleri altına dönüştüreceğine inanılan felsefe taşını bulmayı kafayı takan insanlardan biriydi. Her şeyi denese de bir türlü başarıya ulaşamamıştı.
Soğuk bir akşam vakti aklına bir fikir geldi Brandt’in.
Hemen evinin tuvaletine gidip idrarını yaptı bir kaba…
Daha sonra bunu alıp saatlerce kaynattı. En sonunda yoğun ve yapışkan bir madde elde etmişti. Ve bu maddeyi alıp bir fırında yüksek ısıya maruz bıraktı. Saatlerce ısıtarak damıttığı bu madde ışıl ışıl parlıyordu artık. Ama işte, neye niyet neye kısmet derler ya… Brandt’ın elde ettiği bu ışıltılı madde de altın falan değildi elbette. Fakat bu altın değerinde bir keşifti aslında. Brandt’ın bulduğu bu madde fosfordu arkadaşlar. Ki bu da tarihteki bir elementin ilk keşfi olmuştu. Daha da önemlisi bu keşif başka bir şeyin kıvılcımını yakmıştı. Neredeyse tüm simyacılar altın arayışını bir kenara bırakmış ve yeni elementler keşfetmek için bir rekabete tutuşmuştu böylece. Bu gelişmeler neticesinde bugün modern kimya olarak bildiğimiz bilim dalı da çıkmıştı ortaya.
Fakat dünyayı değiştiren tek simyacı Brandt değildi sevgili arkadaşlar. Kimya kadar eczacılıkta da aktif rol oynadı bu insanlar Eskinin şamanları da 16. yüzyılda simyacı olarak anılıyordu mesela. Onlardan biri de Paracelsus idi... Kendisi simyanın yalnızca metalleri altına dönüştürmekle ilgili olmadığını düşünüyordu. İnsan sağlığı da simyanın odak konularından biriydi onun için. Çağının geleneksel tıp yöntemleri reddedip, maddeler ve mineraller üzerinde birçok çalışma yapmıştı Paracelsus. görüşüyle birçok deney yürütmüştü o da. Yaptığı çalışmalarla farmakolojinin -ya da diğer adıyla ilaç biliminin- temellerini atmıştı bu simyacı da.
Bir dönemin şamanları ve büyücüleri, simyacıya dönüşmüştü anlayacağınız. Hepsi de doğayı kontrol etmenin arayışındaydı aslında. Dolayısıyla Arthur C. Clarke’ın sözünü bu bağlamda değerlendirebiliriz. Bilimi doğuran şey de büyüydü bir noktada. Burada hurafeleri kast etmediğimi anlamışsınızdır diye düşünüyorum zaten.
Ama işte, insanın merak kadar güçlü bir duygusu daha var. Korku… Ve insan en çok da bilmediği şeyden korkar, onu şeytanlaştırır. Özellikle de Orta Çağ’da, birçok bilim insanı, düşünür ve simyacı, büyücü olduğu gerekçesiyle engizisyonlarda yargılanmış, cezalandırılmış ve idam edilmişti. Bunun toplu bir kıyıma vardığı, bir histeriye dönüştüğü de oldu hatta. Onun da hikayesini anlatacağım size, ama bu noktada kısa bir mola vermek hepimiz için iyi olur diye düşünüyorum. Zira büyünün sosyolojik analizinde bizi biraz kaotik bir süreç bekliyor.
Eveeeet, nerede kalmıştık. Büyünün sosyolojik analizini yapacaktık değil mi? Bunun için Orta Çağ Avrupası’na bir bakmak gerekiyor.
Araya gitmeden evvel, insan anlayamadığı şeyden korkar demiştik hatırlarsanız. Bunun en iyi elim örneklerinden biri de Orta Çağ Avrupa’sında başlayan ve zamanla dünyanın başka kültürlerine yayılan cadı avları furyasıydı. Antik medeniyetlerde cadılar, tıpkı şamanlar veya kahinler gibi büyüyle ilgilenen kişilerdi. Fakat Orta Çağ’da işler epey değişti. Pagan kültürleriyle haşır neşir olan, bitkisel ilaçlar ve iksirler yapan kadınlar, yavaş yavaş dışlanıyordu bu dönemde. İlk zamanlarda sadece toplumun korktuğu insanlardı aslında. Ancak 15 ila 18. yüzyıllar arasında büyü ve şifacılıkla ilgilenen kadınlar, cadı olarak suçlanmıştı. Öyle ki bu durum kitlesel bir histeriye dönüşmüştü. Başta İngiltere, İskoçya ve Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde binlerce kadın, cadı olduğu gerekçesiyle yakılarak idam ediliyordu. Her ne kadar popüler kültürün etkisiyle cadılar kötü bir tip olarak resmedilse de, bu suçlamayla öldürülen birçok kişi insanlık yararına uğraşıyordu özünde.
Mesela Agnes Sampson… 1500’lerin sonunda İskoçya’da yaşayan bu kadın, başlarda toplum tarafından epey bir saygı görüyormuş. Bitkisel iksirlerle uğraşan, şifacı ve bilge birisiymiş kendisi. Aynı zamanda ebelik de yapıyormuş hatta. Yani o da kendi çağının doktorlarından biriymiş. Fakat bu yıllarda İskoçya’da da bir cadı avı furyası patlak vermiş. Cadılığı bir tür paranoya haline getiren Kral VI. James’in hedefindeki kadınlardan birisi olmuş Sampson da. Uzun süren işkenceli sorgulamalar sonucundaysa, bu bilge kadın cadılık suçlamasıyla idam edilmiş.
Agnes Sampson gibi birçok kadın hikayesini anlatabiliriz maalesef. Mesela o meşhur Salem Cadıları mahkemeleri burada verilebilecek en çarpıcı örneklerden bir başkası… Anlayacağınız büyü, insanlık olarak toplumsal tarihimizin önemli bir döneminde korkulan ve hatta ayıplanan da bir şeye dönüşmüştü.
Peki günümüzde değişen şey ne ki, biz büyülere bu kadar ilgi duyar olduk tekrar? Popüler kültüre bir bakın mesela. Onlarca dizi, film, kitap… Büyüyü ve büyücülüğü farklı perspektiflerle ele alan yüzlerce anlatı… Tarihte bu kadar korktuğumuz bir şeyin, büyük bir kültürel tüketim ürününe dönüşmesinin arkasında nasıl bir psikoloji yatıyor olabilir ki? Biraz da bunun üzerine konuşalım şimdi.
North Carolina Üniversitesi’nde psikoloji profesörlüğü yapan Melissa Burkley, bunu Potter Effect olarak adlandırmış. Psikologların, Harry Potter fenomeninden öğreneceği çok şey olduğunu ifade ediyor Burkley. Elbette oradaki fantastik dünya, kitap sayfaları ya da filmlerle sınırlı. Dolayısıyla buralardaki anlamıyla sihre ya da büyüye inanmak manasız. Fakat Burkley’e göre bu gerçeküstü anlatılara olan merakımız, beynimizin nedensellik kurma sistemiyle ilgili.
İnsan zihninin, yaşam deneyimleri arasındaki bağlantıları belirlerken, belli kalıplar oluşturmak üzere tasarlandığını hatırlatıyor bir çalışmasında Burkley. Bunu da şöyle örneklendirmiş… Mesela işlek bir caddede, açık bir büfeden sandviç aldığınızı düşünün. Afiyetle yediğiniz bu sandviç, iki saat sonra midenizin bozulmasına ve kusmanıza sebep olabilir. İşte beynimiz de aniden gelen bu mide bulantısına nedensel bir açıklama getirmek üzere çalışmaya başlıyor. Bu olaydaki olağan şüpheliyse sandviçi satın aldığınız büfe tabii ki. Böylece bir daha oradan yemek satın almayacağınızı biliyorsunuz. Benzer bir çalışma sisteminin, “büyülü düşünce” denilen kavram için de geçerli olduğunu söylüyor Burkley.
Onu da bir psikoloji deneyiyle açıklıyor. Bu testte katılımcıları iki gruba ayırmışlar. Bir grup sadece potaya basketbol topu fırlatmakla görevli. Diğer grupsa atıcıları desteklemekle sorumlu.
Şayet atıcı topu potaya sokuyorsa, destekçi kişi burada kendisine bir pay biçiyormuş. Her ne kadar atıcının başarısına bir katkısı olmasa da, destekçi ona yardım ettiğini düşünüyormuş.
Yani anlayacağınız beynimiz böyle durumlarda bir büyü yaptığını düşünüyor. Ki birçok batıl inancın, modern totemlerin ya da “şanslı kıyafetlerin” falan sebebi de bu nedensel düşünme şeklimizmiş aslında. “Bu bileziği takarsam, sınavdan iyi not alırım” gibi bir mantık kurmamızın sebebi olarak “büyülü düşünceyi” gösteriyor Burkley.
Pekiii, şimdi bir de Harry Potter gibi filmlerde gösterilen büyüleri düşünelim.
Kahramanlar, başlarına gelen talihsiz olaylardan kurtulmak için, ufak ve pratik büyüler yapıyor değil mi? İşte bu ufak ve pratik büyüleri, kendi yaşantımızla bağdaştırabildiğimizi ve bu yüzden Harry Potter gibi eserlere büyük ilgi duyduğumuzu söylüyor Burkley.
Şimdi bunu bir de pozitif bilimlere ve teknolojiye uyarlayalım. Bilimde de doğayı analiz etme ve onu kontrol etme çabası var aslında. Pratik olanı bulma arayışındayız. Mesela büyük su taşkınlarını önleyebilmek için barajlar inşa ettik. Bu sayede suyu kontrol etmeyi, hatta ondan enerji edebilmeyi öğrendik. Antik çağlarda Ay’ın hareketleri üzerinden gel git olaylarını gözlemleyen ve bunu kontrol etmek için çalışmalar yürüten büyücülerin -ya da bugünkü isimleriyle astronomların- yaptıkları, teorik olarak pek de farklı sayılmaz.
Biraz da bu yüzden Arthur C. Clarke’ın sözüne farklı bir perspektiften bakabilmemiz gerekiyor. İnsanın merakı ve hayal gücüdür asıl büyüleyici olan şey. Büyücülerden bilim insanlarına, şamanlardan doktorlara, sihirbazlardan mühendislere… Tarih boyunca gösterdiğimiz kolektif çaba bizim ufkumuzu da öteye taşıyor. Ve nedensel düşünebildiğimiz, aykırı olabildiğimiz sürece hepimiz bir büyücü, şaman ya da sihirbazız temelde. Bizim karanlığı aydınlatacak cesareti bulmamızı sağlayan şey de bu büyüdür aslında.
Ve yine bu büyü sayesinde kendimizi yıldızların ötesine taşıyabileceğiz belki de.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt