Sevdiğinden utanmak: Guilty Pleasure
111 Hz ·Bölüm 225

Sevdiğinden utanmak: Guilty Pleasure

Dinlediğimiz bir şarkıdan ya da izlediğimiz bir filmden neden utanırız? Beğenilerimiz gerçekten bize mi ait, yoksa içine doğduğumuz sınıfın ve "kültürel sermayenin" birer yansıması mı? Bu bölümde, son yıllarda dilimize dolanan "guilty pleasure" kavramına odaklanıyoruz. Antik Yunan’dan Bourdieu’ya, Karagöz ve Hacivat’tan günümüz sosyal medya kültürüne uzanarak hazzın ve utancın izini sürüyoruz. Gelin, olmak istediğimiz insanla olduğumuz insan arasındaki o mesafeyi birlikte keşfedelim! -

2 Mart 2026 ·25 dk ·2.080 kelime
0:00

Çok utanmıştım… Ben öyle şarkılar dinlemem ki. Nerden çıktı bu şimdi?

Y-yani her zaman dinlemem. Arada bir açarım arabada. Yolda giderken iyi oluyor. Size de olmaz mı? Neden açıklama yapıyorum ki? Bilmiyorum… Neden utanıyorum? Neden keyif aldığım bir şeyi bir başkası gördüğünde sanki suç işliyormuşum gibi hissediyorum?

O zaman gelin bu konuyu bir araştıralım birlikte, biraz dertleşelim hatta sizinle. Çünkü biliyorum hepimiz yaşıyoruz bu duyguyu.

Tamam tamam, merak etmeyin. Kimseye söylemeyiz, aramızda kalır.

Sizi beklerken gizlice dinlediğim şarkılara ayrı bir playlist yaptım. Tekrar dinleyeceğimden değil de karışmasın diğerleriyle… Ne olur ne olmaz…

Ama dürüst olalım; aslında hepimizde var bu duygu. Sadece bende değil, sadece sizde değil... Hepimizde. Hatta bu garip hissin çok net bir adı bile var. Özellikle son yıllarda, Z kuşağıyla beraber popülerleşen, sosyal medyanın bir yerinde mutlaka gördüğümüz o kavram: “Guilty pleasure”. Türkçe’ye “suçlu hissettiren zevk” olarak çevirebiliriz. Aslına bakarsanız Antik Yunan’a kadar uzanan, insanlığın belki de en temel çatışmalarından biri bu.

Daha iyi anlamak adına şunu bi’ netleştirelim, bu kavramda bir suçtan bahsetsek de aslında utanç hissi daha önemli burada. İnsanın yapmaması gerektiğini düşündüğü hâlde, keyif almaktan vazgeçemediği şey gibi düşünebiliriz. Peki nereden çıkmış bu guilty pleasure?

Şimdi bir düşünelim guilty pleasure denince aklınıza ne geliyor mesela? Yüksek sesle dinlediğimiz o müzikler, gece yarısı yediğimiz atıştırmalıklar ya da izlemekten utandığımız diziler… Ama şaşıracaksınız, bu kavramın kökeni bugün bildiğimizden çok daha ağır, hatta biraz karanlık. Jennifer Szalai, 2013 yılının sonlarında The New Yorker’da yayınlanan "Against Guilty Pleasure" yani "Suçlu Zevklere Karşı" isimli makalesinde bu kavramın tarihine bakmış. İlk kez New York Times sayfalarında, bundan tam 166 yıl önce, yani 1860’ta boy göstermiş bu kavram. O zamanlar geneleve giden insanları tarif etmek için kullanılmış bu guilty pleasure ifadesi. Keyif için gidilen ama suçlu durumuna düşüren bir eylemi kast etmişler aslında.

Peki sonra ne oldu?

Zaman geçti, dünya değişti ve 20. yüzyılın ortalarına doğru bu kavram; televizyonun, radyonun, yani o devasa "kültür endüstrisinin" içine düştü. Estetik ve gündelik tercihlerimizin etiketi haline geldi yani. Suçun boyutu küçüldü aslında. Artık hapse girmiyordunuz ama... Arkadaş ortamında "Ben o diziyi izliyorum" derseniz, biraz dışlanabiliyordunuz.

Hep suça ya da utanca odaklandık ama kavramda yıllarca anlamını kaybetmeyen bir kısım var: zevk, keyif, haz. Suçluluk hafifledikçe geriye bir “kendini şımartma hali” kaldığını fark ediyorum. Kendine izin vermek, genelde göstermediğin tarafına geri dönmek, ya da nasıl desem? Mola vermek gibi.

Peki, az önce yaşadığımız o hisse neden "Utançlı Zevk" değil de "Suçlu Zevk" diyoruz? İki psikolog, Miceli (Mi-çe-li) ve Castelfranchi (Kas-tel-fran-ki), bu kavramlar arasında çok net bir fark olduğunu söylüyor.

Şöyle açıklıyor kendileri bu ayrımı: Bir tarafta suçluluk var ve suçluluk daha "ahlaki" bir duygu onlara göre. Yani bir kuralı çiğnediğimizde, birine zarar verdiğimizde ortaya çıkıyor bu his. Kendi kendimize şunu diyoruz: "Ben kötü bir şey yaptım." Eyleme odaklanıyoruz aslında. İşte bu yüzden suçluluk duyduğumuzda o şeyi telafi etmek istiyoruz Miceli ve Castelfranchi’ye göre. Yaptığımız yanlışı geri almak için çabalıyoruz.

Diğer tarafta ise utanç var, burası daha duygusal diyor uzmanlarımız. Çünkü odak eylemde değil bu sefer, direkt kendimizde. Utanç duyduğumuzda "Ben kötü bir şey yaptım" demiyoruz onlara göre; "Ben kötüyüm," ya da "Ben yetersizim" diyoruz.

Özetle, suçluluk "yaptığımız şeyle" ilgili; utanç ise "olduğumuz kişiyle". Utandığımızda bir şeyi düzeltmek ya da telafi etmek değil, saklanmak istiyoruz. Çünkü utanç, aslında olmak istediğimiz kişiyle, olduğumuz kişi arasındaki fark. Guilty pleasure ise bize şunu düşündürüyor: “Ben buyum ama guilty pleasure gördüğüm şey; olmak istediğim insana ait değil, daha aşağıda.”

Peki “daha aşağıda” dediğimiz yer tam olarak neresi? Nereden aşağı? Ben aşağıdaysam yukardaki ne? İşte burada bir hiyerarşi başlıyor. Hem de en fenası, kendimizle kurduğumuz bir hiyerarşi.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, başyapıtı “Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi” kitabında; zevklerimizin kişisel olmadığını söylüyor. Şimdi; “bir şarkı dinledik, bir film izledik, konu nasıl buraya geldi?” diyor olabilirsiniz, haklısınız. Ama aslında sevdiğimiz çoğu şey kültürel sermaye ile şekilleniyor Bourdieu’ya göre. Peki bu ne demek? Hepimiz “sermaye” denince parayı anlıyoruz ama “çok paranızın olması, sizi üst sınıfa dahil etmeye yetmez” diyor Bourdieu.

Pierre Bourdieu; zevkin kişisel değil sınıfsal olduğunu gösteren sosyolog.
Pierre Bourdieu; zevkin kişisel değil sınıfsal olduğunu gösteren sosyolog.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Bunu şöyle düşünün: Banka hesabınızdaki rakamlar size lüks bir araba alabilir ama o arabada hangi müziği dinleyeceğinizi aldıramaz. Bunun doğru bir cevabı yok elbette fakat Bourdieu’ye göre bu bir kültürel sermaye örneği. Bizi toplumun gözünde "seçkin" kılan o görünmeyen yatırım. Kelimelerimiz, giyimimiz, alışkanlıklarımız hatta reflekslerimiz bile bize dair bir işaret.

Çok lüks bir restorana gitmek yetmez, iyi bir telaffuz, orada ne yiyebileceğini bilmek gibi yetkinliklere sahip olmak; Bourdieu’nun bahsettiği kültürel sermayeye sahip olmamızı sağlayan şeyler aslında. Hepimiz doğduğumuz sınıfın özelliklerine yatkınız ona göre. Bourdieu, bunun değişebileceğini söylese de tek ölçütünün para olmadığını da vurguluyor tekrar. Günlük hayatımızda bir şeylere karar verirken ilk düşündüklerimiz, yatkınlıklarımız diyor Bourdieu.

Diyelim ki bir mobilya mağazasındasınız:

Şimdi hayal edin... Onlarca koltuk, binbir çeşit desen, yüzlerce kumaş seçeneği arasında yürüyorsunuz.

Evinize yeni bir soluk, yeni bir köşe eklemek niyetindesiniz. Neye dikkat edersiniz?

Eğer koltuğa yaklaştığınızda ilk yaptığınız şey kumaşın dayanıklılığına bakmaksa... "Acaba çabuk leke tutar mı?" diye düşünüyorsanız... Ya da "Altı sandıklı mı? Kışlık yorganları içine sığdırabilir miyim?", "Misafir geldiğinde açılıp yatak oluyor mu?" gibi fonksiyonel detaylar listenizin en başındaysa; bu, sizin doğduğunuz aileye, büyüdüğünüz eve ve ait olduğunuz sınıfa dair çok derin bir hikaye anlatıyor demektir. Eğer bunları düşünüyorsanız muhtemelen hayatınız boyunca bir şeyin sadece "güzel" olması yetmemiş size. Aynı zamanda "işe yaraması", "hayatınızı kolaylaştırması" ve "harcadığınız paranın karşılığını vermesi" gerekmiş. Ama tabii bu bir eksiklik değil; hayatta kalma refleksi aslında.

Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. O koltuğa bakarken ilk düşündüğünüz; renginin salona uygun olup olmadığı da olabilir. O saf estetiği; diğer fonksiyonlarından daha önemlidir sizin için. Çünkü farklı fonksiyonlarına ihtiyacınız yoktur. İşte o zaman zevk, işlevden kopmuş demektir. Siz artık sadece o mobilyanın göze nasıl geldiğiyle, güzelliğiyle ilgileniyorsunuz demektir.

Bunun sebebi de çok basit aslında. Zevklerimiz sınıfsaldır Bourdieu’ye göre. Toplumsal hiyerarşiyi sürdürmenin bir aracı haline gelmiştir bu tercihlerimiz.

Sizce abartıyor muyum? O müziği dinlemezsek ne değişecek ki? İşte bu noktada Bourdieu diyor ki: “Zevk, bir şeyi beğenmekten ziyade, başkasının beğendiği şeyi reddetmektir.” Alt sınıfa, dezavantajlı gruba, yoksul olana ya da halka yani genel kitleye ait olanı; onların tükettiğini sevdiğini itiraf edememek. Siz, o gruptan biri olsanız bile…

O halde gelin bu anlattıklarımı daha iyi anlamak için bir yemeğe götüreyim sizi…

Mesela şu masada çok özel bir akşam yemeği yeniyor belli ki. Yüzler güldüğüne göre her şey güzel gidiyor. Sohbet akıyor, taraflar heyecanlı... İşteee… Konu sevdikleri müziklere geldi.

Peki bu durumda siz napardınız? Duraksamadan en sevdiğiniz müzikleri söyler miydiniz? Yoksa onları bir filtreden mi geçirirdiniz? Karşınızdakinin duymak isteyeceği şarkılardan mı bahsederdiniz mesela?

İşte şu masada da bir iş yemeği yeniyor. Herkes oldukça şık ve resmi…

Ama şu köşede oturan beyfendi, sanki çok rahat değil gibi… Belki üzerlerindeki o şık kıyafetin kumaşı kaşındırıyor olabilir… Hatta uzun zamandır giymediği bu özel takımı biraz dar gelmiştir belki… Daha farklı bir yer burası, başka kumaşlara ilk kez karışıyor gibi. Farklı insanlar, yeni bir iş, alışılmadık gündemler…

Peki şimdi bu haldeki birinden, Netflix’ten açıp izlediği reality show’lardan bahsetmesini bekleyebilir miyiz? Ya da Youtube’a yüklenen kesitlerden yakalamaya çalıştığı ana akım dizilerden? Hadi stüdyoya dönüp bu soruların peşinden gidelim biraz.

Az önce restoranda masaların etrafında dolaşırken şunu düşündüm: Söylemeyecek kadar çekindiğimiz şey ne? “Guilty pleasure” derken bir suçtan bahsediyoruz, ama gerçek bir suç bile değil ki bu; uydurulmuş gibi… Ama aslında koca bir tarih yatıyor altında. Ben bir kitaplarımı karıştırayım, siz de bir nefeslenin. Dönünce utanç ve hazzın tarihteki yerini konuşalım biraz.

Evet arkadaşlar, ben gerekli araştırmaları yaptım. Siz de hazırsanız kaldığımız yerden devam edelim ve Antik Yunan’a bakalım birlikte. Utanç ve haz kavramlarını bakalım orada nasıl ele almışlar.

Utanç ve zevk arasında sürekli gidip gelen bir sarkaç olduğunu düşünebiliriz. İnsanlık hep iki uçta konumlandırmış bu kavramları: Hedonistler, yani hazcılar, iyi olanın zevk veren olduğunu savunurken; Stoacılar zevk ve hazzın güvenilmez olduğunu, insanı yoldan çıkardığını iddia etmişler. Ve bu hep böyle devam etmiş. Din, ahlak, siyaset ve kültür gibi toplumsal sistemler de zevki kimi zaman kutsamış, kimi zaman lanetlemiş. Bu çatışmayı, ruhumuzda bile taşıyoruz aslına bakarsanız.

Platon, “Devlet” kitabında ruhun “birbiriyle çatışan” üç katmanından bahsediyor. Bunlar: Akıl, haz ve ikisinin arasında duran üçüncü katman; irade. İrade dediğimiz bu katman aynı zamanda duyguları da temsil ediyor aslında. Bize “Bu yaptığım bana yakışır mı?” diye sorduran katman burası yani.

Platon; ruhun akıl ve haz arasında salınımını 'Devlet'te alegoriyle anlattı.
Platon; ruhun akıl ve haz arasında salınımını 'Devlet'te alegoriyle anlattı.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Akıl ve haz katmanları arasında hep bir mesafe var bu alegoriye göre. Çünkü hazzın doğrudan akla ulaşamaması gerekiyor. Diğer bir deyişle haz; akla yatmaması gereken, ilkel olan bir dürtü. Guilty pleasure ise bu ikisinin arasında yani irade katmanında duruyor aslında. Akıl ve haz arasındaki bu mesafeye, ruhun bu iki katmanı arasına, toplumu sıkıştırıyor.

Bu ikilik burada bitmiyor tabii. Orta Çağ’da da devam ediyor. Özellikle tek tanrılı dinler günahları zevk üzerinden şekillendiriyor biliyorsunuz. Bir şeyden zevk duyuluyorsa, dikkat edilmesi gerekiyor bu dinlerin kurallarına göre. Bu yargı, aklımızın bir köşesine yerleşmiş durumda.

Haz ve erdem çatışması, Batı’nın tarihinden ibaret değil elbette. Anadolu’nun geleneksel oyunu Karagöz ve Hacivat; bu dualitenin bi tür karikatürü gibi. Karagöz; patavatsız, aklına geleni söyleyen, hep yanlış anlayan, tamamen duygularıyla hareket eden, toplumca cahil görünen bir karakter. Hacivat ise hep düşünerek konuşan, akıllı, bilgili, herkesin onaylayacağı biri. Tüm komedi, Hacivat’ın Karagöz’ü küçük düşürmesinde. Belki de bu yüzden, içimizden geçeni söylemek konusunda rahat hissetmiyoruz, dalga geçilir korkusuyla gerçek düşüncelerimizi söylemektense, gülüp geçmeyi öğreniyoruz.

Karagöz ile Hacivat; akıl ve hazzın patavatsız geleneksel karikatürü.
Karagöz ile Hacivat; akıl ve hazzın patavatsız geleneksel karikatürü.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Utanç ve zevk arasındaki bitmek bilmez bu ikilik, bugün biraz hafiflemiş durumda sanki …Geçmişe kıyasla, guilty pleasure’larımızdan o kadar utanmıyoruz artık… Guilty pleasure’larımız o kadar da gizli saklı değil galiba, ne dersiniz? Hem o utanç ve suç anlamı hafifledi, hem de bu hissin ortak olduğunu biliyoruz. Peki bu nasıl oldu?

Bu aralar neleri yargılıyoruz, bi’ düşünelim. En karikatürize haliyle; opera, bale, geleneksel/klasik edebiyat ve klasik müzik yüksek bir zevk olarak görülürken; pop müzik, birtakım rap müzikleri, magazin, genç kurgu edebiyat, romantik komediler daha çok yargılanıyor.

Biz bu karikatürü nasıl oluşturduk peki? Nasıl bulduk birbirimizi bu hislerde?

Tabii ki, internet sayesinde. Özellikle sosyal medyada komünite olmak o kadar kolay ki başka insanların ne hissettiğini hemen öğrenebiliyoruz. İroniyle karışık bir itiraf etme hali başladı aslında. Sanırım bunu en net şekilde TikTok’ta gördük. İlk çıktığında çok yargılansa da zamanla herkesin kendini ifade ettiği bir alana dönüştü. Ya da ASMR videolarını düşünelim, yine ilk çıktığı zaman çok yargılanıyordu. Ama şimdi, özellikle dikkat dağınıklığı olan insanlar için, bir odaklanma sesi gibi. Ya da pop müzik yapan kalabalık gruplar, gençlik eğlencesi gibi görülürken, şimdi bu grupların her yaştan dinleyicisi olduğunu görüyoruz. Müziklerine verilen tepki videoları, buna dair atılan tweet’ler, sözlüklerde açılan başlıklar... Aynı içerikten utanç duyan insanlar birbirini bulup o konuda yeni içerikler üretti ve böylece bir ortaklık yarattılar diyebiliriz.

Bir yandan da bu içeriklerde erkeklerin, kadınların hazlarına yönelik zorbalıklarının daha fazla olduğu dikkat çekiyor araştırmalarda. Guilty pleasure konusundaki akademik literatürde bile, ilk çalışmalar hep tüketicisinin genellikle kadın olduğu içerikler hakkında. Bir erkeğin saatlerce futbol maçı izlemesi ya da bir video oyununun başında sabahlaması genellikle bir "tutku" veya "hobi" olarak görülüyor. Ama bir kadının benzer bir heyecanla bir diziyi takip etmesi hemen guilty pleasure olarak yargılanabiliyor. Burada aslında, hep konuştuğumuz hiyerarşinin, bu sefer kadın ve erkek arasında oluştuğunu görüyoruz. Erkekliğin, kadının tercih ettiği şeyi daha utanç verici bulmasıyla şekilleniyor aslında bu.

“Dallas” gibi pembe diziler, romantik komediler, aşk ve evlilik programları, gençlik dizileri... Guilty pleasure’lar arasında bile en kötüsü olarak görülüyor.

Akademisyen Arielle Zibrak, spesifik olarak bu konuda “Guilty Pleasures” isimli bir kitap yazmış. 2021’de yayımlanan kitabında, bu sözde aşağı zevk sayılan şeylerin kadınlığa özgü haz ve suçluluk biçimlerini ele alıyor. Buradan yola çıkıp diyor ki: Guilty pleasure bireysel bir zayıflık değil, toplumsal bir utanç biçimi. Zevk konuşurken bahsettiğimiz bu hiyerarşi, her zaman bir iktidar ilişkisini de beraberinde getiriyor çünkü ona göre. O zevki sevenler ve sevmeyenler olarak ayrılıyor yani. Bazen sevenler güçlü oluyor, bazen sevmeyenler… Güzel olanı belirleyenler ve diğerleri gibi de açıklayabiliriz Zibrak’ın dediğini. Erkekler de bu iktidar ilişkisinden faydalanıyor diye ekliyor kendisi. Kadınların tükettiği içerikler, filmler, diziler, hayranlıklar; genel olarak daha utanç verici bulunuyor kitabında verdiği örneklere göre.

Fakat, her ne kadar aşağılansa da, iktidar olmayanın hazzı daha yoğun, gerçek, yasaksız yaşadığı ortada. Örneğin Karagöz, aklına gelen her şeyi söylerken yargılanır mıyım korkusu yaşamıyordur. Hacivat’ın hissettiği baskıyı belki de hayatında hiç hissetmemiştir. Çoğu izlediğimiz sanatçıyı bu yüzden sevmiyor muyuz? İçten içe cesaretini takdir ederek.

Ama Rousseau, tüm bu etiketlenmelere rağmen, resim yapmaya devam ettiği için hala adını anmaya devam ediyoruz işte. Hem resimden hem de kendisinden vazgeçmedi diyebiliriz onun için.

Henri Rousseau; gümrük memuru, çağdaşları alay etse de resmetmekten vazgeçmedi.
Henri Rousseau; gümrük memuru, çağdaşları alay etse de resmetmekten vazgeçmedi.Wikimedia Commons · Public domain

Aslında utancın beslediği korku gittiğinde, olmak istediğimiz insana yaklaşıyoruz. Düşünsenize, Rousseau ve onun gibiler utansaydı, korksaydı eleştirilerden, o zamanlar onay alacağı şekilde üretseydi, ne olurdu?

Paylaşmaya çekindiğimiz yıl sonu müzik özetimiz, kimse bilmese de tekrar tekrar izlediğimiz filmler, toplum yakıştırmasa da hoşlandığımız insanlar, gizli internet geçmişimiz… Bize keyif veren şeye benzemek zorunda değiliz. Mesele onun gibi olmak değil; onun gibi olmaktan utanmamak. Bunun için belki de olmak istediğimiz insanla olduğumuz insan arasındaki mesafeyi biraz kapatmaya cesaret edebiliriz.

Künye
  • YazanSeray Soylu - Son Okuma: Kevser Yağcı -
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt -
Kaynaklar (2)