
Dilin Sınırları, Dünyanın Sınırları
Dile sahip değilken ne yapıyorduk? Düşünmek için yalnızca beynimiz yeterli mi? Zihnimizin her şeyi gösteren haritası nasıl kurulur? 111 Hz'in bu bölümünde, dil, zihin ve dünyanın etkileşimini ele alıyoruz. Düşüncelerimizi, duygularımızı ve ilişkilerimizi kurma aracımız olan dili inceliyoruz.
Aaahh! Sanırım biraz geç kalıyorum. Acele etmeliyim ki vaktinde stüdyoya geçebileyim.
Biraz geç kaldığım için henüz yoldayken konumuza ufak bir giriş yapabiliriz.
Sizce gündelik hayatta en çok kullandığımız araç ne?
Kahvemizi yudumladığımız bardak mı?
Anahtarlarımız… Yok yok o değil evet, biliyorum.
Peki elimizden düşürmediğimiz, artık hayatımızın neredeyse her noktasına temas eden telefonlar mı?
Yoksa bizi habire bir yerlerden bir yerlere götüren arabalar mı?
Ah teşekkürler, şu araya girelim.
Cevap sanırım hiçbiri. Sosyal birer varlık olan bizler doğamız gereği sürekli bir iletişim içerisindeyiz. Hoşlandığınız kişiden aldığınız “günaydın” mesajı da evinizin altındaki esnafa verdiğiniz baş selamı da bu iletişimin bir parçası. Karşımızdaki kişiye yahut kişilere bazı sesler çıkarıyor, işaretler gösteriyoruz. Karşımızdaki kişi de bu işaretleri ve sesleri anlayıp bize başka sesler ve işaretlerle karşılık verebiliyor.
İşin garip tarafı iki taraf da bu sesin veya işaretin tam olarak neye karşılık geldiğini biliyor ve anlatmak istediğini anlatmak istediği şekilde karşı tarafa aktarabiliyor. Üstelik böyle anlatınca çok kompleks görülen bu işlemleri beynimiz; neredeyse hiç zorlanmadan saliseler içinde algılayıp eyleme dökebiliyor.
İletişim için kullandığımız en önemli araçsa şüphesiz ki “dil”. Doğada eşi benzeri olmayan bu olgu, tamamen insan ürünü. Hayatımızın ana parçalarından olan bu sistem beni her aklıma gelişinde şaşırtıyor.
Off, bu asansör çok yavaş… Hah sonunda.
Başka kişilere ihtiyaç dahi duymuyoruz bazen. Kendi içimizde tartışıp bir sonuca ulaşabiliyoruz ya da hiç olmayacak senaryolar üretip kendimizi o durumların içerisine atıyoruz.
Aldığımız kararlar, hayallerimiz, vazgeçtiğimiz şeylerin hepsini kendi kendimize konuşarak yapıyoruz. Biraz düşününce dilin ilk akla geldiği halinden çok daha geniş bir alanının olduğunu hemen fark edebiliyoruz. Peki dil bizim için neden bu kadar önemli ve dil tam olarak nedir? Yerleşebilmem için sizden çok kısa bir süre müsaade istiyorum. Sonra başlayabiliriz.
Evet arkadaşlar, hazırsanız başlayalım şu dil mevzusuna.
En basit tabiriyle dil; insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, uzlaşmaya dayalı olarak oluşturulmuş işitsel veya görsel işaretler sistemi. En azından TDK’nin tanımı böyle. Peki yalnızca insanlar arasında mı böyle bir sistem var? Yani diğer canlılar bir dile sahip değil mi? Aslında hayvanların da kendi aralarında basit organizasyonlar ve anlaşmazlıklar üzerine tepkiler verdiğini, belirli tonda sesler çıkardığını görmek mümkün.
Karnı acıkan kedilerimiz veya dışarıda oynamak isteyen köpeklerimiz de bize isteklerini bir şekilde iletebiliyorlar. Maymunlar, bir tehlike gördüklerinde o tehlikeyi tanımlayan sesler çıkartarak arkadaşlarını uyarabiliyorlar.
Hatta yılan ve kartal için çıkardıkları sesler ve beden dilleri bile farklı. Aaa! beden dili ve maymunlardan bahsedince aklıma sosyal medyada çok ünlenen bir video geldi.
Maymun Punch’ı duymuş olabilirsiniz, annesi olmadığı için sürüden dışlanan yavru tatlı bir maymun kendisi. Hani dışlandıktan sonra çaresizce peluş oyuncağına sarılarak hepimizin yüreğini burkan videodaki maymun. Sürüdeki diğer maymunlarla kurmaya çalıştığı iletişimler sürekli reddedildiği için mutsuz olduğunu bize çok rahat anlatmıştı aslında. O zaman aramızdaki fark ne? Cevap basit aslında “kurgu gücü”. Maymunlar her ne kadar tehlikelere karşı diğer üyeleri uyarabilseler de “ya büyük bir kartal gelip bize saldırsaydı” ya da Maymun Punch “Annem olsaydı bana böyle davranamazdınız.” gibi varsayıma dayalı ifadeler kuramıyor.
Yahut maymunlardan daha kolektif bir zihne sahip arılara bir bakalım. Arılar bir besinin yerini, ne kadar uzakta olduğunu, besinin ne kadar değerli olduğunu hatta kaç kişilik bir ekibe ihtiyaç duyulduğunu anlatabiliyorlar. Peki bu bilişsel becerilerine niçin dil diyemiyoruz?
Çünkü ne arıların ne de maymunların iletişiminde geçmiş ve gelecek mefhumları yer almıyor. Bizse ses ve işaretler aracılığıyla kurgusal anlatımlar yapabiliyor, hayallerimizi aktarabiliyor, pişmanlıklarımızı dile getirebiliyoruz. Hatta istersek bilinçli olarak kurallı bir anlamsızlık dahi üretebiliyoruz. Bu kavramın yalnızca insana özgü olduğunu da Descartes “insan konuşan bir hayvandır” diyerek özetlemiş.
Peki biz, insanlık olarak, nasıl bir ihtiyaçla ve neden böyle bir araç geliştirdik? Doğduktan kısa bir süre sonra koşabilen ceylanların, yumurtadan çıktıktan birkaç hafta sonra uçabilen kuşların aksine; doğumdan sonra aylar, hatta yıllar boyunca bakıma muhtaç şekilde yetişen canlılarız. Hal böyleyken daha küçücük bir bebekken başlıyoruz iletişim kurmaya.
İletişim kurma becerileri avcı-toplayıcı atalarımızı, aslan gibi; kaplan gibi daha yırtıcı türlere karşı epey avantajlı hale getiriyordu.
Avlarına içgüdüsel olarak direkt saldırmak çok riskliydi. Vahşi yaşam sonuçta. Kötü sonuçları…
…olabiliyor.
E haliyle bunun yerine plan yapmak, strateji kurmak onlar için daha sağlıklı olacaktı.
Bu ve niceleri gibi zamana ve mekâna dayalı kurgular üretmeleri vahşi hayvanlar karşısında üstün gelmelerine olanak tanımıştı.
İlk başta kullandıkları dil tabii ki jestler, mimikler ve bazı yansıma seslerden ibaretti. Sık maruz kaldıkları hayvanların seslerini taklit ettiler, elleriyle işaret ederek hayvanın hangi yönden geldiğini bildirdiler. Canı yananlar o gün de bugün ki gibi “aaaah” nidaları çıkarmıştı. Bir süre sonra bir şeyi farketmişlerdi. Herkes belli olaylara benzer tepkiler veriyordu. Üzülen biri “ahhh” diye inliyor, sevindiğindeyse gülüyordu. Bu sayede sesler dışarıdan gelen bir şeye değil, kendilerine ait bir şeyin anlamı olmaya başlamıştı. Tabii yine de tekil bireylerin sesleri yeterli değildi. Bir grup insanın aynı seslere aynı anlamı vermesi yani toplumsal bir mutabakat gerekiyordu.
Ve bir gün devrim niteliğinde bir gelişme olmuş. Ava çıkan bir grup insan tehlikeli bir hayvanla karşılaşmış.
İçlerinden biri arkadaşına “vur” demiş ve arkadaşı bu komutu yerine getirmek için o tehlikeli hayvanın üzerine gitmeye kalkışmıştı.
Bunu gören kişi ona nasıl vurması gerektiğini anlatma ihtiyacı hissetmiş haliyle. Ve “vur” komutunun yanına “taş” kelimesini eklemiş. “Taş” ve “vur”. Bunu duyan arkadaşı taşı fırlatmış. Böylelikle dilin yani insan olmanın serüveni bizim için başlamıştı.
Bu noktadan sonra önce “olanı” sonra “olması istenileni” en sonunda “olmayanı” ayırt etmeye başlamışlar. Dil artık yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkmış ve düşüncenin zemini haline gelmişti.
İhtimaller denizinde çıktığımız bu zihinsel yolculuğun beyin fonksiyonlarımız üzerinde de güçlü bir etkisi oldu. Bir ses duymak ve bu sesi algılamak bizim için ne kadar basit değil mi? Ama işin arka planında işler biraz daha karmaşık işliyor. Gelin bu sürecin beynimizde nasıl bir yol izlediğini beraber inceleyelim.
Kulağımızdan giren ses önce işitme korteksimizde çözülüyor. Bu sayede sesin neye ait olduğunu veya hangi niyetle geldiğini anlıyoruz.
Bu ses eğer “ve” konuşmaysa, bunun ne anlama geldiğini beynimizde bir köprü görevi gören ventral yolla kavrıyoruz.
Bir dakika bir dakika! Bir önceki cümlemde yaptığım hatayı fark ettiniz mi?
Bir önceki cümlemde yaptığım hatayı fark edenleriniz olmuştur. Hatta belki bu hatayı düzeltip “ve” bağlacı yerine “bir” veya “ki” gibi uygun çözümler yerleştirmişsinizdir. İşte orası da duyduğumuz şeyin anlamını çözdüğümüz “dorsal yol” kısmı. Duyduğumuz şeyleri tekrar etme, telaffuz düzeltme veya bir şeyin nasıl söylendiğini algılamak için kullandığımız bölge. Yani dil, beynimizde uzun cümleler kurarken ve zorlu telaffuzları anlarken başka başka bölgeleri kullanıyor. Bu iki yol, beynimizin neredeyse tamamını bir baştan bir başa dolaşıyor. Böylelikle dil girdisi oldukça, hem beynimiz hem dilin kendisi sürekli gelişmiş oluyor. Bu haliyle dil, beynin en büyük mimarıdır desek pek de yanılmış olmayız açıkçası.
Beynimizin tüm bu süreçleri yönetmesi epey yorucu olsa gerek. Biz de şimdi kısa bir ara verebiliriz. Döndüğümüzde de dilin bizim için tam olarak hangi anlama geldiğinden bahsederiz.
Aah, evet… Şimdi konumuza devam edip dilin bizim bugünümüz için ne anlama geldiğini irdeleyebiliriz.
Dil, sosyal birlikteliklerle kurulmuş hem toplumsal hem de zihinsel bir olgu. Ünlü dil felsefecisi Wittgenstein’a göre dil; birey için yalnızca bir anlatma aracından ziyade, onun dünyasını kuran bir harita gibi çalışıyor. Hatta bunu ünlü “dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözüyle de açıklıyor.
Peki ya bunlardan mahrum kalsaydık? Yani hiçbir iletişime girmeyip, hiçbir görsel yahut işitsel veri alamasaydık? Hadi bu ihtimali yaşanmış bir olay üzerinden inceleyelim.
Tarihe “Genie Vakası” olarak geçen çok üzücü bir olay var. Babası, Genie isimli bu küçük kızı engelli olduğu gerekçesiyle küçük bir odaya hapsetmiş. Konuşması veya ses çıkarması durumunda saatler hatta bazen günler boyunca bir sandalyeye bağlayarak cezalandırmış. Şiddet ve tehditlerle de diğer aile fertlerini sindirerek Genie’yi bilinçli olarak iletişimsiz bırakmıştı.
Küçücük bir odada, dil girdisinden tamamen mahrum büyümüş olan Genie; 13 yaşındayken bir sosyal güvenlik görevlisi tarafından tesadüfen fark edilmişti. Hemen koruma altına alınan küçük kız, bulunduğunda neredeyse hiç konuşamıyordu. Tabii bu olay bilim dünyasını epey ilgisini çekmişti.
Dönemin tüm dil bilimcileri Genie’nin durumuna yoğun ilgi göstermişler. Böylelikle Genie’nin eğitimine büyük bir ekip tarafından özel olarak başlamışlar. Zamanla birçok kelime öğrense de asla tam olarak iletişim kuramamış. Çünkü kelime haznesi ne kadar gelişirse gelişsin dilin dünya kuran yapısı bir türlü oturmamıştı. Akıcı cümle örgüleri kurmak bir yana dursun, zihninde neden-sonuç ilişkisi dahi kurmakta güçlük çekiyordu. Sanki dili oluşturan kelimelerin sözlüğü sürekli genişliyordu da cümleleri kuracağı gramerin mimarisi bir türlü tamamlanamıyordu. Nitekim Genie Vakası’nı inceleyen ünlü dilbilimci Noam Chomsky de bu durumu “Dil öğrenimi genel öğrenimden farklıdır. Biyolojik olarak belli bir zaman aralığına ihtiyaç duyar” diyerek özetliyordu.
Dilbilimcilerin “kritik dönem” olarak nitelendirdikleri bu dönemde bilinçli olarak herhangi bir girdiden yoksun bırakılan Genie’nin gözleri görmesine ve kulakları duymasına rağmen “şey”leri anlamlandıramıyordu.
Yani görme, işitme ve konuşma gibi yetiler; iletişim kurmanın bir zorunluluğu mu? Bunlar olmadan iletişim kurmayı başaramaz mıydık? Neyse ki Dünya’mız her şeyin mümkün olabileceği bir yer. Çünkü bunu yine yaşamış bir kişi üzerinden inceleyebiliriz.
“Sonsuz bir sis ve karanlık bulutun içinde olduğunuzu hayal edin. Kimseye sesinizi duyuramadığınız gibi herhangi bir ses de size ulaşamıyor. Tıpkı sis ve karanlık bulutunun içinde yönsüz, pusulasız bir gemi gibi.”
Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz. Düşünmesi bile insanın içini ürpertiyor değil mi? Ben de ürperdim açıkçası. Aslında bu sözler bana ait değil. Görme ve işitme duyularını kaybetmiş birine, Helen Keller’a ait. 111 Hz’in sıkı takipçileri hatırlayacaktır. Kendisinden Kelimelerin Gücü isimli 7. bölümümüzde bahsetmiştik. 2 yaşında çok ağır bir ateşli hastalık sonucu iki duyusunu kaybeden Helen, böylesi bir benzetmeyi yapabilecek kadar dil hakimiyetini nasıl sağladı dersiniz?
Helen, 1880 yılının Haziran ayında sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmişti. 2 yaşına girmesine birkaç ay kala ateşli bir hastalığa yakalandı. Evdeki müdahaleler yeterli olmadı ve Helen hemen hastaneye kaldırıldı.
Hastanede ateşi düşürüldükten sonra annesi Kate Keller, kızında bir gariplik hissetti. Tekrar hastaneye götürdüğü kızı Helen’in görme ve işitme duyularını tamamen kaybettiğini söylediler. Annesi, kendisine ve Helen’e yardımcı olması için birçok bakıcıyla çalışsa da hiç kimse bu zorlu göreve birkaç günden fazla dayanamamıştı. Zira ortada huysuz bir çocuktan çok daha fazlası vardı. Duyularını kapandığı için dünyasında sıkışmış hisseden, ne istediğini anlatamayan küçük kızın öfkesi günden güne büyüyordu.
Annesiyse bulduğu tüm kapıları aşındırarak bir çare aramaya devam etti. En sonunda bir aile dostları vasıtasıyla Graham Bell’le tanıştılar.
Evet. Bildiğimiz Graham Bell. Hani şu telefonu icat eden. Tüm dünyanın iletişimini kolaylaştıran Bell, tabii ki bu küçük kıza da yardımcı olmak istemiş.
Graham Bell’in tavsiyesiyle Perkins Körler Enstitüsü’ne gitmiş Helen Keller, burada hayatını tamamiyle değiştirecek Anne Sullivan ile tanışmış. Kendisi de doğuştan görme engelli olan Sullivan; Perkins Körler Enstitüsü’nü birincilikle bitirmiş, enstitü yıllarında geçirdiği operasyon sayesinde görme yetisini tekrar kazanmıştı. Mezun olduğu okulda öğretmen olarak kalıp kendi gibi olan çocukların eğitimine katkıda bulunuyordu. Bu tanışıklıktan sonra Helen Keller, Anne Sullivan’ın ellerindeydi.
Mecazen de değil üstelik. Bildiğiniz ellerindeydi. Zira Sullivan, Helen’in elini tutarak işaret dilini, avucuna harfleri yazarak kelimeleri öğretmeye çalışıyordu. Helen, ne kadar hırçın ve öfkeli davransa da Sullivan ona sabırla yaklaşmaya devam etti. Nesneleri tattırdı, koklattı, isimlerini söylerken Helen’in elini kendi ağzına götürerek ses titreşimlerini hissetmesini sağladı. Ve yine çok hırçınlaştığı bir gün Helen’i tutup eline su akıtmaya başladı.
Bir yandan da avucuna “water”, yani “su” yazıyordu. O hırçın ve öfkeli Helen bir anda duruldu ve kendini suyun dinginliğine bıraktı. Elinden akan o serin şeyin bir adının olduğunu kavramıştı. Hatta Helen, o anı daha sonra “Birdenbire, sanki unutulmuş bir şeyin puslu farkındalığı içimde belirdi; geri dönen bir düşüncenin ürpertisini duydum ve dilin gizemi bana açıldı.” diyerek anlatacaktı.
İşte o gün Helen’in hem Sullivan’la sürecek ömürlük arkadaşlığının hem de artık o kadar karanlık olmayan yeni hayatının ilk günü olur.
Gördüğünüz gibi dil, yalnız öğrenilen bir şey değil; doğru uyaranlar ve ilişkilerle zihnin içinde açığa çıkan ve kendini inşa ederek büyüten bir düzen. Bu sebeple dil, iletişim aracı olmaktan çok, zamanı ve benliği beynimize yerleştiren zihinsel bir sistem.
Bunun böyle olduğunu çocukların dil gelişiminde de kolayca görebilmek mümkün. Çocuklarımıza dili “cümle böyle kurulur” diyerek anlatmaktan ziyade oldukça eksik ve temel düzeyde tanıtıyoruz. Fakat yine de çok kısa sürede inanılmaz derecede karmaşık olan bu sistemi kendi içlerinde kurabiliyorlar. Helen Keller’ın suyla birlikte yaşadığı o an, bu fikrin dramatik bir görüntüsüyken; Genie de durum aynı tartışmaya ters yönden ışık tutuyor. Çünkü önümüze gelen dil örnekleri ne kadar geniş olursa olsun, yine de belirli sınırlara sahipler. Buna rağmen biz, bu sınırlı dil bilgisinden neredeyse sınırsız sayıda ifade üretebiliyoruz. Chomsky’nin “evrensel dilbilgisi” dediği şey de tam olarak burada önümüze çıkıyor. Chomsky’e göre zihnimiz elbette dilin yazıldığı boş bir sayfa değil. Her dilde görülen temel fikirleri halihazırda üzerinde bulunduruyor. Haliyle bir çocuk, dili kavrarken çevreden duyduğu tüm konuşmaları bu temele oturtup adeta ayar düğmelerini çevire çevire kendisine ait dilin şeklini belirliyor. Bu yolla kendi dünyasını haritalandırıyor.
Chomsky’nin işaret ettiği zihinsel evren şeması ancak soyut kavramlarla belirginleşen bir şema. “Belkiler, eğerler, keşkeler” olmadan zihnin içerisinde gerçek bir yapı kurmak neredeyse imkânsız. Şemanın kurgusunu oluşturan bu yapıların yanında şemayı derinleştiren bir başka gerçeklik daha var: soyut gerçekliklerimiz.
Böyle söyleyince biraz yabancı gelebilir. Ama bahsettiğim şey çok tanıdık. “Sevgi, aşk, iyi” gibi kavramlar. Bu kavramlar sayesinde, öncesinde yalnız sokaklara ve caddelere sahip olan haritamız derinleşebiliyor.
Bu sayede yalnızca rüzgârın yönünü tayin etmekle yetinmiyoruz. Rüzgârın tenimizde bıraktığı hissi de anlamlandırabiliyoruz. Bu sayede yalnızca mevsim değişimini anlayarak kalmıyoruz. Güneşin sıcaklığını, karın soğukluğunu hissedebiliyoruz. Bu sayede küçükken en yakın arkadaşımızın başka bir mahalleye taşınması yalnızca bir haber değeri taşımıyor. Aynı zamanda içimizi burkabiliyor.
Helen de dünyayı etiketlerken giderek daha fazla şeyi merak ediyordu. Bir sabah evinin bahçesinde bulduğu birkaç menekşeyi Sullivan’a hediye etti. Sullivan teşekkür edip omzuna dokundu ve Helen’in avcuna “seni seviyorum” manasına gelen “I love you” yazdı. Helen bu yabancısı olduğu kelimeyi etiketleyip haznesine katmak için hemen “love” yani “aşk” ne demek diye sordu.
Sullivan, o gün Helen’in bu sorusuna tam bir cevap vermedi. Helen’se bir süre kafasında hiçbir yere oturtamadığı bu “aşk”ın peşinden hiç ayrılmadı. Bir gün, merakla ve ısrarla sormaya devam eden Helen’e “bulutlara dokunamazsın ama yağmuru hissedersin; toprağın ve çiçeklerin o yağmurla nasıl canlandığını fark edersin. Aşka da dokunamazsın ama onun her şeyin içine döktüğü tatlılığı hissedersin; aşk olmadan mutlu olamazsın, oyun oynamak bile istemezsin” diyerek anlattı.
Bunun üzerine Helen aşkı bir “şey” olarak anlamaktan çıkarıp, bir “hal” olarak hissetmeyi anladı. Sullivan, belki de dünyadaki en ulvi duygulardan birini, soyut bir şeyi nasıl kavrayacağını Helen’e öğretmişti.
Zihin dünyasındaki haritayı adım adım genişleten Helen, Sullivan’la çıktığı bu dil yolculuğu sonunda birçok başarı elde etti. Harvard Üniversitesi Radcliffe Koleji’nden mezun olan ilk görme ve işitme engelli kişi olurken; Tam 14 kitap yayınladı. 5 dil öğrendi. Hayatı Oscar ödüllü filmlere konu olan Helen, anlamının peşine düştüğü aşkla da 36 yaşında tanıştı. Medeniyetimizin kısa bir özeti gibi aşkı da dili de kendi zihni vasıtasıyla buldu.
İnsan olmak tam olarak böyle bir şey sanırım. Bazen tüm zorlukları, önümüzde duran büyük engelleri ufacık bir merak duygusuyla aşabiliyoruz. Bazen de başkalarıyla iletişim aracımız diye düşündüğümüz bir şey aslında bizim bütün benliğimizi oluşturabiliyor. Yarının, dünün, hayallerimizin hatta keşkelerimizin dahi elimizden alındığı durumlara sevgiyle, aşkla; dilimiz yani benliğimizle karşı koyabiliyoruz. Yarını, hayalleri, umudu bu yolla kazanabiliyoruz.
Zaten “dil” eski dilde gönül demektir.
Künye
- YazanRobar Adar Özdemir
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt