Hayatımız Kararlarımızdan mı İbaret?
Bizi bugünlere getiren tüm tercihleri yapmak yerine başka seçeneklere yönelmiş olsaydık kim bilir nerede ve ne yapıyor olurduk? Bu düşünce kendi içinde hem milyonlarca olasılığı hem de koca bir boşluğu barındırıyor. Çünkü olabilecekler tüm tahminlerimizin dışında kalabilir. Peki ya verdiğimiz ya da veremediğimiz her kararın sonucunu görme şansımız olsaydı? 111 Hz’in bu bölümünde alternatif hayatlar arasında gezintiye çıkıyor, olasılıklar ve gerçekler arasında bir yol ayrımına geliyoruz. Pişmanlıklar ve doğru kararlar arasındaki ince çizgi üzerine kafa yoruyoruz.
Bonjour arkadaşlar! La Boulangerie de Barış’a hoş geldiniz! Sizi burada ağırlamak ne büyük mutluluk! Bugün, deneyimli bir pasta şefi olarak sizlere leziz bir pain au chocolat yapmanın püf noktalarını anlatacağım. Bildiğiniz üzere uzun zamandır Fransa’da yaşıyorum. Dolayısıyla en iyi tarifi bulmak için ülkenin her köşesini karış karış gezdim desem abartmış olmam. Ama tabii bir tarif, kendi yorumumuzu katmadan asla en iyi haline ulaşamaz. O yüzden şimdi en sevdiğim önlüğümü üzerime geçiriyorum…
Gizli tarif defterimi açıyorum…
Ve işe koyuluyoruz -
Merhaba arkadaşlar! 111 Hz Dedektiflik Bürosu’na hoş geldiniz. Ben Barış Özcan. Sır perdesi aralanmamış tüm olayların gizemini çözmek için buradayım. Uzun zamandır ortada görünmediğimin farkındayım. Çok tehlikeli bir iş üzerindeydim. Aziz dostum Sherlock’la beraber Britanya’nın en hayaletli kasabalarından birindeydik. Karanlık gölgeler hala peşimde. Bu sebeple ansızın yeniden sırra kadem basmam gerekebilir. Şayet gelecek hafta programı Watson sunuyor olursa bilin ki- 111 Hz The Band ile kulakların pasını silecek bir Rock n Roll gecesine hazır mısınız arkadaşlar? Hayatta her zaman için tutkularımın peşinden gittim… Ama sizin sonsuz desteğiniz olmasaydı içinde bulunduğumuz bu an muhtemelen sadece bir hayal olarak kalacaktı. Kim bilir… Bestelerim, yıllarca gün yüzü görmeden çekmecemde duracaktı belki de... Fakat sizin sayenizde daha ilk albümde listelerin en tepesine çıktık ve bir daha da oradan inmedik. Bu yüzden sıradaki şarkıyı size armağan ediyorum! O zaman başlayalııımm!
Offf, ne yolculuktu ama! Çok da yorucuydu… Birkaç dakikada 10 yaş attım sanki… Gerçi ben sahnedeyken herkesin ismimi haykırdığı an muazzamdı doğrusu… İnsan gerçekten yenilmez hissediyor. Siyah deri ceketim ve havalı güneş gözlüklerim, yakıcı spot ışıklarının altında biraz daha kalırdım kalmasına da… Bölümün açılışını yapmam gerekiyordu.
Zaten cihazın şarjı da bitiyor. Rockçı hayatımı deneyimlemek mecburen sonraya kaldı. Neyse, şu gözlükleri şarj edeyim bari.
Henüz geliştirilme aşamasında olan teknolojik bir ürünü deniyorum da… O yüzden oldukça heyecanlıyım. Bu cihaz piyasaya sürüldüğü takdirde hiçbir şey eskisi gibi olmaz, benden söylemesi. Yani daha önce çok yolculuk yaptım, bambaşka yerlere ışınlandım. Hatta biliyorsunuz zamanda ileri veya geri gitmek 111 Hz evreni için işten bile değil. Ama ilk defa, kendi alternatif hayatlarım arasında gezinebiliyorum!
Tamam, biraz yavaşlıyorum. Kafa karıştırıcı bir konsept en nihayetinde… Alternatif hayat denildiğinde insanın aklında öyle şak diye bir şey canlanmıyor, ama zaten ilgi çekici kısım da burası. Yani, eğer şu anda burada olmasaydım, beni buraya getiren tüm tercihleri yapmamış, başka seçeneklere yönelmiş olsaydım nerede ve ne yapıyor olurdum? Bu düşünce içinde hem milyonlarca olasılığı, hem de koca bir boşluğu barındırıyor. Çünkü olabilecekler, tüm tahminlerimizin dışında kalabilir. Bu sebeple zihnimizde net bir resim oluşması zor… Hatta imkansız. Tabii hepimiz ara ara, “Ya keşke şöyle yapsaydım; o zaman her şey çok farklı olurdu.” diye isyan ediyoruz. Bu sırada “çok farklı” olacağını düşündüğümüz hayatımız için de bir fikrimiz oluyor genelde ama en nihayetinde bu sadece bir fikir. Bizim hayal dünyamızın eseri… Yani gerçeklik değil. Oysa bu cihazla, her durumda verdiğimiz kararların bizi gerçekten nereye götüreceğini bilme ve deneyimleme şansımız oluyor. İşte fırsat diye buna derim! Eğer başımıza gelecekleri önceden bilirsek bizim için en doğru yolu görebilir ve kararlarımızı ona göre verebiliriz. Pek çok kişinin muzdarip olduğu kararsızlık da tarihe karışır.
Karar vermek gündelik yaşamamızın ayrılmaz bir parçası. Hatta hayatımızı kararlarımız şekillendiriyor diyebiliriz. Ve biz gün içerisinde o kadar çok karar veriyoruz ki… Cornell Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, yalnızca yemek için bile her gün yaklaşık 227 karar verdiğimizi ortaya koymuş. Ne yiyeceğimiz, ne giyeceğimiz, neyi ne şekilde söyleyeceğimiz gibi kararlarla birlikte bu, yaklaşık 35.000 gibi inanılmaz bir sayıya karşılık geliyor. Tabii bu kararların büyük bir kısmı bizim otomatik pilotta yaptığımız seçimler… Harvard ekonomi profesörü Gerald Zaltman, bu operasyonun %95 oranında bilinç altımızda gerçekleştiğini ve neyin “iyi” ya da “kötü” olduğuna dair ön kabullerimize dayandığını söylüyor. Zaten bu kararların hepsi için aynı eforu harcasak, muhtemelen beynimiz yanardı.
Ama bu demek değil ki kafamızı kurcalayan her seçim illa çook büyük bir eşik olmalı… Mesela öğle arasında nerede yiyeceğimize karar vermeye çalışmak, ya da akşam hangi filmi izleyeceğimizi seçmek de vaktimizden çalabilir; hatta bizi küçük çaplı bir strese bile sokabilir. Yemekten ya da filmden tatmin olmama ihtimali… Aklın diğer seçeneklerde kalmasından korkmak… E ne olacak yani, sonraki gün diğer restorana gidilir ya da başka bir film izlenebilir gibi düşünebilir bazıları. Ama aynı gün bir daha geri gelmeyecek ki… Yani o gün yaptığınız seçim silinmeyecek. O seçim için harcanılan vakit veya nakit uçuup gitti. 2009 yılında vizyona giren Mr. Nobody filminde, 9 yaşındaki Nemo da tıpkı böyle bir gözlem yapıyor.
“Eğer patates püresi ve sosu karıştırırsanız, onları sonradan ayıramazsınız. Babamın sigarasından duman çıkar, ama duman asla tekrar içeri girmez. Geri dönemeyiz. Seçim yapmak işte bu yüzden zor. Doğru kararı vermek gerekir. Hiçbir seçim yapmadığınız sürece, her şeyi mümkün kılarsınız.”
Verdiğimiz bir kararın sonuçlarının kalıcı olduğunu bilmek, üzerimizdeki doğru karar verme baskısını artırır. Bu yüzden de gelecek hakkında birazcık bile fikir edinmek için çeşitli yöntemlere başvuruyoruz. Seyahat için valiz hazırlarken orada yaşayan kişilere hava durumunu sormak, ya da gelecek bir haftanın meteoroloji tahminlerini incelemek seçeceğimiz kıyafetler konusunda daha güvende hissetmemizi sağlar örneğin. Sonuçta orada ani bir yağmura yakalanmak, montsuz kalmak ya da yanlış ayakkabıyı giymek istemeyiz. Kalacağımız otelin puanına bakarak kalitesini anlamayı umarız. Bir yatırım yapacak olduğumuzda emlak piyasasının veya döviz kurlarının hareketlerini ön görmeye çalışırız ya da bir bölüm seçecekken mezunların iş bulma oranlarına ve nerelerde işe girdiklerine bakarız. Böyle binlerce örnek verilebilir, öyle değil mi? Hatta işi daha da ileriye götürüp gelecekten haber alabilmek için fal baktıranlar bile var. Çünkü aslında karar vermek bir sorumluluk. Çoğumuzun tüm yükünü üstlenmekten kaçtığı bir sorumluluk… Bunu bilen marka ve işletmeler de, bizi fazla düşünmeden kısa yoldan ürüne götürecek stratejiler kullanıyor. “Çok satanlar” reyonu, “fix menü”ler, “sezonun moda renkleri” veya “21 günlük diyet programı” gibi sınırları çizilmiş paketler sunulur bizlere ve biz de hevesle bunları kabul ederiz. 35.000 seçimden ne kadarını azaltabilsek kârdır sonuçta, değil mi?
Bahsettiğim sorumluluk hissi hayatımızın “dönüm noktaları” olarak adlandırdığımız büyük kararlarda daha da perçinleniyor.
Mezuniyet kutlamaları geride kaldıktan sonra biraz sancılı bir dönem başlar mesela… Lise bittikten sonra üniversite tercihleri, üniversite bittikten sonra iş arama süreci gelir ve yine verilecek bir çok karar önümüze serilir. Memleketimize dönmek ya da yeni bir hayata başlamak… Master yapmak ya da işe girmek… Kurumsal hayat ya da freelance çalışmak… Evlenmek, anne-baba olmak, başka ülkeye taşınmak, istifa etmek, 40’ından sonra ekstrem sporlara başlamak… Hepsi birer seçim. Bu kararları veren de, birkaç yıl sonraki halimiz de biziz. Ama aynı kişi miyiz acaba? İçimizde sonsuz “potansiyel biz”le beraber yaşıyoruz. Verdiğimiz kararlar, doğrudan benliğimizi oluşturuyor yani… Peki biz kimiz ve kim olmak istiyoruz?
Slovenyalı filozof ve sosyolog Renata Salecl “Seçme İkilemi” kitabında, insanların sadece şimdi ve burada değil, gelecekte de kusursuzluk için çabaladığını, ve bu nedenle seçimin giderek zorlaştığını ifade ediyor. Seçim yapmanın doğurduğu ezici sorumluluk hissi beraberinde başarısızlık korkusunu, suçluluk duygusunu ve pişman olma kaygısını getiriyor. Salecl’e göre tüm bunlar, seçim yapmanın aslında despotik bir süreç olduğunun da göstergesi… Kendisi, bu düşüncesini Rasyonel Seçim Teorisi’ne getirilen eleştirilerle de desteklemiş üstelik. Kökleri Adam Smith gibi klasik iktisatçılara dayanan bu teorinin yolu, sosyolojiyle 1950 ve 60’lı yıllarda kesişmiş. Ana fikir şu; bireyler kar ve zararı hesaplayarak kendileri için en çıkarlı opsiyonu rasyonel olarak seçebilirler. Buradaki kar, zarar ya da risklerin ne olduğu da bireyden bireye değişir çünkü herkesin içinde bulunduğu durum ve dolayısıyla ihtiyaçları farklıdır. Birey, bir opsiyonun getirileri götürdüklerinden ağır basıyorsa tercihini ondan yana kullanacaktır. Başka bir deyişle, yeterli bilgi verildiğinde insanlar her zaman kendi menfaatlerine olan seçeneği seçeceklerdir.
Bu teoriye karşıt olanlarsa insanların kendi çıkarlarının ne olduğunu bildiklerinde bile her zaman bu çıkarlar doğrultusunda hareket etmediklerine dikkat çekiyor. Salecl burada psikolojiye de değinmiş, çünkü psikanaliz insanların çoğunlukla maksimum haz ve minimum acı doğrultusunda hareket etmediğini, hatta kimi zaman kendi iyiliklerine aykırı eylemlerde bulunmaktan tuhaf bir haz aldığını öne sürüyor. Ne yapmamız gerektiğini bilsek dahi kararlarımızın ardında bilinçdışı arzu ve isteklerimiz gibi iç etmenlerin büyük rol oynadığı düşünülüyor. İlginç değil mi? Göz göre göre kendimizi sabote etmek… Hem de günün sonunda istediğimiz tek şey, kusursuz olmakken… Bir hayatı düşünmek ve o hayatı tüm yönleriyle yaşamak arasında büyük farklar olduğundan; çoğu zaman seçimlerimizin getirdiği hayat eksik, kusurlu görünür. Oysa seçmediğimiz için yaşanmamış olan diğer hayatlar, bilinmezliğin büyülü kusursuzluğuyla ışıldar.
Aklımız hep o yaşanmamış hayatlarda, geçilmemiş patikalarda kalır. Tıpkı benim de aklımın o konserde kaldığı gibi… Yani fena mı olurdu şöyle Rock and Roll Hall of Fame’de bir köşem olsaydı?
Ne oluyor ya? Bir kapı mı gıcırdadı yoksa ben mi gaipten sesler duyuyorum?
Yok yok… Yine bir şeyler oluyor, belli. Acaba gidip bir kontrol etsem mi? Aman ne gerek var şimdi bölümü kesmeye… Ama merakımı da dizginleyemiyorum. Bak işte… Yine bir seçim. Ben ne yapacağıma karar verene kadar en iyisi biz biraz ara verelim arkadaşlar.
Evet arkadaşlar, maceracı kişiliğim sağ olsun yine dayanamadım ve kapıdan içeri giriverdim. Ama burası pek de beklediğim gibi bir yer çıkmadı. Öncelikle… Bir kütüphanedeyiz. Yani tamam okumayı seviyoruz ama durduk yere yanı başımda neden bir kütüphane belirdi anlayamadım doğrusu… Biraz ilerleyelim bari…
Evet, biraz erken veda ettik kütüphaneye ama konu pişmanlıklara gelirse ipin ucu kaçar. Sonra bölümün sonunu zor getiririz. Ama pişmanlık üzerine biraz konuşmak isterim doğrusu… Çünkü kendisi belki de seçimlerimizdeki en belirleyici faktör. O kadar ki, daha kendisini yaşamadan kaygısını yaşıyoruz. Pek çok seçimimizde tereddüt etmemize sebep olan şey, verdiğimiz karardan pişman olma ihtimalimiz. Peki neden pişmanlıktan bu kadar çok korkuyoruz?
Pulitzer ödüllü yazar Kathryn Schulz’a göre pişmanlık iki ana etmenden oluşuyor. Hayal gücü ve kişisel irade. Yani bir tarafta istediğimiz şeyin zihnimizdeki yansıması, imgesi dururken diğer yanda eğer daha doğru davransaydık bunlara ulaşmış olabileceğimiz düşüncesi yer alıyor. Araştırmacılara göre pişmanlığın iki türü var: bir şeyi yapmadığımız ya da bir şansı kaçırdığımız için duyduğumuz pişmanlık, ki Türkçe’de biz bunu hayıflanma olarak ayırıyoruz; ve bir şeyi yaptığımız ama yanlış yaptığımız için duyduğumuz pişmanlık… Çalışmalar, hangi tür pişmanlığın daha belirleyici olacağına zamanın da etki ettiğini göstermiş.
Örneğin daha yakın zamana dönüp baktığımızda yanlışlarımıza odaklanırken yıllar geçtikçe yaptığımız yanlışlardan çok hiç yapmadıklarımız hakkında daha büyük bir pişmanlık duyuyoruz. Yine Cornell Üniversitesi’nde psikolog Tom Gilovich tarafından yapılan “Gidilmeyen İdeal Yol” adlı araştırma, aslında psikemizde üç ayrı “benlik algısı” olduğunu öne sürmüş. Gerçek benliğimiz, zorunlu benliğimiz ve ideal benliğimiz… Gerçek benliğimiz bizi, şu an yaşadığımız hayatı temsil ediyor. İdeal benliğimizse olmayı hayal ettiğimiz, olabileceğimizi düşündüğümüz kişiyi… İşte bu ikisi arasındaki mesafe ne kadar çoksa, pişmanlık hissimiz de o kadar yoğunlaşıyor. Zorunlu benliğimiz; aile geçmişimize, değerlerimize ve donanımımıza bağlı olarak olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi. Eğer ki eylemlerimiz bu benliğimizin özümsediği değerlerden saparsa veya çatışırsa yine güçlü bir pişmanlık bizi bekliyor. Peki ideal benliğimiz, olmayı hayal ettiğimiz kişi nasıl biri? Hatırlarsanız “kusursuzluk” demiştik. Böylesine yüksek bir çıtaya hangi gerçek benlik ulaşabilir? Ve böyle bir çabanın sonu nasıl pişmanlığa çıkmaz?
Schulz, pişmanlığın genellikle inkar, şaşkınlık, kendini cezalandırma ve ruminasyon, yani zihinsel geviş getirme düzleminde seyrettiğini açıklamış yaptığı TED konuşmasında.
Problem, kişi üçüncü ve dördüncü maddeler arası mekik dokumaya başladığında; yani karar anını sürekli olarak, tekrar tekrar düşündüğünde ve yanlış giden her şey için kendini suçlamaya başladığında ortaya çıkıyor. Pişmanlık, bir öğrenme fırsatı olabilecekken anksiyete, öz-değer düşüklüğü ve depresyon kaynağına dönüşüyor. İşte bu gerçekten de korkutucu… Tek bir ana, bir kar küresine hapsolmak gibi adeta…
Sürekli aynı kelimelerin yankılandığı karanlık bir kuyuya düşmek gibi…
Peki gerçekten de hayatımız yalnızca bizim kararlarımızla mı şekilleniyor? Yani kendimizi bu derece suçlamakta haklı mıyız?
Filmde Mr. Nobody, yani Nemo, dokuz yaşındaki bir çocuk için çok zor bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor. Anne ve babası boşanan Nemo, bir tren garında kiminle yaşayacağına dair nihai kararı vermek zorunda. Bir tarafta gittikçe hızlanan bir trenin içindeki annesi, diğer tarafta ise omuzları düşük bir şekilde çaresizce elini tutan babası… İşte Nemo’nun alternatif kaderleri tam da bu karar çevresinde dallanıp budaklanıyor. Nemo, kimsede olmayan bir güce sahip. Tüm bu alternatif hayatları bütün detaylarıyla önceden görebiliyor. Yani ne yaşayacağını bilmek gibi bir şansa sahip. Sonrasında defalarca farklı dönüm anları yaşıyor Nemo, ama hepsinin çıkış noktasını işte bu çıkışı yok gibi görünen ana bağlıyor. Nemo, bu seçimlerden birinde annesine doğru hızla koşuyor.
Koşuyor ama bağcıkları koptuğu için ayakkabısı ayağından çıkıveriyor.
Bu bir anlık duraksama, Nemo’nun annesinin elini zamanında tutamamasına, dolayısıyla da trene binememesine sebep oluyor. Film, bizi ayakkabının üretildiği fabrikaya kadar götürüyor ve fabrika sahibinin, kar etmek uğruna kalitesiz bağcıkları seçtiğini öğreniyoruz. Bu ayakkabılar Nemo’ya kadar ulaşıyor ve gün geliyor, hayatının akışını değiştiriyor. Sadece bu açıdan baktığımızda bunu oldukça kaderci bir anlayış olarak görebiliriz. Yani başımıza gelen her şeyin ardında kilometrelerce ötede başka birinin verdiği karardan, uçan bir kuştan ya da açan bir çiçekten kaynaklandığını düşünebiliriz. Böylesi elbette daha kolay ve acısız olacaktır. Fakat içsel ve dışsal milyonlarca etmen bir araya gelip hayatımızı şekillendirirken yaşananlar üzerindeki etkimiz aslında ne kadar büyük, bunu bir düşünebiliriz bence… Filmde Nemo, ki Latince’de bu kelime de “hiç kimse” anlamına geliyor her alternatifin içinde farklı alternatiflerle bezeli yüzlerce farklı hayat yaşıyor. Bunlar, kendi içinde avantajlar olduğu kadar birtakım zorluklar da barındırıyor ve günün sonunda Nemo’nun kontrol edemediği onlarca durum, hayatını şekillendirmeye devam ediyor.
Yağmur yüzünden kağıttan silinen bir telefon numarası, bir kaza yüzünden yürüyememeye başlayan babası, ya da insanlığın Mars’da koloni kuracak kadar gelişmesi gibi durumlar… Bu noktada kim olduğumuzu esas belirleyen şey aksiyonlarımız mı; yoksa çevremizde olup biten, bizim kontrolümüzde gelişmeyen durumlara karşı olan reaksiyonumuz mu tartışılabilir. Düşündüğümüz kadar kudretli miyiz?
Karar vermek bize özgürlük hissi sağlayan, hayatta anlam bulma ve yaratma arzumuzu besleyen bir süreç. Dolayısıyla eserini defalarca kez revize eden bir yazar gibi, en iyi ve derinlikli hikayeyi yazmak istiyoruz. Sanki kitabın son cümlesi, her şeyi açıklığa kavuşturmalı ve geçmiş sayfalarda yazılı tüm cümleler, bu belirlenmiş sona ulaşmak için bir araç olmalıymış gibi… Böylece hayatın bilinmezliğiyle daha kolay baş ediyor, mutlak bir kontrol sağladığımız algısını güçlendirebiliyoruz. Alternatif hayatların ışıltılı bilinmezliği, yaşadığımız hayatın korkutucu bilinmezliğini bir nebze olsun aydınlatıp bizi kısa süreliğine rahatlatabiliyor. Oysa ne olursa olsun anlam yaratan bizleriz. Hayallerimizle, hislerimizle, anılar arasında kurduğumuz bağlarla tüm versiyonlarımız yıllar içindeki tüm versiyonlarımız arasındaki köprüyü biz oluşturuyoruz.
Kitap, her an her saniye yazılmaya devam ediyor. Bazen mürekkep sayfada bir leke bırakıyor, bazen birkaç sayfa yırtılıyor, bazen isimlerin üzeri çiziliyor veya yeni paragraflar ekleniyor ama biz kalemi tuttuğumuz boyunca o kitap hep yazılıyor. Hayatta seçim yapmamak ve ilerlememek diye bir seçenek yok, çünkü bu bile başlı başına bir seçim. Biz de hayatla beraber akışta olmalıyız. Nemo’nun şans gibi görünen yeteneği, aslında film boyunca onun bu akışa kendini bırakmasındaki en büyük engel oluyor. Filmin sonuna doğru 118 yaşındaki Nemo, tüm bu seçenekleri zihninde deneyimleyen dokuz yaşındaki hali için şunları söylüyor:
“Öncesinde ne olacağını bilmediği için seçim yapamıyordu. Şimdi ne olacağını bildiği için seçim yapamıyor.”
Çünkü her seçim, güzellikleriyle ve zorluklarıyla; kazandırdıklarıyla ve kaybettirdikleriyle beraber gelir. Sonucu göremediğimiz için karar veremediğimizi düşünüyoruz ama ne mutlak bir sonuç ne de mutlak bir doğru var. Bu yüzden her ne olursa olsun seçimler yapmaya devam etmek ve gerçek sonuçları kafamızdaki ideal bir hayalle kıyaslamamak gerek. Yoksa elimize tuttuğumuz kitaptan sadece hayal kırıklıkları ve pişmanlıkları okuruz. Oysa sevgili Bay Hiçkimse’nin de dediği gibi:
“Bütün okulların tahtalarında şöyle yazmalı: 'Hayat ya bir oyun bahçesidir ya da hiçbir şeydir!”
Sürekli “yanlış karar mı vereceğim” korkusu duymadan bu oyun bahçesinde özgürce koşmak; yeni deneyimler için kendimize izin vermek, yaşadığımız hayatı sevmek için en iyi yol belki de…
Ah, gözlükler de şarj oldu sanırım. Ama ben galiba bir hayat ihtimalini değil de, kendi hayatımı yaşamayı daha çok istiyorum. Şuralarda bir yerlerde bir elektro gitar olacaktı, ne zamandır çalmadım. Gidip biraz parmaklarımı ısındırayım.
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt