111 Hz ·Bölüm 151 ·30 Eylül 2024 ·27 dk ·2.385 kelime

Ödül mü, Lanet mi: Mükemmeliyetçilik

Mükemmel olmak, her şeyi harika yapmak, her zaman en iyi, hep en başarılı olmak… Çok havalı duyuluyor, öyle değil mi? Peki bu, mükemmeliyetçi olmazsak başarılı olamayacağımız anlamına mı geliyor? 111 Hz’in bu bölümünde mükemmeliyetçiliğe yönelik sorular soruyor, bu arayışın artılarını ve eksilerini inceliyoruz.

0:00

Bu taraftakiler değil… Şu rafa bakmıştım zateeeen… Sağ taraftaki kutularda da yoktu. Hmm… Sadece arkadakiler kaldı sanırım.

Acaba aradığım şey onlardan birinde olabilir miii…?

A selam arkadaşlar. Geldiğinizi fark etmemişim kusura bakmayın. Derin bir araştırmanın tam ortasında yakaladınız beni. Geçen gün internette dolanırken karşıma çıkan çok ilginç bir komplo teorisinin izini sürmek için ünlü yönetmen Stanley Kubrick’in devasa arşivine geldim bugün.

Bu komplo teorisine göre, ABD aslında Ay’a hiç gitmemiş. Hatta “Ay’a ilk kez ayak basılan o an” diye izlediğimiz görüntüler de bir stüdyoda, Kubrick tarafından çekilmiş. NASA da bunun karşılığında Kubrick’e filmlerinde kullanması için özel kamera lensleri vermiş.

E favori yönetmenlerimden biri hakkında böyle bir iddia duyunca durur muyum? Gerçek olup olmadığını anlamak, bir ipucu yakalamak için hemen kalktım geldim.

Hmm bu kutuda kapı fotoğrafları var… Yüzlerce farklı malikanenin kapısı… Hatta belki de binlerce…

Yok artık! “Eyes Wide Shut”taki o kısacık sahnenin çekileceği kapıyı bulmak için ne kadar detaylı bir ön hazırlık yapmış adam…

Tek tek bakacak zamanım olsaydı keşke… Neyse bunu bırakıp şu üstteki kutuya göz atalım bir de…

Aslında bana kalsa bu kutuların her birini günlerce incelerim ama buna ömrüm yeter mi bilmiyorum. Çünkü arkadaşlar Kubrick’in arşivi yalnızca 1 değil, 4-5 ayrı odadan oluşuyor ve toplamda 1000’e yakın kutu var.

Çektiği, hatta çekemediği filmlere dair o kadar detaylı araştırmalar yapmış ki hayran olmamak elde değil. Her filme dair topladığı veriler, yaptığı yazışmalar, aldığı notlar, fotoğraflar… Daha neler neler… Bulabildiği her bir detayı toplamış, sonra da hepsini kutulayıp özenle saklamış.

Hay aksi, bu kutu biraz ağırmış...

Bakalım bunda ne varmış?….

“The Shining” filminin—

Haydaa birileri geliyor ya... Ufff buraları da toparlayamadık ama…

Neyse biz yakalanmadan kaçalım en iyisi…

Huuuh! Az kalsın yakalanıyorduk ya... Hayır ne işin var burada deseler, anlatması da bir dert… Neyse son anda kaçtık… Ama benim aklım kutularda kaldı arkadaşlar. Açıkçası Kubrick’in arşivi büyüledi beni. Nasıl bu kadar derinlemesine, nasıl bu kadar titiz çalışmış, inanılır gibi değil. Derinlemesine çalışma dediğim zaman aklınızda tam olarak ne canlandı bilmiyorum, ama çok ciddi seviyede bir detaycılıktan bahsediyorum. Mesela “The Shining” filmindeki otelin nasıl görüneceğini tasarlayabilmek için ulaşabildiği bütün kış otellerinin dış cephe fotoğraflarını çektirmiş. Yine bu filmin atmosferini oluşturabilmek için o tarihe kadar yazılmış, neredeyse bütün korku-gerilim kitaplarını okumuş. Filmlerinin kusursuz olması için elinden gelen her şeyi yapmış yani. E amacına da ulaşmış. Sonuçta gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biri kendisi. Ve bu başarısını da eşsiz mükemmeliyetçiliğine borçlu.

Madem öyle, hadi gelin onun bu özelliğini anlamaya çalışalım birlikte. Bu sayede Kubrick filmlerini farklı bir gözle izleyebilir, hatta onu anlamaya çalışırken kendimizi de daha iyi tanıyabiliriz.

Mükemmeliyetçilik hakkında yapılmış pek çok tanıma ulaşmak mümkün. Zira oldukça merak edilen ve uzun yıllardır tartışılan bir konu bu. Alfred Adler de bu konuda çalışan önemli isimlerden biri. Mükemmeliyetçiliği insanın doğuştan getirdiği eksiklik duygusunu aşmak ve daha iyi bir “ben” olmak için verdiği çaba olarak tanımlamış kendisi. Bu anlamda bir çabanın insanın gelişmesi için gerekli olduğunu ifade etmiş. Fakat gerçekçi olmayan üstün standartlara ulaşma çabası söz konusu olduğunda, mükemmeliyetçiliğin problemli bir hale geleceğini de düşünüyormuş.

Adler’in yaptığı bu ayrımı detaylandırıp sistemleştiren isimse Michigan Üniversitesi profesörlerinden Don. E. Hamchek. Hamchek, o güne kadar mükemmeliyetçilik üzerine yapılan tüm çalışmaları taramış ve ardından bu bilgilerin üzerine kendi klinik gözlemlerini de eklemiş. Yaptığı bu çalışmanın neticesinde “Psychodynamics of Normal and Neurotic Perfectionism” adlı bir makale yayınlamış. Mükemmeliyetçi insanları normaller ve nevrotikler olarak ikiye ayırmış Hamckek. Normal, yani uyumlu olanları kendilerine koydukları standartlara ulaşma çabalarından zevk alan ve başarıdan tatmin olan kişiler olarak tanımlamış. Nevrotik, yani uyumsuzlarınsa yüksek standartlara ulaşmak için gösterdikleri çabaları asla yeterli bulmayan ve hiçbir başarıdan tatmin duymayan kişiler olduğunu tespit etmiş.

“Acaba Stanley Kubrick normal mi yoksa nevrotik mükemmeliyetçi miydi?” diyeceğim ama… Kolay bir soru olacak sanki… Şöyle bir bakalım.

Mesela mükemmeliyetçilik denilince benim aklıma gelen ilk şey, bu insanların detaylara verdikleri önem ve titiz çalışmaları oluyor. Eğer mükemmeliyetçi birine bir iş teslim ediyorsanız, o kişinin o işi öylesine değil, gerçekten özenerek yapacağına emin olabilirsiniz. E konu detaycılık ve özen olunca da Kubrick’in eline su dökmek pek mümkün değil. Arşivindeki bin kutu, onun detaycılığını anlatmaya yetiyor da artıyor aslında. Gerçi Kubrick’in bu özelliği, kariyerinin son yıllarında epey bir artmıştı. İlk başlarda 2-3 yılda bir film çekiyorken, yaşı ve tecrübesi ilerledikçe standartları da yükseldi usta yönetmenin. Bu sebeple son iki filmi olan “Full Metal Jacket” ve “Eyes Wide Shut”ın yapımları arasındaki süre tam 12 yılı bulmuştu.

Yani tabii buradan bakınca “keşke daha az detaycı olup daha fazla film çekseymiş” diye düşünebiliriz. Ama öyle yapsaydı, bugün o çok sevdiğimiz Kubrick filmlerini izleyemeyecektik büyük ihtimalle. Sonuçta onu unutulmaz bir yönetmen yapan, hiçbir zaman taviz vermediği bu yüksek standartlarıydı. Çektiği hiçbir filmde kendisini tekrar etmemiş ve bunun için özel uğraş vermiş bir yönetmendi kendisi. Bunu da şöyle bir örnekle anlatabilirim size… Kubrick’in elli yıllık kariyeri boyunca çektiği on üç filmin neredeyse hepsi farklı bir türde. Mesela “2001: A Space Odyssey”yle bilimkurgu, “The Shining”le korku, “Full Metal Jacket” ileyse savaş filmi janrları üzerine çalıştı. Üstelik başka yönetmenlerin yaptığını tekrar etmeme konusunda da hassastı. Öyle ki Steven Spielberg’ün "Schindler's List"i büyük bir başarı kazanınca, benzer bir konuda çekmeyi planladığı ve uzun zamandır üstünde çalıştığı projesinden tamamen vazgeçti.

Onun farklı bir yaklaşımı vardı sinemaya. Öncelikle hiçbir filmini ticari kaygılarla çekmiyordu. Tam aksine yapım sürecinde epey para ve emek harcıyordu. Mesela “The Shining”i çekmek için uygun bir mekan bulamayınca, kafasındaki oteli adeta baştan inşa ettirdi. Fakat bu film hakkında çılgınca bir detay daha var… Filmin asistan editörü Gordon Stainforth, “The Shining”in çekimlerinin on yedi hafta olarak planlandığını, fakat bu sürenin tamı tamına 51 haftaya kadar uzadığını söylüyor. Çünkü Kubrick çoğu sahneyi en iyisi olana kadar, defalarca kez çekmekten bıkmamış. Bu gerçekten de ciddi bir adanmışlık, inanılmaz bir motivasyon gerektiriyor arkadaşlar. Ki bu da Kubrick’in mükemmeliyetçi karakterinin bir yansıması…

Hatta bunu size yine “The Shining”den bir örnekle açıklamak istiyorum. Hadi gelin benimle…

Filmdeki Overlook Oteli’nin neredeyse baştan inşa edildiğini söylemiştim az önce size… Açıkçası burasının bir set olduğuna inanmak epey zor. Kubrick buradaki her detayı o kadar iyi düşünmüş ki, gerçekten ürkütücü ve garip bir oteldeymişim gibi hissediyorum şu an. Ama bu gergin ortam sadece filme sirayet etmiş bir şey değildi. Kubrick’in mükemmeliyetçi tutumu çekimlerde başka bir seviyeye ulaşmıştı. Mesela kanlı asansör sahnesinin çekimleri, ekip için epey yıpratıcı geçmiş. Her ne kadar bu sahne üç tekrarda çekilse de, set alanının kuruması ve temizlenmesi tam dokuz gün sürüyormuş. Bu da tam olarak on sekiz gün demek. Şimdi, “e ne var canım set kururken başka sahneleri çekmişlerdir” diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz arkadaşlar. Çünkü Kubrick bu filmi senaryo sırasına göre çekmeyi kafasına koymuştu. Ancak bu şekilde mükemmel bir film ortaya çıkaracağına inanıyordu.

Fakat bunlar bile Kubrick’in ne kadar mükemmeliyetçi bir insan olduğunu anlatmaya yetmiyor… Dedim ya her sahneye ekstra bir özen ve motivasyonla hazırlanıyordu diye... Şimdi size bunun zirve noktasını anlatmak istiyorum. İzleyenler o meşhur merdiven sahnesini hatırlayacaktır. Hani Jack’in akıl sağlığını ciddi ölçüde yitirip, karısı Wendy’nin üzerine yürüdüğü, Wendy’nin de beyzbol sopasıyla kendini savunduğu sahne... İşte burada Kubrick’in sınır tanımaz bir mükemmeliyetçi olduğu çıkmıştı ortaya.

N-nasıl ya? Ne oldu ki şimdi burada? Birden gerildi ortalık. Offf… Neyse arkadaşlar biz en iyisi burada bir ara verelim isterseniz. Ben burada ne olduğunu bir anlayayım, sizinle stüdyoda görüşürüz.

Arkadaşlar, merak etmeyin 127’inci tekrar sonuncusuydu. Bu take’ten sonra Kubrick de mükemmel kaydı aldığına ikna oldu. Sahiden de filmin en etkileyici sahnelerinden biriydi bu. Amaaa… Sette yaşananlar epey bir garip…

Evet, Kubrick mükemmeliyetçi tavrı sayesinde Wendy karakterini canlandıran Shelley Duvall’dan çok etkileyici bir performans almayı başarmıştı. Fakat bu sahnenin ardında yatan gerçeği sadece oyunculuk performansıyla açıklamak mümkün değil. Çünkü maalesef bu sahnede Duvall’ın yüzünde gördüğümüz o çaresizliğin de vücut dilinden anladığımız bitkinliğin de büyük bir kısmı gerçekti. Hatta sonradan verdiği bir röportajda Duvall, “The Shining”in çekimleri esnasında Stanley Kubrick’in kendisine büyük bir baskı uyguladığını, çok sert ve acımasızca davrandığını da açıkladı. Canlandırdığı karakterin film boyunca çok endişeli ve üzgün görünmesi gerektiği için, Kubrick onu “gerçekten” bezdirene kadar çekim yapmıştı. 127 kez tekrar edilen bu sahnede Duvall’ın beyzbol sopası tutan elleri yara olmuş, zavallı kadın ağlamaktan perişan bir hale gelmişti. Üstelik sadece bu kadarla da kalmamıştı Kubrick. Duvall’ın yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyordu. Hatta çekim dışındaki zamanlarda ekiptekilerin onunla ilişki kurmasını dahi yasaklamıştı. Yoğun şekilde duygusal şiddete maruz kalan Shelley Duvall’ın gerçek ruh hali kameraya da yansımıştı elbette. Kubrick çektiği sahnelerden memnun kalmıştı, fakat aynı şeyi Duvall için söyleyemiyoruz maalesef… Zira Kubrick’in mükemmeliyetçilik takıntısı yüzünden kadının psikolojisi ciddi şekilde bozulmuş, yaşadığı travma sebebiyle saçları bile dökülmüştü.

Arkadaşlar ben galiba acele karar verdim… Kubrick’in mükemmeliyetçiliğini çok olumlu bir taraftan değerlendiriyordum ama pek öyle değilmiş meğerse… Madem öyle, e hadi gelin bu perspektiften bakalım bir de mükemmeliyetçilik kavramına.

Paul Hewitt ve Gordon Flett’e göre mükemmeliyetçiliği üç boyutta inceleyebiliriz. Kendine yönelik, başkalarına yönelik ve sosyal düzene yönelik mükemmeliyetçilik… Bireysel olanından başlayalım incelemeye… Kendine yönelik mükemmeliyetçilikte kişi, kendisi için çok yüksek ve gerçekçi olmayan standartlar belirliyor ve bunlara ulaşmak için takıntılı bir şekilde çabalıyor. Başkalarına yönelik mükemmeliyetçilikse bunun diğer insanlar üzerindeki yansıması aslında. Ki bunu anlatmama da gerek yok, Kubrick ve Duvall’ın hikayesi bunu gayet iyi özetliyor zaten…

Sosyal düzene yönelik mükemmeliyetçilikteyse kişi, çevresindekilerin kendisinden çok yüksek standartlarda işler beklediğine inanıyor. Dolayısıyla da kendini yoğun bir baskı altında hissediyor. Ama tekrar hatırlatmak isterim, mevzubahis standartlar gerçekçi standartlar değil. Mükemmeliyetçi kişilerin kendi kendilerine oluşturduğu bir illüzyon aslında. Kubrick’e baktığımızda bu boyutta bir mükemmeliyetçiliğe sahip olduğunu da görüyoruz. Detaylarda kaybolması ve filmlerini çok uzun sürelerde çekmesinin altında da insanların ondan çok iyi filmler beklendiği düşüncesi yatıyor.

Aslına bakarsanız mükemmeliyetçilik duyulduğu kadar güzel bir şey değil. Mükemmeli aramak ve bunun için çabalamakla, bunu bir takıntı haline getirmek arasında ciddi farklar var. Öyle ki birçok araştırma da mükemmel olma takıntısının; uyku ve yeme bozukluklarından, anksiyete ve depresyona kadar ciddi psikolojik problemlere yol açtığını ortaya çıkarmış. Kısacası sosyal medyada denk geldiğiniz o “kusursuzluk illüzyonunun” büyüsüne kendimizi kaptırmamamız lazım sevgili dostlar.

Tamam kabul, mükemmeliyetçiliğiyle nam salmış birçok başarılı insan var. Fakat bu bakış açısı ve başarılı olma kaygısı, insanın anı yaşamasına da engel oluyor. Bunu da en iyi efsanevi rock grubu Guns N’ Roses'ın frontman'i Axl Rose üzerinden anlatabilirim size.

Her ne kadar Axl harika bir vokalist olsa da, bu efsaneyi tek başına yaratmamıştı. Gelmiş geçmiş en yetenekli solo gitaristlerden biri sayılan Slash, bas gitarın üstadlarından Duff McKagan ve grubun rock ‘n’ roll ruhunu taşıyan gitarist Izzy Stradlin’in de o mükemmel şarkılarda imzası vardı.

İşte Guns N’ Roses efsanesini yaratan da bu birbirinden yetenekli müzisyenlerdi. Listeleri alt üst ettikleri yıllarda hep birlikte hareket ediyorlardı. Grubun her bir üyesinin yeteneğini sergilemesiyle ‘Sweet Child O' Mine’, ‘November Rain’, ‘Civil War’ ve ‘Paradise City’ gibi unutulmaz şarkılar ortaya çıkarmayı ve kısa sürede efsanelerin arasına adlarını yazdırmayı başardılar.

Fakaaaat… Maalesef bu denge bir süre sonra bozulmaya başladı. Grup içinde yaşanan ego savaşları Guns N’ Roses’ın yalpalamasına yol açtı. Özellikle de Slash ve Axl arasındaki çekişme grubun birlikte çalışmasını iyice zorlaştırmıştı. Bunun temelinde yatan sebepse Axl Rose’un mükemmeliyetçilik takıntısıydı aslında. Hiçbir şeyi kolay kolay beğenmiyor, ortaya çıkan şarkı kendi istediği gibi olmadığında grup arkadaşlarını suçluyordu. Zaten yaşanan ego savaşlarından bezmiş olan grup üyeleri de Axl’ın baskısına daha fazla dayanamayarak, Guns N’ Roses’dan birer birer ayrılmaya başladı.

Fakat Axl tek başına kalsa da başarabileceğini düşünüyordu. Hatta 1993’teki son albümlerinden sonra yeni bir Guns N’ Roses albümü üzerine çalıştığını dahi duyurmuştu...

Eşsiz bir albüm yapmak istiyor, bunun için var gücüyle çalışıyordu. Ancak her geçen gün mükemmel olma takıntısı da büyüyordu Axl’ın. Başarısızlığa hiç tahammülü yoktu. İyiyle yetinemezdi… Yeni albüm “Chinese Democracy”nin en iyisi olması gerekiyordu. Zaten hayranlarının da ondan bunu beklediğinden emindi.

Her şarkıyı defalarca kez baştan kaydediyordu, her kayıtta şarkıları yeniden düzenliyordu. Hatta onlarca farklı müzisyenle çalışıp, bir türlü onların performansından memnun olmuyordu. Gelip geçen onlarca müzisyen ve yüzlerce farklı kayda rağmen, asla aradığı mükemmelliğe ulaşamamıştı. Tam 15 yıl süren “Chinese Democracy”nin çalışmaları bir yılan hikayesine dönmüştü artık. Taaa ki 2008’e kadar… Evet, Axl Rose’un bu albümün en iyisi olduğuna ikna olup yayınlayabilmesi tam 15 yılını almış ve nerdeyse 14 milyon Dolar’a mal olmuştu.

On beş yıllık bir çalışma ve 14 milyon Dolar! Harika bir albüm olmasını beklersiniz, değil mi? Ne yazık ki sonuç birçokları için fiyaskoydu arkadaşlar. “Chinese Democracy” dinleyici ve eleştirmenler tarafından son derece kötü eleştirilere maruz kaldı. Albümün yeni trendlerin gerisinde kaldığı görüşü hakimdi herkeste. Görünen o ki Axl Rose’un mükemmeliyetçilik çabaları sonuç vermemiş, bu albüm Guns N’ Roses’un eski başarılarının yanına bile yaklaşamamıştı.

Evet, artık kabul etmemiz gerekiyor sanırım. Maalesef mükemmeliyetçilik sanılanın aksine her zaman olumlu sonuçlar vermiyor. Aslında bu oldukça anlaşılır bir durum. Zira böyle işleyen bir sürecin bir insanı tatmin etmesi pek mümkün değil. Mesela bu süreci şöyle hayal etmeye çalışalım…

Uyumsuz mükemmeliyetçilerin bir koşuya çıktığını düşünün. Hedefleri ufukta görünmeyen, var olup olmadığı bile belli olmayan bir bitiş çizgisine varmak…

Üstelik bu koşuyu şimdiye kadarki ennn iyi dereceyle tamamlamak istiyorlar. Ancak bu takdirde başarılı olacaklarına ve seyircilerin alkışlarını sadece böyle alabileceklerine inanıyorlar. Fakat yola çıktıktan sonra karşılarına çıkan ufak tefek her taşa takılmaya, önemsiz detaylarda boğulmaya başlıyorlar. Bu sırada kafalarını kaldırıp büyük resme bakmayı unutuyor, hedefledikleri yerin aslında ulaşılmaz olduğunu bile fark edemiyorlar. Her adım mükemmel olsun, her adım mükemmele hizmet etsin diye düşünürken, hata yapmak korkusuyla adım atamamaya başlıyorlar. Bundan sonraysa bu koşu severek yaptıkları bir aktivite olmaktan çıkıp tam bir eziyete dönüşüyor. Yol boyunca karşılarına çıkan hiçbir manzarayı göremiyor, karşılaştıkları hiçbir güzelliğin keyfini süremiyorlar. Sonunda bitiş çizgisine ulaşsalar bile geriye kalan, derin bir hayal kırıklığı ve onu takip eden yoğun bir özeleştiri seansı oluyor.

Ve ne yazık ki, bu mükemmeliyetçilik konusu günümüzde çoğumuzun sıklıkla yaşadığı bir problem. Farklı boyutlarda ve farklı yoğunlukta olsa da bir çoğumuz, özel ya da iş hayatlarımızda bu sorunla baş etmeye çalışıyoruz.

Ama durun, öyle hemen enseyi karartmaya gerek yok. Girdiğimiz bu dehlizden çıkmamız da mümkün tabii ki.

O zaman gelin hep birlikte hayatımızdan “en” kelimesini çıkaralım bir süreliğine. En iyiyi aramak, en doğruyu yapmak, en başarılı olmak için çabalamak yerine “daha iyi”ye odaklanalım. Gerçekçi olmayan yüksek standartlar belirlemek yerine, önceki seferden sadece bir adım daha ileri gitmeyi hedefleyelim mesela. Hem, hata yapma korkusuyla yerimizde saymaktansa -emin olmayarak bile olsa- bir adım atmak, ilerleme sayılmaz mı? En kötü…

Düşeriz.

Ne olacak ki? Düşe kalka elbet doğruyu buluruz. Hata yapmak, düşmek, kalkmak, gerekirse baştan başlamak, başarılı olmak kadar başarısız da olmak… Hepsinin yeri ayrı, hepsinin kıymeti farklı… Önemli olan sonuca değil, sürece odaklanmak. Onaylanmak, kabul görmek, utanma duygusundan kaçmak ya da başarı beklentisiyle değil; tüm adımları keyif alarak atmak…

O halde kendinizi kaybettiğinizi fark ettiğiniz o anlarda; önce bir durun. Sonra derin bir nefes alın, ve en iyiyi arayan mutsuz bir mükemmeliyetçiliktense, daha iyinin peşinden koşan mutlu bir çabanın yeterli olduğunu hatırlayın.

Eminim her ne yapıyorsanız daha iyi yapacak ve daha iyi hissedeceksiniz.

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (13)