111 Hz ·Bölüm 152 ·7 Ekim 2024 ·22 dk ·1.843 kelime

Zor Zamanlarda Nasıl Umutlu Kalabiliriz?

Dünya zor bir dönemden geçiyor ve biz de bu süreçte zaman zaman çaresizliğe kapılabiliyoruz. Bazen de bu his bir türlü geçmek bilmiyor. Peki hep böyle mi olmak zorunda? Öğrenerek edindiğimiz bu çaresizliğin bir panzehri yok mu? 111 Hz'in bu bölümünde o panzehri arayışa koyuluyoruz. İlhamımızı hikayelerden alarak, umudun peşine düşüyoruz.

0:00

Herkese merhaba arkadaşlar.

Sıkı 111 Hz dinleyicileri, jeneriği duymayınca şaşırmış olabilirler. Evet, normalden biraz farklı bir açılışla karşılıyorum sizi bu bölümde. Hemen sebebini anlatayım…

Geçtiğimiz günlerde üniversite öğrencisi bir dinleyicimizden bir mail ulaştı bana. Mesajında özetle, içinden geçtiğimiz süreçten, yaşadığımız gündemden bunaldığını ve bu konuda ne yapacağını bilemediğini söylüyordu. Ne yapacağını bilememek… Eminim birçoğunuza tanıdık gelmiştir bu his. Hayat görüşü ya da yaşı fark etmeksizin, hepimizin zaman zaman düştüğü bir çıkmaz bu muhtemelen. İşte bu sebeple biraz dertleşelim istedim bu bölümün girişinde.

Biliyorum, son yıllarda dünya çok ama çok zor bir dönemden geçiyor. Savaş haberleri, COVID-19 sonrası yaşanan ekonomik kırılmalar, iklim krizi, sosyal medyada yükselen zorbalık, içimizi karartan haber bültenleri… Tek başımıza değiştiremeyeceğimiz bir süreçten geçiyoruz sanki. Yönlendiremediğimiz bir akışta boğulmamak için çırpınıyormuşuz gibi geliyor zaman zaman. Böyle dönemlerde insan ister istemez kendisini çaresiz hissediyor haliyle, umutsuzluğa kapılıyor. Bu elbette gayet doğal, gayet insani bir davranış aslında.

Fakat enseyi karartacağımız, her şeyi boş verip kendimizi çaresizliğe kaptıracağımız anlamına da gelmiyor. Zira bu his süreklilik kazandığında ciddi problemlere yol açabiliyor. O yüzden gelin bugünkü bölümde, zor zamanlarda nasıl ayakta kalabileceğimiz üzerine birlikte kafa yoralım. Bize ilham olabilecek hikayelerin peşine düşerek, umudu nasıl bir pusula gibi kullanabileceğimizi anlamaya çalışalım.

İlk olarak sürekli çaresiz hissetmenin sebepleri üzerine konuşmamız gerekiyor. Yani kaynağa inmeliyiz. Çünkü problemi ne kadar iyi anlarsak, o kadar sağlıklı çözümler üretebiliriz.

Şimdiii… Biliyorsunuz ki hepimiz doğuştan gelen bazı davranışlara ve duygulara sahibiz.

Mesela nefes almak… Hiçbirimiz nefes almayı kitaplardan ya da bir başkasından öğrenmedik, değil mi?

Doğduğumuz ilk saniyeden itibaren bu eylemi gerçekleştirebiliyoruz ve temelde yaşamayı da buna borçluyuz. Ya da beslenmek… Hiçbir bebeğe anne sütü emerek hayatta kalabileceği öğretilmiyor elbette. Kısacası yaşamak için ihtiyacımız olan temel şeylerin ne olduğunu, hayata geldiğimiz ilk andan beri biliyoruz. Fakat doğuştan sahip olduğumuz şeyler bu ikisiyle de sınırlı değil. Mesela curiositas, yani merak... Hepimizin doğuştan sahip olduğu o biricik duygu... Onun sayesinde öğrenmeye yönelik davranışlar geliştirebiliyoruz.

Söz konusu çaresizlik duygusu olduğunda kilit kelimemiz de bu aslında. Öğrenmek… Zira çaresizlik de bizim deneyimleyerek geliştirdiğimiz bir his. Kaldı ki literatürde de öğrenme eylemiyle sık sık ilişkilendiriliyor bu duygu. Hatta yakın geçmişte yürütülen bir dizi çalışmayla, öğrenilmiş çaresizlik kavramının da tanımı yapılmıştı. Hadi gelin oradan başlayalım çaresizliği analiz etmeye…

Öğrenilmiş çaresizlik konusunu incelerken başvuracağımız ilk kişi elbette Martin Seligman… Bu konu üzerine ilk defa 1967’de deney ve gözlemler yapmaya başlayan Seligman, öğrenilmiş çaresizliğin kişiler üzerinde derin depresyona varan etkileri olduğunu düşünüyordu. Bu fikrini teorileştirmek için de çok sayıda çalışma yürütmüştü. Her ne kadar bu çalışmalardan önemli sonuçlar elde etmiş olsa da, bazı deneyleri çok acımasızdı ve insani açıdan onaylanması mümkün dahi değildi. Merak etmeyin, biz de bugün bu deneylerin detaylarını incelemeyeceğiz. Ancak elde ettiği sonuçları değerlendirmek iyi olabilir.

Seligman, 1967’de Steven Maier ile birlikte yürüttüğü ilk deneyinin sonucunda, çaresizliği öğrenilen bir duygu olarak tanımlamıştı. Onlara göre öğrenilmiş çaresizlik, bir kimsenin sonucunu etkileyemediği bir olay yaşadıktan sonra ortaya çıkıyordu. Bunun ileri safhalarındaysa öğrenilmiş çaresizliğe sahip olan kişi, başka benzer olayların sonucunu da değiştiremeyeceği ön kabulüne sahip oluyordu. Hatta Seligman bir adım daha öteye giderek öğrenilmiş çaresizliği doğrudan depresyonla bile ilişkilendirmişti. Aradan geçen yıllarda hayvan davranışları üzerine birçok deney yapsa da, teorilerinin geçerliliğini insanlar üzerinde gözlemlemesi epey bir zaman aldı Seligman’ın.

Takvimler 1974’ü gösterdiğindeyse hayvanlar üzerinden elde ettiği verileri, gönüllü insanlar üzerinde de gözlemleme fırsatına ulaşmıştı. Çalışmanın ilk kısmında gönüllüleri üç gruba ayırıp, onlara rahatsız edici sesler dinletti Seligman.

Deneyden önce ilk gruba çalışmayan bir buton verdi. Hemen ardındansa yüksek ve sinir bozucu sesler dinletti hepsine. Denekler butona ısrarla bassa da bu sesler bir türlü kesilmiyordu.

İlk gruba dinlettiği seslerin aynısını bu denelere de dinletti. Elbette butonu kullanan denekler, kısa sürede sesleri durdurmuştu.

Son grubaysa hiçbir ses vermemişti.

Deneyin ikinci aşamasındaysa tüm insanları bir araya toplamış ve hepsine bu sesleri kesebileceği butondan vermişti Seligman.

Ardından tekrar aynı rahatsız edici sesleri dinletti onlara. Sesler duyulmaya başladıktan bir süre sonra ikinci ve üçüncü gruptaki kişiler butonu kullanıp sesleri sustururken, birinci gruptaki denekler gürültüleri sonlandırmayı denememişlerdi bile.

Bu çalışmanın neticesinde Seligman ve ekibi, kişinin kontrol edemediği durumlara maruz kaldığında bilişsel, motivasyonel ve duygusal eksiklik belirtileri gösterdiğini saptamıştı. Ki bunlar da genellikle depresyon süreçlerinde karşımıza çıkan belirtiler.

İşte buradan cımbızla çekmemiz gereken bir ifade var… “Üzerinde kontrol sahibi olamadığımız durumlar.” Şunu kabul etmemiz gerekiyor, hiçbirimiz dünyadaki sorunları tek başımıza çözebilecek etki alanına sahip değiliz. Ancak bu bizi ne çaresizliğe ne de bir boş vermişliğe sürüklememeli. Çözümün ta kendisi olamasak da kesinlikle bir parçası olabiliriz. Farkındalığımızı yükselterek, başkalarının sorunlarını da önemseyerek ve dayanışarak da bir fark yaratabiliriz.

Aslına bakarsanız bu konuda bize ilham olacak bir hikaye de biliyorum ben. Hadi düşün peşime.

1933’te Kuzey Carolina’da başlıyor bu hikaye...

ABD’deki siyahi ırkçılığının zirvede olduğu bir dönemde yedi çocuklu, yoksul ve Afro-Amerikan bir ailenin altıncı kızı olarak doğmuştu kahramanımız Eunice Kathleen Waymon. Yaşadığı ev müzikle doluydu. Eh tabii o da müziğe karşı büyük bir merak geliştirmiş ve henüz altı yaşındayken piyano çalmayı öğrenmişti. Fakat müzik eğitimi almasını sağlayacak bir gelire sahip değildi ailesi. Bırakın müzik eğitimini, geçimlerini dahi sağlamakta zorlanıyorlardı zaten.

Bir kilisede vaizlik yapan annesi Mary Kate, ek gelir sağlayabilmek için bir evde hizmetçi olarak çalışmaya bile başlamıştı. Fakat Eunice’in hayatındaki en önemli kırılma anı da buydu aslında. Zira annesinin çalıştığı evin hanımı, genç Eunice’in müziğe olan ilgisinden çok etkilenmiş ve piyano eğitiminin masraflarını üstlenme kararı almıştı.

Piyanoda hızla kendini geliştiren ve liseyi birincilikle bitiren bu genç kızın tek bir hayali vardı artık… Klasik müzik piyanisti olabilmek. Bu hayalini gerçekleştirebilmek için Curtis Müzik Enstitüsü’nün seçmelerine katıldı genç Eunice. Burada muhteşem bir performans vermesine rağmen, hiçbir gerekçe gösterilmeden müracaatı reddedilmişti. Fakat o reddedilmesinin sebebinin teninin rengi olduğundan emindi.

Buradan bakınca artık çarelerin tükendiğini, Eunice’in pes ettiğini düşünebiliriz kolaylıkla. Ama işte umut, çaresizliğin panzehridir arkadaşlar… Eunice de umudunu daima müzikte saklıyordu.

Geçinmek için piyano çalmaya başladığı bir barda, jazz ve blues disiplinlerini de öğrenen bu genç kadının yazacağı yeni bir hikaye vardı. Ve o hikayenin başlığında Nina Simone ismi yazıyordu.

Curtis Müzik Enstitüsü seçmelerinde yaşadığı olay, benliğine de sirayet etmişti Nina’nın. Bu hayal kırıklığı, onun müzikal tarzını ve kimliğini de büyük ölçüde şekillendirmişti. Müzik sadece Eunice’in umutlarını saklamıyordu artık. Nina Simone’un hayal ettiği o adil ve eşit yaşamın umudunu da taşıyordu... ‘Mississippi Goddam’, ‘Young, Gifted, and Black’ ve ‘Four Woman’ gibi şarkılarla, sivil hak ihlallerini ve sistematik ırkçılığı sert bir dille eleştiriyordu Simone. Elbette bu kariyeri için bir dezavantajdı. Radyolar onun şarkılarını çalmak istemiyor, birçok plak firması onun albümlerini basmaktan çekiniyordu. Ülkenin en çok tanınan müzisyenlerinden birisi olmasına rağmen, sesini duyurabilmek için ekstra bir mücadele vermek durumundaydı.

Fakat yaşamı boyunca mücadele ettiği şeyler bunlarla da sınırlı değildi Nina Simone’un. 1960’ların sonunda kişisel yaşantısı da zor bir döneme girmişti. Eşinden şiddet görüyor, evliliği çöküyordu. Müziği ve politik tavrı nedeniyle baskı gördüğü yetmezmiş gibi bir de depresyonla mücadele ediyordu Nina Simone. Çözümü ABD’den gitmekte bulsa da, 2003’te yaşamını yitirene dek müzik yapmaya ve ırkçılıkla mücadele etmeye devam etti.

Yoksulluk, ırkçılık, şiddet, baskılar, bunalımlar… Hepsi çaresizliğe saplanıp kalmak için büyük sebepler, değil mi? Ama işte bir şekilde umutlu kalabilmeyi başarmıştı Nina Simone. Peki biz bunu nasıl başarabiliriz? Yaşadığımız dönemde umudu nasıl bir pusula olarak kullanabiliriz? Kısa bir aradan sonra da bunun üzerine konuşacağız.

Prometheus, tanrıların meskeni Olympos’tan ateşi çalıp, insanlığa verdiğinde başlamıştı her şey.

O soğuk karanlık sona ermişti artık… İnsanlık için ilerleme ve medeniyet bir hayal değildi nihayet!

Elbette tanrıların ve insanlığın kralı Zeus, Prometheus’un bu başkaldırısına çok ama çok sinirliydi. En acılı cezayı çekmeliydi…

Bunun için Prometheus’u sonsuza dek bir kayaya zincirlemişti.

Her gün bir kartal Prometheus’un kara ciğerini yiyecek, hemen gecesinde kara ciğeri tekrar büyüyecekti. Böylece bitmek bilmez bir döngüde devam edecekti bu işkence.

Fakaaat, Zeus’un öfkesi dinmek bilmiyordu. Bu bitmek bilmeyecek işkence bile onun içini soğutmamıştı adeta. Bir şekilde insanlığa da bir ders vermeliydi.

Bunun için de Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a dikti gözlerini tanrıların kralı. Önce zeki, zarif ve meraklı Pandora’yı yarattı ve Epimetheus’a yolladı. Pandora’nın güzelliğine tutulmuştu Epimetheus. Bir anda kardeşini unutup, hemen evlendi onunla. Bunun üzerine Zeus, Pandora’ya bir evlilik armağanı gönderdi. Bir kutu… Ve tek bir emri vardı, o asla kutuyu açmayacaktı.

Ama işte Pandora… Doğası gereği meraklıydı…

Günün birinde açtı kutunun kapağını. Ve kutunun içinden…

…birer birer kötülükler çıkmaya başladı. Hastalıklar, savaş, fakirlik, yalan, kıskançlık… Onlarca musibet yayıldı insanlığın dünyasına.

Telaşla kapattı kutuyu Pandora! Ancak nedendir bilinmez, tekrar açar kutunun kapağını. Ve kutunun içinde kalan son şey kutuya yayıldı.

Umut.

Şimdi diye düşünmüş olabilirsiniz. Fakat bu hikaye bize güzel bir ip ucu veriyor aslında arkadaşlar. Zira Pandora’nın o kutuyu kapatması, daha fazla kötülüğün dünyaya yayılmasını istemediğinden kaynaklanıyordu. Yani umudu insanlara taşıyan da Pandora’ydı…

Şöyle düşünün… Zihnimizdeki düşünceler sürekli kulağımıza bir şeyler fısıldıyor, değil mi? İnsan hep kötüsünü düşünmeye, endişe duymaya teşne. Fakat bu sesleri susturabilecek güç de bizim elimizde. Zira bir yerde insan varsa, orada umut da vardır çaresizlik de… Ve tıpkı çaresizlik gibi umut da öğrenilebilen bir şeydir aslında.

Peki bunu nasıl yapacağız? Yani bir gece yatmadan önce “yarın sabahtan umut dolu bir insan olarak uyanacağım” falan mı diyeceğiz?

Keşke öyle olsaydı, değil mi arkadaşlar? Fakat yeni bir davranış edinmek, tıpkı yeni bir alışkanlık edinmek kadar zor maalesef. Ancak takip edebileceğimiz bir yol haritası var tabii ki.

Psikoloji üzerine araştırma dosyaları hazırlayan gazeteci yazar David DiSalvo’nun kaleme aldığı bir makale, davranış değiştirmenin neden zor olduğunu ortaya koymuş. Biz de buradaki bilgilerden faydalanarak kendimize bir kılavuz oluşturabiliriz…

Öncelikle olumsuz duyguların bizi harekete geçirdiği kabulünden sıyrılmamız gerekiyor. Davranış değişikliği konusunda yüz otuza yakın akademik çalışmayı inceleyen DiSalvo, bu çalışmaların hepsinde en etkisiz değişim stratejilerinin korku ve pişmanlığa dayandığını ifade ediyor. Yani gerçek değişimin olumlu bir temel üzerine kurulması gerekiyor. Ki bu adım bizler için kolay, çaresiz değil umutlu olmak istiyoruz. Süper, ilk adım tamamdır.

İkinci adımda asla, ama asla “ya hep ya hiç” dememeyi öğrenmemiz gerekiyor. Yaşadığımız sorunların birden değişmeyeceğini kabul etmeliyiz. Değişim dediğimiz şey bir süreç. Dediğim gibi, sabah uyandığımızda birden umut dolu birisine dönüşmeyeceğiz. Bunu kabul ederek yola koyulmak çok önemli.

Diğer adımdaysa çok spesifik hedefler belirlemek var. Eğer “artık çok umutlu bir insan olacağım” derseniz, muhtemelen bir süre sonra pes edeceksiniz. Bunun yerine “çevremdeki insanları daha iyi dinleyeceğim” gibi net hedefler belirlediğinizde daha kalıcı sonuçlar alabilirsiniz.

Devamındaysa başarısızlığın çok olağan olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Dediğim gibi bir davranışı değiştirmek son derece meşakkatli ve emek isteyen bir süreç. Bunu zamana yaymalı ve ağırdan almalısınız. Tüm bunları yapsanız bile, süreç içerisinde en az bir defa başarısız olmanız çok olası. Fakat bu da süreci daha iyi analiz etmenizi ve nerede hata yaptığınızı görmenizi sağlayacak.

Belki bunlar size çok ufak hamleler gibi gözükmüş olabilir. Ancak büyük değişiklikler yapabilmenin yolu da küçük ve sağlam adımlar atabilmekten geçiyor. Bölümün başında da söylediğim gibi… Dünyayı tek başımıza değiştiremeyeceğiz. Biz istediğimiz için tüm o olumsuzluklar, bizi bunaltan tüm o kötülükler birden son bulmayacak. Polyannacılık yapmanın hiçbirimize faydası yok yani.

Fakat bu hiçbir etkimiz olmayacağı anlamına da gelmiyor arkadaşlar. Üzerimize diktiğimiz ya da başkaları tarafından üzerimize dikilen çaresizlik ceketini çıkarıp, hayata başka bir perspektiften de bakabiliriz. Her şeye çözüm aramak, her şeyi dert etmek yerine; çözümün ufak bir parçası olmak daha efektif olacaktır, emin olun. Birine gösterdiğiniz anlayış, bir canlıya ettiğiniz yardım, verdiğiniz destek, kurduğunuz dayanışma… Hepsi çözümün bir parçası ve başkalarının ilham kaynağı aslında.

Tıpkı insanlığa ateşi veren Prometheus, umudu getiren Pandora ve mücadele etme gücü aşılayan Nina Simone gibi…

Her yeni şafakta

Her yeni günde

Her yeni versiyonunuzda

İyi hissetmeniz umuduyla

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (1)