111 Hz ·Bölüm 153 ·14 Ekim 2024 ·26 dk ·2.119 kelime

Yalan mı Blöf mü: Zihin Kuramı'nın İncelikleri

Başkalarının zihnini okuyabilmek pek çoğumuzun sahip olmak isteyeceği bir güç. Aslına bakarsanız bunu Zihin Kuramı sayesinde yapabiliyoruz. Elbette böyle bir güç kötüye de kullanılabiliyor. Peki başkalarının düşünce sistemini çözüp onları belirli bir fikre yönlendirmek ne zaman stratejik bir hamle, ne zaman etik dışı bir eylem oluyor? 111 Hz’in bu bölümünde bu sorunun cevaplarını arıyoruz. Akıl oyunlarından girip aldatmacadan çıkıyor, rekabetin dorukta olduğu bir masaya konuk oluyoruz.

0:00

Arkadaşlar gelin gelin! Online Fifa atıyorum şu anda… Çok heyecanlı bir maçtayım. Son dakikalardayız, durum berabere…

Evet… Hemen sağ kanattan hızlı bir atak yapalım… Şuradaki oyuncu boşta… Bir çalım… Geliyor gol geliyoooor! Kaleye doğru bi şuut!

Ne?! Hocaaaa!

FAUL YA BU!

İşte buuuu, penaltı! Penaltıaaaa! Çok iyi oldu gerçekten. Son dakikada oyunu döndürme şansı bulduk! Ama şimdi beni bir heyecan aldı tabii… Bu fırsatı çok iyi kullanmam gerekiyor. Yanlış bir hamle yapmamam lazım…

Kol da biraz bozuk ama neyse, atman lazım bu golü Barış… Hadi göreyim seni…

Aaa durun bir dakika ya! Aklıma bir fikir geldi. Neden parmaklarım yerine gerçek bir futbolcu gibi ayaklarımı kullanmıyorum ki? Yani o atmosferi gerçekten solumak varken… Merak etmeyin, az sonra neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Hadi gelin biraz ter atalım!

İşte şimdi gerçekten de oyunun içindeyiz arkadaşlar. Penaltı vuruşunu bizzat kendim yapacağım. İşi şansa bırakamam… Bu yüzden de her ihtimali düşünmem gerekiyor.

Evet… Tüm gözler benim üstümde.

Kaleciyle göz göze geliyoruz. Zihnimi okuduğunu sanıyor…

Normalde sağ köşeyi tercih ettiğimi biliyor… Bu yüzden aynı köşeye vurmamı bekliyor.

Ama bu sefer de onu kandırmak için topu sola atacağımı düşünüyor… Peki ya onu tam da bu beklentiden vursam? Sola atıyor gibi yapıp, topu yine sağ köşeye göndersem? Ne olur?

Belki de şu anda ne düşündüğümün farkında… Ama ben onu son ana kadar arada bırakacağım.

Topa doğru yöneliyorum… Bakışlarımdan nereyi hedeflediğimi anlayamıyor. Ve sonra… Topu sola vuruyormuş gibi yapıııııp, kaleci tam o köşeye atladığı anda, topu son bir bilek hareketiyle sağ köşeye gönderiyorum! Veeeee

Top ağlarda! Goooool!

İşte bu kadar! Eh, biz de yapıyoruz bu sporu yani... Evet, bir maçı daha zaferle noktaladığımıza göre artık stüdyoya dönebiliriz demektir.

Huh! Ne çekişmeydi ama! Keyfim yerine geldi cidden. Eh tabii, sonuçta kazanmak her zaman iyi hissettirir. Ama rakibin kafasını karıştırıp onu zekanızla alt etmek ayrı bir tatmin sağlıyor doğrusu. Tıpkı bir zihin okuma numarası gibi… Karşınızdakinin düşüncelerini ve bir sonraki hamlesini tahmin ederken, onun sizin düşünceleriniz ve bir sonraki hamleniz hakkındaki tahminlerini de tahmin etmeye çalışmak… Anlayacağınız üzere oldukça karmaşık bir süreç... Ki aslına bakarsanız biz de bunun üzerine konuşacağız bu bölümde.

Kişinin kendine veya başkalarına psikolojik ve zihinsel durumlar atfetme yeteneğine İngilizce’de “Theory of Mind” deniyor. Yani Zihin Kuramı... İlk kez 1978’de, David Premack ve Guy Woodruff isimli iki psikolog tarafından ortaya atılan bu kavram; başkalarının bizden farklı inançlara, arzulara ve niyetlere sahip olduğunu anlamamızı sağlıyor. Premack ve Woodruff’ın çalışmasına göre insanlar, başkalarının ne istediğini, ne düşündüğünü ve neye inandığını varsayıyorlar. Dolayısıyla bu şekilde, doğrudan gözlemlenemeyen içsel durumlar hakkında çıkarımlar yapıyorlar. Bu çıkarımları da hem başkalarının hem de kendilerinin davranışlarını öngörmek için kullanıyorlar.

Başkalarını nasıl anladığımız üzerine yapılan bu çalışmalarda, zamanla yaş faktörü de hesaba katılmış. Zihin Kuramı her ne kadar insanlar için evrensel bir yetenek olsa da, bu yeteneğin olgunlaşması için bir süreç gerekiyor. Mesela küçük çocuklar kendi zihin kuramlarını geliştirmeye, öncelikle ebeveynlerinin ve yaşıtlarının düşünsel süreçlerini fark ederek başlıyorlar. Yaşla birlikte bilişsel yetenekler geliştikçe, bu fark etme becerisinin kapsamı da genişliyor ve çok daha farklı jenerasyonlardan, başka kültürlerden insanları da içine alıyor.

Esasında bir bebek, doğduğu andan itibaren aşamalı bir şekilde herkesin dünyaya farklı bir perspektiften baktığını, dolayısıyla da başka bilgi ve deneyimlere sahip olduğunu kavrıyor. Hatta çocuklarda bu becerinin gelişip gelişmediğini inceleyen bir çalışmadan bahsetmek istiyorum size. Sally-Anne Deneyi’nden…

Medical Research Council üyeleri Simon Baron-Cohen, Alan Leslie ve Uta Frith tarafından 1985’de gerçekleştirilen bu deney, ismini iki oyuncak bebekten alıyor arkadaşlar. Evet, oyuncak bebekler… Hemen izah edeyim size.

Deneye katılan çocuklara Sally ve Anne adında iki oyuncak bebek gösterilmiş. Bu bebeklerden Sally’nin bir sepeti, Anne’in ise bir kutusu var. Sally, sepetine bir bilye koyup odadan çıkıyor. Ama geride bıraktığı hınzır Anne, onun bilyesini alıp kendi kutusuna saklıyor. Arkasından dönen dolaplardan haberi olmayan zavallı Sally odaya döndüğünde, bu senaryoyu izleyen çocuklara şu soru yöneltilmiş: “Şimdi Sally bilyesini bulmak için nereye bakacak?”

Bazı çocuklar Sally’nin bilyesini, Anne’in kutusunda arayacağını söylemişler. Zira tıpkı kendileri gibi Sally’nin de Anne’in muzırlığından haberdar olduğunu varsayıyorlarmış. Oysa Sally odada olup bitenleri görmemişti ki… Bu cevabı veren çocuklar, Sally’nin perspektifinin kendi perspektiflerinden farklı olduğunu tam kavrayamamışlardı yani. Ki bu da Zihin Kuramları’nın henüz yeterince gelişmemiş olduğunu gösteriyor.

Buradaki kilit kelimemizse gelişmek. Zira tıpkı okulda öğrendiğimiz bilgilerin her sene biraz daha yoğunlaşması gibi, Zihin Kuramı da gittikçe komplike hale gelen bir şey. Dolayısıyla Zihin Kuramı gözlem, analiz ve tahmin yürütme becerileriyle paralel gelişiyor.

Bu gelişimin son halkasıysa, başka insanların gerçek hislerini ve neyi bildiklerini saklayabileceklerini anlamak.

Yani kişilerin belirli şartlar ve koşullarda inançlarını, duygularını, amaçlarını kamufle edebileceğini; hatta farklıymış gibi sunabileceğini öğreniyoruz aslında… Beden dili ve sözsüz iletişim gibi belli belirsiz ipuçlarını okumakta ustalaştıkça gizli arzular, imalar ve şaşırtmacaları yakalıyoruz. Kısacası yetişkin olduğumuzda, iletişim artık o basit ve tek katmanlı formundan çıkıp daha karmaşık ve üstü kapalı bir hale geliyor.

Kulağa biraz kasvetli geldiğinin farkındayım. Ama bu, büyüme sürecinde fonksiyonel sosyal becerilere sahip olabilmenin de tek yolu. Bu arada bu bahsettiklerimin size sadece kötücül emelleri çağrıştırmasını istemem. Çünkü Zihin Kuramı, iyiye kullanılması halinde kişilerarası bağları güçlendiren bir beceri aynı zamanda. Mesela, hiç söylemese dahi bir arkadaşınızın duygusal desteğe ihtiyacı olduğunu anlamak gibi…

Fakat Zihin Kuramı ve empatinin de karıştırılmaması gerekiyor çünkü kullanılan beyin bölgelerinin bazıları ortak olsa da, nörobilimciler genellikle bu iki beceriyi birbirinden ayrı tutuyor. Bunun da basit bir sebebi var aslında… Zihin Kuramı, başkalarının zihinsel yapısını ve duygularını rasyonel bir düzlemde anlamamızı ve çıkarımlar yapmamızı sağlarken empati, bu duygusal süreçleri paylaşmamızı mümkün kılıyor. Hani bazen başkasının hissettiği sevinci, acıyı veya öfkeyi içimizde, tam kalbimizde hissediyoruz ya… işte bu empati yeteneğimizle alakalı. Oysa bu duyguların nasıl işlediğini ve insana neler yaptırabileceğini analiz edebilmek için, hissetmek her zaman elzem değil. Yani Zihin Kuramı ve empati birbirlerini destekleyebilecekleri gibi birbirlerinden ayrı da var olabilirler.

ABD’li nörobilimci James Fallon, yazdığı kitapta bu durumu şöyle özetlemiş: “Otizmli kişiler zihin kuramından yoksundur, ama empatiden değil. Oysa psikopati eğilimi gösteren kişiler empatiden yoksunken zihin kuramına sahiptirler.”

İlginç, öyle değil mi? Karşınızdaki kişinin duygusal ve düşünsel dünyasını adeta bir harita gibi apaçık görme beceriniz varken bunlarla derinden bağ kurmamak, ya da bir başka deyişle mesafenizi korumak, duruma daha rasyonel bir noktadan bakmayı sağlayabilir. Ya da durumu, pek de iyi niyetli olmayan planlarınıza göre manipüle edebilmeyi…

Gördüğünüz gibi işler yine biraz karanlık bir tarafa kaymaya başladı. Günlük yaşamımızda biz bu beceriyi nasıl kullanıyor, kendi çıkarlarımızı ne şekilde gözetiyoruz acaba? Veya zihin kuramında ustalaşmış bir insan neler yapabilir?

Elbette bunlar üzerine konuşacağız arkadaşlar. Ama benim bir molaya ihtiyacım var bu noktada… Zihin okuma, kuram falan derken, kafalar biraz karıştı tabii. Üstelik bunun daha yalanı var, blöfü var… Ohoooğo! En iyisi bir ara verelim, kafayı toparlayalım. Geri geldiğimizde devam ederiz.

“Sadece 10 dakikaya oradayım, siz siparişinizi verin ben geliyorum.”

“Ah evet hayatım, o saç kesimi gerçekten sana çok yakışmış!”

“Yok linki yeni açmıyorum, nedense erişim izni kalkmış!”

“Aaa demek barıştınız, çok sevindim!”

“Yoo davetiye gönderdik ama sana ulaşmamış herhalde.”

“Borç sadece abi, ben zaten gelecek ay sana iki katını ödeyeceğim!”

“Ben de seni seviyorum.”

Ahh… Hepimiz işitmişizdir bu cümlelerden en az birini… Hatta belki de bizzat kendimiz söylemişizdir. İşin ikircikli kısmıysa, bu cümlelerin her birinin doğru olma ihtimali… Yani bunları duyduğumuzda yüzümüzde alaylı bir tebessüm beliriyor olabilir... Bazıları cidden de artık klişeleşmiş yalanlar ama yine de hepsinin samimi olma ihtimali de var, öyle değil mi? Belki de gerçekten seviyordur, kim bilir? Demek istediğim, yalanları gerçeklerden ayıran ardındaki niyettir. Aynı cümleyi pek çok farklı amaçla sarf edebiliriz. Ama İngiliz bilge John Ruskin’in de dediği gibi: “Yalanın özü kelimelerde değil, aldatmacada yatar.”

Yalan söylerken karşımızdaki kişinin karar verme sürecini etkilemek ve dolayısıyla kendi lehimize olacak şekilde davranmasını sağlamak istiyoruz. Yapmaya çalıştığımız şey, bir yönüyle başkasının iradesini kontrol etmek. Almanyalı filozof Immanuel Kant’a göre yalan, hiçbir koşulda başvurulmaması gereken etik dışı bir eylem. Ona göre yalan söylemek, hür irademizle yaptığımız rasyonel seçimler olarak tanımladığı ahlaka karşı yapılan bir saldırıydı. Başkalarını kendi amacımıza hizmet eden piyonlar gibi kullanmak demekti. Tabii yalanın iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu belirlemek için önce sonuçlarına bakmamız gerektiğini düşünen, faydacılık ilkesini benimsemiş filozoflar da var. Yine de, genel kanıya göre yalanın hiç hoş karşılanmadığını söylesek abartmış olmayız. Ama bazen tartışma, yalanın iyi veya kötü bir şey olması üzerinden değil de, neyin yalan olup olmadığı üzerinden şekillenebiliyor.

Mesela iki ABD başkanına danışmanlık yapmış ekonomist Albert Carr, 1968’de Harvard Business Review için yazdığı makalede şunları söylemiş: “Yalan, taraflar gerçeklerin konuşulmasını beklememeleri gerektiğini anladıkları takdirde yalan olmaktan çıkar.”

Carr’a göre bu cümle oyunda, diplomaside ve ticarette yapılan blöfün de net bir tanımı. Blöfün yalan ve gerçek arasındaki yeri hala bir tartışma konusu arkadaşlar... Mesela blöf, kimilerine göre psikoloji üzerine kurulu taktiksel bir hamleyken, oyun teorisi uzmanlarına göre olay sadece matematikten ibaret. Başarının sırrıysa, tahmin edilemezlikte yatıyor. Eh, blöfü psikolojik bir eylem olmaktan çıkarıp hesaplamaya indirgediğimizde de işin etik boyutu siliniiip gidiyor haliyle…

Peki blöf yaparken de aslında belirsizliği kullanıp karşı tarafın inançlarını kendi çıkarlarımız için manipüle etmiyor muyuz? O zaman neden blöf, yalanla tam olarak bir tutulmuyor, hatta havalı bulunuyor? Bu sorunun cevabını aramak için başka bir masaya oturmamız lazım. Önden buyurun lütfen…

Brrrrrr… Oda resmen içerideki gerginlik yüzünden buz kesmiş. Evet arkadaşlar, 111 Hz’de bu da oldu sonunda ve bir poker masasına geldik. Ama sadece gözlem için buradayız tabii ki, oynayacak halimiz yok… Zihin Kuramı’ndan, yalandan, blöften bahsedip de buraya gelmemek olmazdı. Zira, blöf denilince akla ilk gelen şeylerden birisi poker. Hatta hepimizin iyi bildiği bir kalıp bile var, Poker Face... Çünkü her ne kadar bir kart oyunu olsa da pokerdeki esas mesele rakibin psikolojisini çözümlerken, kendi stratejinize de bağlı kalabilmek. Yani hem kendinizden emin olmalısınız hem de karşı tarafın zihnini iyi okuyabilmelisiniz ki onu aldatabilesiniz…

Neyse ben lafı uzatmayayım da şu oyuna bir bakalım… Profesyonel poker oyuncuları Sara Chafak ve Ronnie Bardah kozlarını paylaşıyor şu an. Masada dört kart açıldı ve oyunun kırılma noktasındayız.

Sara oyunun başından beri agresif bir şekilde bahsi arttırdı ve elindeki kartların fena olmadığını Ronnie’ye alttan alttan hissettirdi.

Masadaki beşinci ve son kart da açıldı.

… yanlış kararı verdi.

Sara, güçsüz bir elle Ronnie’yi alt etmeyi becerdi. Bunu da oyun boyunca stratejisinden hiç kopmamaya borçlu. Sık sık tavır değiştirip, Ronnie’nin kendisini iyi analiz edememesini sağlamıştı. Son turdaysa, ihtiyacı olan kartın açıldığı izlenimini yaratmış ve kendinden emin bir şekilde rest çekmişti. Şayet Ronnie kendi eline güvenip oyunda kalabilseydi, yani bu blöfü yutmasaydı bahsi kazanacaktı aslında. Zira masada dördüncü kart açıldığında %91, beşinci ve son kart açıldığındaysa %100’lük bir kazanma oranına sahipti.

Blöf ve yalanın arasındaki fark da burada saklı zaten. Yani bağlamda… Yalan söylemek çoğunlukla telaş ve çaresizlikle başvurduğumuz, ya da bizden daha saf insanları kandırmak için kullandığımız bir yol. Ama blöf, genellikle kişinin kendi dengine karşı uyguladığı bir strateji olarak görülüyor. Şartlar daha eşit gibi yani… Dolayısıyla bu şartlar altında taktiksel davranabilmek de kişinin zeki olduğu algısını yaratıyor. Gerçeği parlatarak anlatabilmek, akıllıca pazarlık yapabilmek, bazen olduğundan azını göstererek gizem yaratabilmek… Ticarette, iş hayatında, hatta yakın ilişkilerde bile faydalanıyoruz bu yöntemlerden. Üstelik stratejinin nerede bitip yalanın nerede başladığını da kestiremiyoruz zaman zaman…

ABD’li filozof Harry Frankfurt’a göre blöfte bir doğruluk taahhüdü yok. Her iki taraf da belirli çıkarlar doğrultusunda hareket edildiğinin ve dolayısıyla gerçeğin farklı temsil edilebileceğinin bilincinde. Fakat yalan söyleyen kişi, bunu bir doğruluk ambalajıyla sunuyor karşı tarafa. İşte tam burada zihin kuramı ve empati arasındaki ayrıma geri dönmemiz gerekiyor. Çünkü yalanın veya blöfün kimi zaman insanlara çekici gelen kısmı, aslında birisini kandırabilmiş olmak ya da duygulardan arınmış şekilde davranmakta yatıyor. Poker Face tabirini gerçek hayata taşıyıp kendimizi olabildiğince gizli tutmayı, hatta hiçbir şekilde duygularımızın etkisi altında kalmamayı isteyebiliyoruz. Böylece psikopatide olduğu haliyle empati yeteneğinden yoksun, ama zihin kuramında kabiliyetli bir mental yapı yüceltilebiliyor.

Bölümün başlarında da söz ettiğim nörobilimci James Fallon, psikopatiden bahsederken oldukça bildiği bir yerden konuşuyor aslında… Çalışmaları sırasında kendi FMRI sonuçlarından yaptığı çıkarımla, beyin yapısının bir psikopatınkine benzer olduğunu fark etmiş Felon. Fakat aksine, son derece normal ve toplum tarafından kabul gören başarılı bir yaşantısı olmuş. Doğuştan sahip olduğu beyin yapısının ve empati yoksunluğunun onu tanımlamasına, başkalarından fayda sağlamayı meşru kılmasına izin vermemiş. Önemli bir adım atarak ailesine ve sevdiği insanlara daha özenle yaklaşma kararı almış. Onlarla olan her etkileşiminde bir an duraksayıp kendine şu soruyu yöneltmiş Fallon:

“İyi bir insan burada nasıl davranırdı?”

İşte bizim de kendimize her koşulda sormamız gereken soru bu… “İyi bir insan burada nasıl davranırdı?” Evet, her zaman iyi olabilmek, hep en doğru ve en erdemli kararı verebilmek mümkün değil. Her birimizin içinde, durumdan çıkar sağlama ya da bencilce hareket etme dürtüsü uyanabiliyor zaman zaman. Bazen iyi olmak içimizden gelmediği bazense koşullar karşımızdakini kandırmaya çok müsait olduğu için, başkalarının zaaflarını kullanmak aklımızdan geçebiliyor. Ama marifet, böyle zor anlarda bu sorgulamayı yapma sorumluluğunu alabilmek ve bu cesareti gösterebilmekte… Zekamızı kullanmak, taktiksel davranabilmek ve bu sayede kazançlı çıkmak tabii ki güzel bir his. Bazen karşımızdakiyle empati kurmakta zorlanmamız da gayet doğal. Fakat elimizdeki tek şey duygunun rasyonel temsili olsa dahi, bunun bir başkası için ne anlam ifade ettiğinin bilincinde olabiliriz. Günün sonunda başkalarının hislerini, verdikleri mücadeleleri anlayabilmek ve onlara bu nezaketle yaklaşmak da zihin kuramının bir parçası.

Bu seçenekten hiç vazgeçmemeniz dileğiyle…

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (15)