111 Hz ·Bölüm 154 ·21 Ekim 2024 ·25 dk ·2.390 kelime

Bunalanlar İçin Bir Nefes

Akmayan trafik, susmayan kornalar, bitmek bilmeyen bildirim sesleri ve susmak bilmeyen zihnimiz... Her gün bunlara maruz kalıyor, kendimizi şehrin içinde sıkışmış gibi hissediyoruz çoğumuz. Fakat bu kaostan çıkıp doğaya adım attığımız anda, hemen huzurlu hissediyoruz. Peki doğa bunu nasıl başarıyor? 111 Hz’in bu bölümünde bu soruya cevap arıyoruz. Doğada zaman geçirince neden kendimizi daha iyi hissettiğimizi, farklı yaklaşımlar üzerinden anlamaya çalışıyoruz.

0:00

Offfff kaç saattir açılmadı şu trafik ya?! Ne oluyor, neden açılmıyor anlamıyorum ki… Üfff… Kesin geç kalacağım. Şu köşeyi döndükten sonra açılır mı acaba?

Ne oldu şimdi? Hayır ne oldu yani? Zaten duruyoruz işte hepimiz, korna çalınca trafik açılmıyor ki. Hayret bir şey ya… Arkadaşlar kusura bakmayın biraz gerginim bugün. Bir toplantıya yetişmem gerekiyor, ama korkunç bir trafiğe takıldım, hareket edemiyorum resmen.

Yani bir de o kadar yorgunum ki anlatamam size. Dün gece çok geç uyudum, bir iş yetiştirmem gerekiyordu. E ondan önceki gün de bir sürü toplantım vardı falan… Zaten bu aralar her şey üst üste geldi. Çok yoğunum, çok stresliyim. Ve gerçekten çok yorgun hissediyorum…

Ooofff!!! Yeter ama artık ya, bıktım bu gürültüden!!!

Aaaa… Durun bir dakika...

Bir saniye arkadaşlaaar.

Bugünkü şu toplantıyı iptal ederseeemmm…

Heh, tamamdıııır.

Artık özgürüz!

Şu an Falling Down filminde Michael Douglas’ın canlandırdığı karakteri çok iyi anlıyorum. İzleyenler hatırlayacaktır; o da aynı benim gibi saatlerce trafikte mahsur kalmıştı. Sonra yine aynı benim gibi, bu eziyete daha fazla dayanamayıp arabasını öylece bırakmış ve gideceği yere yürüyerek gitmeye karar vermişti. Tabi ben toplantıyı iptal etiğim için oraya gitmiyorum şu an. Onun yerine hemen karşıdaki Central Park’a gideceğiz. Bu trafik gürültüsünden, şehrin kaosundan orada uzaklaşabilirim belki…

Yani gerçekten her gün maruz kaldığımız, hatta çoğunlukla farkına bile varmadığımız bu şehir seslerinin bizi ne kadar olumsuz etkileyebileceğini unutuyoruz bazen. Gürültü kirliliğinin ani öfke patlamaları, depresyon ve anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıklara yol açabileceği konusunda birçok araştırma yapılmış.

Yani trafikte çoğu insanın normal hayattakinden çok daha öfkeli olduğunu düşünürsek, bu çalışmalara hak vermemek mümkün değil… Ben bile ne kadar gergindim gördünüz… Neyse ama sonunda kaçmayı başardık sanırım bu keşmekeşten. Nihayet Central Park’a geldik. Oh!

Ne kadar özlemişim bu sessizliği, bu dinginliği… Ağaçların arasında hiçbir şey düşünmeden sakince yürümek, çimlere yatıp gökyüzünü izlemek, bir bankta oturup kuş seslerini dinlemek ya da rüzgarı tenimde hissetmek… Mesela şu an o kadar iyi hissediyorum ki az önce trafikte yaşadığım sinir harbi de yorgunluğum da bir anda uçtu gitti sanki. Eminim siz de yaşıyorsunuzdur buna benzer hisleri. Peki ama neden böyle oluyor acaba? Yani doğada zaman geçirince neden sanki bir anda sihirli değnek değmiş gibi kendimizi daha iyi, daha huzurlu hissediyoruz? Madem bu soru aklıma düştü, beni biliyorsunuz arkadaşlar, araştırmadan bırakmam… Öyleyse hadi siz de bana eşlik edin ve bu bölümde hep beraber bu sorunun cevabını arayalım.

Evrimsel biyolog Edward Wilson’ın bu soruya bir cevabı var arkadaşlar. Kendisi 1984’te yazdığı “Biophilia” adlı kitabında ortaya attığı biyofili hipoteziyle bu durumun olası sebebini açıklamış. Ama Wilson’ın hipotezine geçmeden önce biyofilinin ne demek olduğuna bakalım isterseniz. Şöyle ki bu kavram ilk olarak, ünlü psikanalist ve yazar Erich Fromm tarafından 1973’te ortaya atılmış. Fromm biyofiliyi psikolojik literatür açısından tanımlamış ve insanın “yaşama ve canlı olan her şeye duyduğu tutkulu sevgi” olarak ifade etmiş.

Edward Wilson ise biyofiliyi evrimsel bir bağlamda ele alıyor. İnsanların doğaya ve diğer canlılara karşı doğuştan bir sevgi hissettiğini ve bu canlı yaşam formlarıyla ilişki kurma eğilimi içinde olduklarını söylüyor kendisi. Doğuştan sahip olduğumuz bu doğa sevgisinin sebebiniyse doğal ortamlarda ikamet eden atalarımıza bağlamış Wilson. Bu hipoteze göre doğayla güçlü bağları olan atalarımız; yiyecek, su ve barınak gibi yaşamsal kaynaklara, doğayla bağı çok da iyi olmayanlara göre daha kolay erişebilmişler. Yine doğa hakkında sahip olduları bilgiler sayesinde, tehlikelerden diğerlerine oranla çok daha rahat korunmuşlar. Bu da onlara ciddi bir evrimsel avantaj sağlamış tabii ki. İşte biyofili hipotezine göre doğada zaman geçirmenin bize güven vermesi, stres seviyemizi azaltması, huzur ve mutluluğumuzu arttırmasının sebebi, aynı doğanın zamanında da atalarımıza kucak açmış, onları hayatta tutmuş olması.

Biyofili hipotezi halen konuşulup tartışılan ve çalışılmaya devam eden bir konu. Ama günümüzde özellikle mimari alanında bu hipotez ve ona dayanarak yapılmış çalışmalar ciddi bir öneme sahip. Zira “biyofilik tasarım”lar ilhamını bu hipotezden alıyor. Bu tasarım temel olarak doğaya ait unsurların iç mekanlarda kullanılması demek aslında. Bu sayede şehirlerde yaşadığı için doğada zaman geçiremeyen insanların, genetiğine uygun olarak tekrar doğayla bağ kurması amaçlanıyor. Günümüzde de özellikle çalışma alanlarında sıklıkla tercih ediliyor biyofilik tasarımlar. Bu sayede çalışanların kendilerini daha mutlu hissetmesi, daha verimli ve yaratıcı olabilmeleri amaçlanıyor. Portekiz’de içinde binden fazla bitki bulunduran “Second Home” isimli ortak çalışma alanı ve aydınlatmanın doğal olması için tavan pencereleri kullanılan Google’ın California, Mountain View'deki ofisi, biyofilik tasarımlı mekanlara verilebilecek en güzel örneklerden bence.

Doğa ve insan ilişkisini açıklayan tek çalışma biyofili hipotezi değil tabii ki. Rachel ve Stephen Kaplan’ın ilk kez 1989’da yayınladıkları “The Experience of Nature: A Psychological Perspective” kitabında dile getirdikleri “Dikkat Restorasyon Kuramı”, çevresel psikoloji alanında yapılmış en temel çalışmalardan biri olarak kabul ediliyor.

Kaplanlar bu çalışmalarında dikkati farklı türlere ayırdıktan sonra “yönlendirilmiş dikkat”in etkilerinden bahsediyorlar. Peki nedir bu “yönlendirilmiş dikkat” derseniz, aslında pek de yabancısı değiliz kendisinin. İş yerinde, okulda, gündelik işlerimizi hallederken, ordan oraya giderken, bir işi bitirip diğerine başlarken… Yani aslında gün içinde bir şeylerle uğraştığımız her an yönlendirilmiş dikkatimiz tetikte. Ve üstelik modern hayatlarımızda o kadar fazla dikkat dağıtıcı unsura maruz kalıyoruz ki, bu dikkatimizi tetikte tutmak için yoğun bir çaba sarf etmemiz gerekiyor. Kaplanlar’a göre, bu yoğun çabaysa zihinsel yorgunluğa sebep oluyor… Ve tabii ki bu yorgunluk beraberinde bıkkınlığı, stresi ve hatta tükenmişliği getiriyor. Ayrıca dikkatimizi toplamamızı zorlaştırıp odaklanma yeteneğimizin gittikçe azalmasına neden oluyor. İşte Dikkat Restorasyon Teorisi de tam olarak burada devreye giriyor arkadaşlar. Zira bu teoriye göre çevre iyileştirici bir güce sahip…

Kaplanlar yaptıkları çalışmaların sonucunda, belli şartlar altında, doğal ortamların insan psikoloji ve hatta fizyolojisi üzerinde onarıcı bir etkisi bulunduğunu keşfetmişler. Çünkü doğada dikkatimizi bir şeylere odaklamak, bunun için çaba harcamak zorunda değiliz. Yani yönlendirilmiş dikkatimizi kullanmıyoruz. Doğada zaman geçirirken zihnimizi serbest bırakıp özgürce dolaşmasına olanak veriyoruz. Ve bunun sonucunda da rahatlıyoruz. Doğa stresimizi azaltarak yorgunluğumuzu gideriyor ve zihinsel kaynaklarımızı yenileyip bilişsel performansımızı da arttırıyor.

O halde gelin birlikte deneyimlemeye çalışalım dikkat restorasyon teorisinin etkilerini. Şimdi eğer uygun bir durumdaysanız gözlerinizi kapayın ve her ne yapıyorsanız yavaşça bir kenara bırakın.

Kocaman ağaçların olduğu yemyeşil bir ormanda yürüdüğünüzü hayal edin.

Hafifçe esen rüzgarı teninizde hissediyorsunuz. Ağaçların yapraklarını inceliyor, dallarının uzandıkları yerdeki gökyüzünün maviliğine hayret ediyorsunuz.

Tam o sırada küçük bir su birikintisinin yanından geçtiğinizi fark ediyorsunuz. Ağaçların bu berrak suyun üstüne yansımasına bakmaya doyamıyorsunuz. Adeta bir tablo gibi…

İşte bir kurbağa su birikintisinin kenarında zıplayarak ilerliyor. Ona gülümseyip sakince yürümeye devam ediyorsunuz. Mis gibi doğayı içinize çekerek…

Şu kenardaki çimlere çıplak ayakla basmadan gitmek olmaz ama.

Tüm negatif elektriğinizi, yorgunluğunuzu, kafanızı kurcalayan düşünceleri toprağa bırakıp gelecek günlere dair umutla doluyorsunuz... Zihniniz berraklaşıyor, bunu anlayabiliyorsunuz… Artık çok daha huzurlu, mutlu ve yenilenmiş hissettiğiniz kesin!

Hayal etmesi bile güzel değil mi?

Az önce hep birlikte, Japonlar’ın “Shinrin-yoku” dediği, Türkçe’ye “orman banyosu” olarak çevrilen bir deneyimi hayal etmiş olduk aslında. Shinrin-yoku yani orman banyosu en basit tanımıyla; “doğayla temas etmek, ormanı beş duyumuz aracılığıyla deneyimlemek” demek. Bunun insanın fizyolojik ve mental sağlığı üzerinde sayısız olumlu etkisi olduğunu gösteren pek çok araştırma da mevcut. Kortizol seviyesini düşürerek stresi azaltması, kan basıncını düşürmesi, bağışıklık sistemini güçlendirmesi, anksiyete, depresyon, tükenmişlik gibi mental rahatsızlıkların etkilerini azaltması en bilinen etkileri arasında sayılabilir. Ayrıca shinrin-yokunun problem çözme becerilerini arttırdığı ve yaratıcılığı geliştirdiği de bu deneyimin faydaları arasında önemli bir yer ediniyor.

Doğada zaman geçirmenin yaratıcılığı arttırdığına dair bunun dışında da pek çok bilimsel çalışma yapılmış. Mesela 2012’de David L. Strayer tarafından gerçekleştirilen bir deney sonucunda; katılımcıların yaratıcılık kapasitelerinin, 4 gün süren doğa yürüyüşü kampının ardından %50 oranında arttığı keşfedilmiş.

Madem öyle, gelin doğanın yaratıcılığımızı nasıl geliştirdiğini yaşayan bir örnek üzerinden anlamaya çalışalım. Bunun için çok ünlü bir müzisyeni ziyaret etmemiz gerekiyor. O zaman şimdi kısa bir ara verelim, ben yola çıkayım. Sizinle de orada buluşuruz.

Eveet, geldik sayılır. Şu an İngiltere’de, Thames nehri üzerindeyiz. Hedefimizse Pink Floyd’un gitaristi, unutulmaz şarkılarının pek çoğunun mimarı ve solo kariyeriyle de adından söz ettiren, efsanevi müzisyen David Gilmour’un kayıt stüdyosu: Astoria. “Kayıt stüdyosuna gideceksek, nehir ne alaka?” diyenleriniz olabilir. Haklısınız ama Astoria alıştıklarımızdan biraz farklı bir stüdyo…

Hooop! Oh kıyıya çıkmayı başardığıma göre devam edebiliriz. Ne diyordum?

Heh evet, Astoria. Astoria aslında yüzen bir ev olarak tasarlanmış ve nehrin kıyısına demirlemiş bir tekne.

Fakat David Gilmour satın aldıktan sonra bir kayıt stüdyosuna çevirmiş burayı. Yüzen bir kayıt stüdyosu yani… Neyse artık gevezeliği bırakalım da girelim bakalım şu stüdyoya.

Evet, sanırım şu an kimse yok. Bu da demek oluyor ki etrafı rahat rahat gezebiliriz.

Gerçekten şahane bir yermiş burası ya. Özenle seçilmiş ekipmanlar bir yana, kocaman pencerelerinden dışarı bakınca doğanın bir parçası gibi hissediyor insan kendini. Bir tarafta enfes bir nehir, diğer tarafta yemyeşil bir orman manzarası… Burada üretmek çok keyifli olsa gerek. Hatta Pink Floyd’un son iki albümünün kayıtları da burada alınmış. O süreci de izlemek isterdim doğrusu. Ama aklıma takılan bir şey var. Yani burada profesyonel kayıt stüdyoları kadar iyi ses yalıtımı yapılması pek mümkün değil. Hatta kimileri, iyi kulakların; Pink Floyd’un burada kaydettiği şarkılardan bazılarının arkasında nehir şırıltısı, kuş cıvıltısı gibi ortam seslerini fark edebileceklerini iddia ediyor.

Peki o zaman Pink Floyd gibi bir grup acaba neden —-

Bir ses mi geliyor ya? Duyuyorsunuz değil mi siz de?

Vay be… Doğayla bütünleşip rahat hissetmek ve daha yaratıcı olabilmek için koskoca stüdyoları bırakıp doğaya dönmüş üstat… Ve üstelik hala, mükemmel yalıtımlı stüdyolarda kayıt yapan birçok kişiden çok daha başarılı kendisi. Kaldı ki, burada kaydedilen bazı şarkılarında duyulan o doğa seslerinin de onun eserlerine taklit edilemeyecek, eşsiz bir doku kattığı söyleniyor. Bugün 78 yaşındaki David Gilmour’un hala keyifle üretmeye devam edebilmesinin, yıllar geçse de bitmeyen motivasyonunun ve yaratıcılığının en önemli sebeplerden biri de kuşkusuz doğayla olan bağı bence…

Ancaaakkk, tabiatın bize sunduğu nimetler bu kadarla da bitmiyor tabii ki. Şimdi size çok önemli bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Çok önemli diyorum, zira bu çalışma sayesinde doğada olmayı bir kenara bırakın, doğa manzarasını uzaktan izlemenin hatta hayal etmenin dahi, hem fiziksel hem mental sağlığımız üzerinde iyileştirici etkileri olduğu keşfedilmiş.

Profesör Roger Ulrich, Stres Azaltıcı Teori adını verdiği bu tezini kanıtlamak için yaptığı araştırmalara ek olarak, 1984’te meşhur hastane deneyini hayata geçirmiş. Bu deney kapsamında ameliyat sonrası iyileşme sürecinde olan hastaları iki gruba ayırmış Ulrich. İlk gruptakilerin odaları ağaçlardan ve yeşil alanlardan oluşan doğa manzaralarına bakmaktayken, ikinci gruptaki hastaların odaları boş, beton duvarlara bakacak şekilde ayarlanmış. Deney sonucunda hastaların iyileşme süreçleri hakkında toplanan verilerse oldukça çarpıcı. Zira odası doğa manzarasına bakan hastaların stres seviyelerinin diğerlerine oranla daha düşük olduğu, daha az ağrı kesici talebinde bulundukları ve sonuç olarak ikinci gruptaki hastalara oranla çok daha hızlı iyileştikleri ortaya çıkmış. Doğa manzaralarının sağlığımız üzerinde ne denli mucizevi etkileri olabileceği bu araştırmayla kanıtlanmış durumda.

Peki ya doğa sesleri? Doğada duyduğumuz seslerin, mesela kuş seslerinin de iyileştirici etkisinden söz edilebilir mi? Gelin bunu da yine bir deney üzerinden anlatayım size.

California Polytechnic State Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından kurgulanan bu deney kapsamında öncelikle, katılımcıların rahatça yürüyüş yapabilecekleri ve doğal uyaranlara maruz kalabilecekleri bir yürüyüş parkuru belirlenmiş. Ardından bu parkurun belli bir kısmına, eşit aralıklarla 10 tane gizli hoparlör yerleştirilmiş. Her şey hazır olduktan sonraysa katılımcıların belirlenen parkurda yürüyüş yapmaları istenmiş.

Yürüyüşlerinin belli kısımlarında yalnızca yaprak hışırtısı, rüzgar sesi gibi doğa seslerini işiten katılımcılar, gizli hoparlörlerin yerleştirildikleri kısma geldiklerinde yoğun bir kuş cıvıltısı duymaya başladılar.

Üstelik tek bir kuşa ait değildi bu sesler. Ormandaki ağaçlara tünemiş bir kuş korosu hep birlikte, tatlı tatlı şakıyordu adeta. Çünkü bu sırada araştırmacılar yerleştirdikleri bu gizli hoparlörlerden daha önce kaydettikleri 11 farklı kuş türünün seslerini çalmaktaydılar. Bu seslerin arasında kızıl gerdan, siyah şapkalı baştankara ve ispinoz gibi kuşların ötüşlerini duymak mümkündü. Deney katılımcılarından biri olsaydınız, şöyle etkileyici bir ispinoz şakımasıyla karşılaşabilirdiniz mesela:

Bu ses size ne çağrıştırdı? Hadi gelin biraz da, bizde nasıl hisler uyandırdığına, hangi duyguları hatırlattığına odaklanarak dinleyelim ispinozları:

Ee nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Bu sesler hangi duyguları çağrıştırdı? Eminim mutluluk, neşe, huzur ya da rahatlama diyenleriniz olacaktır. Zira kuş seslerini böyle kulaklıkla dinlemek bile bir çoğumuza bunlara benzer duyguları çağrıştırmıştır diye düşünüyorum.

Deney katılımcılarının da aynı fikirde olduğunu söyleyebilirim. Zira yürüyüş parkurunu tamamladıktan sonra nasıl hissettiklerine dair çeşitli sorular sorulmuş araştırmacılar tarafından. Ulaşılan sonuç ortak diyebiliriz. Katılımcıların çoğu; yürüyüş yaparken kuş seslerini işittikleri sırada, işitmedikleri anlara oranla çok daha huzurlu ve zihinsel anlamda çok daha rahatlamış hissettiklerini söylemişler.

Arkadaşlar yani deminden beri doğanın, doğada zaman geçirmenin ne kadar iyi bir şey olduğunu anlatıp duruyorum. Üstelik bunlarla da bitmiyor. Bu anlattıklarım buz dağının görünen yüzü sadece.

E ne yapsak ya, hep birlikte şehirden kaçıp bir ormana falan mı yerleşsek, ne dersiniz?

Bunu bizden önce denemiş biri var. Doğa ve çevre konusunda erken dönem düşünürlerinden biri olan, ünlü yazar ve filozof Henry David Thoreau; 1845’te Concord kasabasından ayrılarak Walden gölünün kenarına, yerleşimin olmadığı ormanlık bir alana taşınmıştı. Bu kararının birkaç farklı sebebi var tabii. Bunlardan biri; gün geçtikçe artan tüketim çılgınlığına karşı bir alternatif sunmakken; diğeri doğayla bütünleşmek, kendisini doğanın bir parçası gibi hissetmek ve bu sayede kim olduğunu anlayıp olgunluğa erişebilmekti.

Yaşadığı kulübeyi, kullandığı bir yatak, bir masa ve iki sandalyeyi de kendi elleriyle inşa etmişti Thoreau.

Kendi ektiği meyve-sebzeler ve gölden tuttuğu balıkları yiyerek beslendi. Burada yaşadığı günler boyunca edindiği tecrübeleri ve doğaya dair gözlemleriniyse daha sonra yayınladığı “Walden” isimli kitabında detaylıca anlattı kendisi. Ayrıca hem bu kitabında hem de diğer metinlerinde şehir hayatının karmaşasında, kirliliği gibi olumsuz yanlarından dem vuruyor; insanların ancak doğaya yakın ve doğayla uyumlu bir şekilde yaşamalarını halinde sağlık ve mutluluğa erişebileceklerinin altını çiziyordu.

Fakat tüm bu görüşlerine rağmen doğanın kucağındaki yaşamını, 2 yıl 2 ay 2 gün sonunda, yani amaçlarına ulaştığına kanaat getirdiğinde bitirerek eski düzenine geri döndü Thoreau. Çünkü zaten onun amacı doğayı bir kaçış olarak kullanmak, münzevi bir yaşam sürmek değildi. Doğayla bütünleşip kendini keşfedebilmek, tabiatla uyumlanıp onun etkilerini yaşayarak öğrenebilmekti. Ve bunu başardı da.

Fakat bizim doğanın olumlu etkilerinden yararlanabilmek için şehri terk edip ormanda yaşamamıza gerek yok. Zaten buna ihtiyacımız da yok.

Önemli olan Thoreau’nun tecrübelerinden ilham alabilmek… Ve ihtiyacımız olan tek şey; doğayı hayatımıza daha fazla dahil edebilmek. Ama koşturarak parkın içinden geçmek, ormana yürüyüşe gidip telefonla konuşmak ya da deniz kenarında otururken video izlemekten bahsetmiyorum doğayı hayatımıza dahil etmek derken. Hayır, karşılaştığımız o eşsiz manzaraların en iyi açıyla fotoğraflarını çekmek de değil kastettiğim. Doğada vakit geçirirken, gerçekten, hakkıyla orada olabilmekten, beş duyumuzla ve tüm kalbimizle tabiatı hissedebilmekten bahsediyorum.

Güneş ışınlarının teninizi ısıttığını, rüzgarın içinizi ürperttiğini hissedebiliyor musunuz? Kuş cıvıltılarını duyabiliyor musunuz mesela ya da denizden gelen o iyot kokusunu alabiliyor mu burnunuz? Toprağın ayağınızın altında nasıl bir sesi en son ne zaman dinlediniz? Her gün yürüdüğünüz yoldaki ağaçların yapraklarının nasıl hışırdadığı hiç dikkatinizi çekti mi? Peki ya şu pembe çiçek nasıl kokuyor fark ettiniz mi?

Gündelik hayatımızın koşuşturması içinde bunlara vakit ayırmak, şehrin gürültüsüne kulaklarımızı tıkayıp doğaya odaklanmak, teknolojiyi ve kafamızdaki susmayan o sesleri bir kenara itmek zor, evet, ama imkansız değil. Tek yapmamız gereken; bir süreliğine her şeyi susturup, yalnızca doğaya ve oradaki varlığımıza odaklanabilmek… Bence kesinlikle denemeye değer, ne dersiniz?

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (17)