111 Hz ·Bölüm 155 ·28 Ekim 2024 ·25 dk ·1.933 kelime

Her Şehrin Bir Müziği Vardır!

Müzik insanın düşünme şeklini ve hissettiklerini yönlendirebilen bir sanat. Peki ya bir şehrin yaşantısı... Onu da etkileyebilir mi müzik? Bu soruya cevap bulmak için bir yolculuğa çıkıyoruz bu 111 Hz bölümünde. Farklı destinasyonlara uğrayıp, müzik ve şehir kültürünün birbirlerini nasıl etkilediğini birlikte inceliyoruz.

0:00

Merhaba arkadaşlar. New York’a hoş geldiniz.

Biliyorsunuz, burası kozmopolit yapısı kadar metrosuyla da meşhur. 1904’te hizmete giren bu metro, şu an 36 hatta ve toplam 472 durağa sahip. Haftanın 7 günü, günün 24 saati hizmette olan bu metroyu, günde 3 milyondan fazla insan kullanıyor.

Merak etmeyin… Sizi sıkıcı istatistiklere boğacak değilim elbette. Burada olmamızın bambaşka bir sebebi var. Bu metro birçok müzik grubuna sahne olmasıyla da nam salmış bir vasıta. Her an bambaşka bir kültürün sesi çarpabiliyor kulaklarınıza.

Mesela bugün de bu grup görevi devralmış… İşe giden uyku mahmuru insanların kendilerini biraz olsun iyi hissetmelerini sağlıyorlar. Neyse ben susayım da saksafonlar konuşsun…

Oh be neşe pillerini de doldurduk.

Sanırım bu bölümde neyi konuşacağımızın ipucunu yakaladınız arkadaşlar. Evet, müzik ve şehir kültürü ilişkisini konuşalım diyorum bugün.

Epey de renkli bir rota hazırladım size. Aramızda kalsın bu metroda gizli bir hattım var. Onu kullanacağız.

Ama önce stüdyoya uğrasak iyi olur.

Eh şimdi “ne işimiz var stüdyoda, hani yolculuğa çıkacaktık” diye düşünmüş olabilirsiniz. Merak etmeyin, sözümü tutacağım elbette. Ama her yolculuğun bir ön hazırlığı olmalı, değil mi? Önce bir bakalım bakalım, müzik ve şehir birbiriyle nasıl şekilleniyormuş…

İlk olarak şunu söylemek gerek sanırım… Bir şehrin DNA’sını oluşturan en önemli etkenlerden biri sesler. Bu seslere trafik ve inşaat gibi gürültü unsurları da dahil tabii. Fakat hepsini arka plana atabilecek bir şey var. Müzik…

Erasmus Üniversitesi’nde medya, iletişim ve kültür üzerine çalışmalar yapan Arno van der Hoevena ve Erik Hitters da bunun altını çiziyor. Müzik ve şehir kültürü ilişkisini detaylı bir şekilde inceledikleri isimli makalelerinde, müziğin deneyime dayalı bir sanat dalı olduğunu ifade ediyorlar. Bununla birlikte müziğin en temel unsuru olarak, canlı performansı gösteriyorlar. Ve bu açıdan baktığımızda kamusal alanlar, sahip olduğumuz en iyi sahneleri oluşturuyor. Ne de olsa sokaklar, sosyal birikim sağlayabildiğimiz en geniş alanlar, değil mi? Hitters ve Hoevena’ya göre bu birikimin ilk boyutu, canlı müziğin aidiyet duygusunu geliştirmesi. Eh bu da yanlış bir önerme sayılmaz açıkçası. Sonuçta duygularımızı harekete geçiren sesler duymak bize her zaman iyi hissettirir. Hele bir de bu duyguları başka insanlarla paylaşabildiğimiz bir yerde hissediyorsak, oraya daha sıkı sıkıya bağlanıyoruz.

Zaten Hoevena ve Hitters’ın vurgu yaptığı ikinci boyut da bu… Paylaşabilmek. Canlı müzik ekolojileri, kentsel toplulukların sosyal birikimlerini paylaşmasına da olanak tanıyor. Farklı insan gruplarının sosyal ağlar geliştirebileceği ve birbirleriyle tanışabileceği alanlar, kültürel etkileşimi de derinleştiriyor. Bu da daha barışçıl ve özgürlükçü bir kültür oluşturabilmenin en güvenilir yöntemi. Kısacası sokakta duyduğumuz müzikler, insanlara hem bireysel anlamda iyi hissettiriyor hem de bir komünitenin parçası olma fırsatı tanıyor.

Hoevena ve Hitters’ın çalışmasında vurgu yaptığı başka önemli bir şey daha var… Müzik, bir sokağın ya da bölgenin karakterini de tanımlayabilir. Tıpkı mimari, gastronomi ya da coğrafya gibi müzik de bir şehrin kimliğini oluşturuyor kısacası. Eh madem öyle, düşelim yola ve tanıyalım farklı kimlikleri.

Çantamız da hazır…

Heh! Bak vasıtamız da tam zamanında geldiiii…

Önden buyurun lütfen… Hazırsanız başlıyoruz.

Chicago… Muhtemelen bu şehrin ismini duyduğunca aklımıza ilk olarak Michael Jordan falan geliyor. Ancak Chicago’nun başka meşhur bir özelliği daha var. Hüznün ve acının müziği blues…

Özgürlük arayışları için Mississippi’den yola çıkan Afro-Amerikan toplulukların duraklarından biriydi bu şehir. Kentin içinden geçen nehir, bu insanların yükünü de bıraktığı bir noktaydı aslında. O yıllarda nüfusunun çoğunluğunu Polonya, İtalya ve İrlandalı göçmenlerin oluşturduğu şehrin sesi, ülkenin güneyinden gelen bir milyon insanın etkisiyle değişmişti. Fakat bu değişim tek taraflı değildi asla… Rolling Stone dergisinin efsanevi baş editörü David Fricke, şehir ve müzik etkileşiminin en iyi örneklerden biri olarak gösteriyor Chicago’yu. Kederlerini blues aracılığıyla ifade eden bu insanların yaydıkları titreşimler, Chicago’nun kozmopolit yapısı sayesinde değişime uğramış. Fricke, bu değişimi doğrudan Avrupalı göçmenlerin yaşam kültürüyle ilişkilendiriyor. Afro-Amerikan topluluklar, sokaklarda duydukları neşeli ve öfkeli melodilerden epey bir ilham almışlar. Fricke de bunun örneğini blues müziğinin ustalarından Mudy Waters üzerinden veriyor. Waters’ın, Mississippi günlerinin aksine, Chicago’da daha tempolu blues şarkıları yazdığını söylüyor. Bunun da temelinde, şehirdeki İrlandalı göçmenlerin dinlediği geleneksel müziklerin ritim yapısı yatıyor.

Ama dediğim gibi bu etkileşim tek taraflı değildi. Zira güneyden gelen bu insanlar da şehrin sesini değiştirmişti… Gitar almaya parası olmayan şehrin yeni sakinleri, çareyi ahşap binaların duvarlarına çiviyle bir tel gerip, ritim tutmakta bulmuştu. Bir anda sokaklarda blues ezgilerinin yankılanması… Bu tabii ki de şehrin yaşam şeklini değiştirecekti. Birbirine yabancı halkların kaynaşmasına zemin hazırlamıştı bu titreşimler. Kısacası blues artık sadece kederin değil, umudun da müziği olmuştu.

Hoevena ve Hitters’ın çalışmasında altını çizdiği şeyi tekrar hatırlatmak istiyorum size. İşte Chicago bunun en iyi örneklerinden biri.

Fakat müzik bir şehrin sadece değişmesini değil, yeniden doğmasını da sağlayabilecek bir güce sahip.

Bunu da bir sonraki durağımızda anlatmak istiyorum size. Hadi düşün peşime…

Bir dönem Orta Doğu’nun göz bebeği olan, Müslüman ve Hristiyan halkların eşit dağıldığı bu kent, eşsiz bir limana sahipti. Aynı zamanda Orta Doğu’nun, batıya açılan kapısıydı Beirut. 1950 - 1970 arasında altın dönemlerini yaşayan bu kent için Orta Doğu’nun Paris’i tabiri dahi kullanılıyordu. Ve bu çok kültürlü kentte yükselen bir ses vardı. Nouhad Wadie Haddad… Ya da aşina olduğumuz ismiyle Fairuz.

Utangaç ve içine kapanık bir kız çocuğu olduğu yıllarda başladı şarkı söyleme tutkusu Fairuz’un. Ufkunu açan iki şey vardı…

Büyükannesinin geceleri mum ışığında anlattığı hikâyeler ve komşularındaki radyodan dinlediği Ümmü Gülsüm şarkıları… Şarkı söyleme tutkusu da buradan kaynaklanıyordu. Ümmü Gülsüm gibi bir sanatçı olabilmekti en büyük hayali.

Bu tutkusu sadece kendisinin değil, bir şehrin, hatta bir ülkenin de hikayesini etkileyecekti aslında. Ümmü Gülsüm şarkılarından aşina olduğu oryantal estetiği ve Arap ezgilerini, Mohammed Flayfel’den öğrendiği batı müziği disiplinleriyle harmanladı Fairuz. Tıpkı Beyrut gibi esnek ve kucaklayıcı bir tavır vardı onun sesinde. Şarkıları kısa sürede Lübnan’ın aydınlanmacı kuşağına pusula olmuştu. Şehrin sokaklarına hoparlörlerle onun şarkıları veriliyor, insanlar Fairuz’un sesinde duygu ortaklığı kuruyordu.

Ama işte hayat hep toz pembe akmamıştı Beyrut için…

1975’te başlayan iç savaş, bu harika şehrin de harap olmasına yol açıyordu. Birçok Lübnanlı aydın ülkeyi terk etmeye başlamıştı. Buna rağmen Fairuz, sembolü haline geldiği yurdunu terk etmemekte kararlıydı. Öyle ki 1990’a dek süren iç savaşı durduracak kadar güçlü bir etkisi vardı. Bu size romantik bir güzelleme gibi gelmiş olabilir belki, fakat gerçek…

Zira 1986'da Fairuz’un eşini kaybetmesi üzerine çatışmalar durmuş ve tüm taraflar üç gün boyunca ateşkes ilan etmişti.

Ancak sakini olduğu Beyrut halkına kırgındı Fairuz. İç savaş boyunca neredeyse hiç konser vermedi. Mahrum bıraktı sesini dünyadan... Beyrut’un susması demek, onun da susması demekti zira. Ta ki savaştan dört yıl sonrasına kadar… 1994’te, Beyrut’ta 50 bin kişinin izlediği konserle tekrar müziğe döndü namı diğer Sabah Bülbülü... Konser boyunca ne konuştu ne de gülümsedi. Şehir gibi o da kederliydi elbette. Ancak Beyrut yeniden yükselecekse, temelinin harcında onun şarkıları olacaktı hiç şüphesiz.

Bir şehrin hikayesini doğrudan etkileyebilir müzik. Oranın sakinlerine bir umut ışığı olabilir. Hoevena ve Hitters’ın çalışmasından başka bir cümleyi daha hatırlatmak isterim size... “ Fairuz’un müziğinin etkisi de bunun bir kanıtı. Diğer yandan onun şarkılarında duygudaşlık kuranlar sadece Beyrut sakinleri değil... 6 Şubat depreminde en büyük yıkımı yaşandığı Hatay’daki bir duvar yazısında şöyle yazıyor mesela: Sanırım bu birçok şeyi açıklıyor…

Tamam, şehirlerin haletiruhiyesi müziği, müzik de şehrin haletiruhiyesini etkiliyor. Peki ya fiziksel yapıların müzikal kültüre etkisi hiç mi yok? Olmaz olur mu sevgili arkadaşlar.

Bir sonraki durağımızda da onun üzerine konuşacağız zaten. Ama Chicago’dan Beirut’a iki hikaye takip etmek beni biraz yordu açıkçası. Dolayısıyla vasıtamız yeni hikayemize doğru yol alırken biz de ufak bir mola versek iyi olur.

Aman bir yere ayrılmayın. Az sonra kaldığımız yerden devam edecek maceramız…

Eveeet, şehir mimarisinin müziği nasıl etkilediğini konuşacaktık, değil mi? Berlin’e neden geldiğimizi anlatacağım tabii, ama önce mimari ve müzik etkileşimi meselesini biraz açalım derim…

Talking Heads’in vokalisti David Byrne, “Müzik Nasıl İşler” kitabında buna dair çok güzel bir açıklama yapıyor aslında… Ona göre mekanın, müziğin yaratım sürecinde doğrudan bir etkisi var. Örneğin ilahi bir gücün tasvir edildiği gotik mimari, insan sesi odaklı ve ritimsiz bir müziği doğurmuş. Şöyle izah edeyim size bunu… Eski kilise duvarları da birer enstrümandı o zamanki insanlar için. Sesin yankılanmasını sağlayan bu mimari ögeler, kilisede aynı anda birden çok notanın duyulabilmesine de olanak tanıyordu.

Bu sayede üst üste gelen notalar bir ahenk yaratarak, daha ihtişamlı ve ilahi bir ses oluşturuyordu. Yani mekan, müziğin yapılış şeklini de etkilemişti.

Aslında biz de bu yüzden Berlin’deyiz arkadaşlar. Zira 1961 ila 1994 arasında şehri ikiye ayıran duvar, o dönemin müziğini de etkilemişti haliyle. Şehrin kasvetli havası ve brutalist estetikli beton binalar, birçok alternatif sesin yükselmesine zemin hazırlamıştı. Bu gri estetikten etkilenen, epey renkli bir müzisyen de vardı. Kendisini aynı zamanda Ziggy Stardust olarak tanıyoruz… Evet, David Bowie’den bahsediyorum.

Kraftwerk ve Neu! gibi grupların müzikal estetiğinden çok etkilenen Bowie, 1976’da Berlin’e yerleşme kararı almıştı. O döneme dek ışıltılı ve rengarenk bir müzikal evrene sahipti kendisi. Ancak Berlin’de geçirdiği iki yıl boyunca bambaşka bir atmosfere bürünmüştü müziği. Brian Eno ile birlikte hazırladığı albümleri “Low”, “Heroes” ve “Lodger”; önceki Bowie albümlerinden çok farklı bir tondaydı. Doğu ile Batı arasındaki kasvetli bir bölgede sıkışmış olan bu parçalanmış şehrin manzarası, Bowie'nin de yabancılaşma ve şizofreni gibi duygu durumlarını tetiklemişti. Ki kendisi de şehirdeki kasvetli havadan etkilendiğini sözleriyle anıyor verdiği bir röportajda.

Şehirlerin sakinleri, coğrafi konumları ve mimari yapıları… Her şey müziği etkiliyor. Bölümün başlarında da dediğim gibi, bu iki taraflı bir etkileşim kesinlikle. Düşünsenize, Birmingham bir sanayi şehri olmasaydı Judas Priest’in o keskin sound’unu duyabilir miydik? Ya da Tokyo’nun renkli dünyası olmadan, city pop fenomeninden nasıl bahsedebiliriz ki? Sao Paulo’nun tropik havası ve karma karışık, rengarenk favelaları olmadan bossa nova gibi bir müzik çıkar mıydı veya…

Zamanın akışında pek fark etmiyoruz, ama müzik şehirleri, şehirler de müziği sürekli değiştiriyor aslında. Yolculuğumuzun son durağı da bunun en güzel kanıtı…

Ve hemen hemen hepimizin tanıdığı, en azından fikri olduğu bir yer burası.

Evet, İstanbul… Müzik ve kent kültürünün birbirine etkisini en yoğun hissedebileceğimiz yer belki de... Hatta şöyle söyleyeyim size, bazı mahallelerin kendine özgü bir sesi olduğu dahi söylenir İstanbul özelinde. İki kıtayı birleştiren bu kentin içinden geçen denizde türlü türlü hikaye ve anı gizlidir. Ve müzik, duymasını bilenlere fısıldar o hikayeleri... Tıpkı Fatih Akın’ın 2005’te çıkan filminin adı gibi, hatıralar gelip geçer bu şehirden. Köprüden geçen o anılarsa, şehrin kimliğini yeniden şekillendirir.

Kültürel anlamda en büyük kırılmalarından birini de ‘90’larda yaşamıştı İstanbul. Bu değişimin ana sahnesiyse Beyoğlu’ydu. Çok önceleri bir kültür merkezi olan bu semt, o yıllarda marangozhanelerin ve mobilyacıların doldurduğu bir yerdi. Hava karardığında hayatın bittiği, insanların dönüp bakmadığı bir semte dönüşmüştü bir zamanlar Taksim. Ama işte eşyanın da tabiatına da aykırı bir durumdu bu. ‘90’ların ortasında geldiğimizde dönüşüm de başlamıştı. Farklı zamanlarda, ama benzer motivasyonlarla açılan Peyote, Babylon, Hayal Kahvesi, Nublu ve Nardis gibi mekanlar, Beyoğlu’nun -dolayısıyla da İstanbul’un- kabuğunu değiştirecek bir etki yaratmıştı. Şimdi kolaya kaçıp, buraları sadece bir eğlence mekanı olarak değerlendirebiliriz elbette. Fakat Beyoğlu ve çevresinde kapılarını açan bu mekanlar birer kaynaktı esasen. Replikas, Ceza, Duman, Siya siyabend, BabaZula ve daha pek çok grubun ya da müzisyenin sesi, bu mekanlar aracılığıyla karıştı İstanbul’un sesine. Müzik, devasa bir marangozhaneyi andıran Beyoğlu’nu çehresini değiştirmişti kısa sürede.

Bölüm boyunca uğradığımız her durağın kesiştiği bir nokta var, fark ettiniz mi? Hepsi müzikle etkileşim halinde ve hepsi farklı kültürlerden insanların bir araya geldiği birer merkez. Dolayısıyla uğradığımız her bir durak için “müzik şehri” yakıştırması yapabiliriz rahatlıkla. Peki ama bir kenti nasıl bir müzik şehri yapabiliriz ki? Biraz da onun üzerine konuşalım dilerseniz.

Özetle şehir yaşantısına dair bahsettiğimiz ve bahsedebileceğimiz her şey bir zincir. Ve müzik bu zincirin ilk halkası olabilir. Sadece onu nasıl kullanabileceğimizi öğrenmemiz gerekiyor.

Vay be ne yolculuktu ama… Resmen Searching for Sugar Man belgeselinde olduğu gibi müziğin peşine düştük birlikte. Umarım dışarıya çıktığınızda gördüklerinizi daha farklı bir bakış açısıyla değerlendirebilmenize yardımcı olmuştur bu yolculuk. Ve umarım kendinize özel bir müzik rotası oluşturmanız açısından sizi motive edebilmiştir…

Ne de olsa uğrayacak bir sürü durak var daha... İlham alınacak sayısız hikaye, farklı duygular hissettirecek binlerce şarkı bekliyor sizi oralarda. Dayanışmanın, neşenin, kederin, umudun ve daha birçok şeyin anahtarı olan sesler saklı her birinde.

Tek yapmanız gereken bunları paylaşabildiğiniz alanlara, yani dışarıya çıkmak ve kulaklarınızı açık tutmak.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (49)