
Çözmesi Zor Denklem: Denemek ve Vazgeçmek
İnsanın inatla yaptığı bir eylem var, denemek... Koşullar ne olursa olsun denemekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Fakat bazen denemekten de vazgeçmemiz gereken durumlarla karşılaşabiliyoruz. Ve bu ikileme düştüğümüz her an, anlam arayışımız da yeni bir boyut kazanıyor. 111 Hz'in bu bölümünde Sisifos Söyleni'nden ilham alıyoruz. Deneme ve pes etme seçimlerimizin altındaki motivasyonu bulmaya çalışıyoruz.
Kimi engeller vardır, sonunda ufuk açıcı bir manzara veya varılacak bir zirve göstermez insana. Yukarı çıktıça, aşağı çeker sizi. Taşıdığınız yük, yürüdüğünüz yol bellidir, evet... Ama işte, o yol yürüdükçe kısalmaz. Bilakis, insanın içinde bir döngü misali uzadıkça uzar.
Sisifos’un mahkûm edildiği ceza da tam olarak bu türden bir engeldi.
Korint Kralı, Tanrıların Tanrısı Zeus’u kandırmıştı kandırmasına, fakat sonsuz bir işkenceyle ödüyordu bunun bedelini. Bir dağın eteğinde duran büyük bir kayayı, zirveye kadar taşımaktı cezası. Fakat bu sadece onun gücünün sınırlarını zorlayacak türden bir ceza değildi.
Zira Sisifos dağın zirvesine vardığında, o devasa kaya yuvaranıyodu aşağıya. Sisifos’un laneti tam da burada başlıyordu işte. Dağın zirvesinden aşağıya inip, o kayayı yeniden zirveye taşımakla yükümlüydü…
Dedim ya, bu sadece onun gücünü sınayan bir ceza değildi. Sabrını, umudunu ve aklını da teraziye koyan bir durumun içerisindeydi Sisifos. Amansız, sonsuz bir lanetti üzerine çöken. Fakat o bunu hiç aldırış etmeden, her defasında aşağıya iniyor ve yeniden zirveye çıkarıyordu kayayı. Bıkmadan, sonunda olacakları bile bile… Arkasına bile bakmıyordu artık, sorgulamıyordu… Bir şey değişmiyordu ne de olsa... Taş oradaydı, yol orada… Olacakları bile bile aşağıya inmekse, onun cezasının en ağır yüküydü aslında. Çünkü aşağıya inerken, düşünmek için de fırsat buluyordu Sisifos. O sırada ne bir kahramdı ne de bir kurban. Gerçeğin farkında olan bir insana dönüşüyordu sadece.
Onun hikayesinin biricikliği de burada gizliydi aslında. Uzun, sessiz, kaçışı olmayan o anda… Bilinç denilen şey, yokuş aşağı giderken çıkardı çünkü ortaya. Sisifos da değiştiremeyeceği şeyi tüm açıklığıyla görüyordu inişleri sırasında. Umut etmeden, kendini kandırmadan, kurtuluşu ya da bir ödülü arzulamadan sadece iniyordu aşağıya; başa döneceğinin farkındalığıyla.
Fakat bu bir kabulleniş değildi. Tam aksine, bilinçli bir tavırdı. Taşı itmek, Sisifos’un tanrılara karşı sessiz cevabıydı çünkü. demenin, kelimesiz hâliydi.
İçinde bulunduğu çaresizliğe ne teslim olmuştu ne de görmezden gelmişti Sisifos. O taşı her seferinde yerinden iterken koruduğu tek şey, tavrıydı. Ödün vermemişti kendisinden. İnadı, iradesiydi. Denemekten alıkoymamıştı kendini. Ve bu tanrıları alt edebileceği yegâne tavırdı…
Evet sevgili arkadaşlar eminim pek çoğunuz az önce anllattığım minik hikâyeyi tanımıştır. Albert Camus’nun denemesini hatırlatarak başlamak istedim bu bölüme. Tam anlamıyla bizi çerçevenin dışından bakmaya, çevremizde olup bitenleri farklı bir gözle değerlendirmeye yönelten bir anlatı bu. Camus, insanın anlam arayışı üzerine çok önemli şeyler söylüyor nde. O arayışın sonunda bir hiçle karşılaşırsak neler olabileceğine dair soru işaretleri bırakıyor bizlere. Benim de Sisifos aracılığıyla dikkat çekmek istediğim bir şey var bugün... Şimdi bir düşünün. Sisifos, olacakları bilse dahi epey önemli bir şey yapıyor bu anlatıda. Kendinden ödün vermeden, inatla denemeye devam ediyor. Denemek… Israrla denemeye devam etmek… Biraz bunun üzerine konuşalım istiyorum sizlerle.
Bir kişi dediğinde, olaya biraz yüzeysel bakabiliyoruz. Sanki ortada basit bir istek varmış gibi geliyor bize. Oysa psikoloji başka bir şey söylüyor. Deneme isteği, tek bir duygudan ziyade; üst üste binmiş birkaç temel motivasyon sonucunda ortaya çıkıyor. Merak, kontrol ihtiyacı, kimlik arayışı ve anlam üretme çabası… Bunların hepsi, bizim denemeye dair arzularımızı oluşturuyor sevgili arkadaşlar.
Deneme motivasyonumuzu analiz ederken de işe merak ile başlamak gerekiyor elbette, zira her denemenin ilk adımı bu duyguyla şekilleniyor. Davranış bilimlerinde merak bir tür bilişsel rahatsızlık olarak tanımlanıyor genelde. Ekonomi ve psikoloji profesörü George Loewenstein, ortaya attığı teorisinde; sahip olduğumuz bilgiyle, sahip olmak istediğimiz bilgi arasındaki boşluktan, merakın türediğini tanımlamış. Yani biz bir şeyleri bilmekten keyif aldığımız için değil, bir şeyleri bilmemekten huzursuzluk duyduğumuz için merak ediyoruz. Çünkü zihnimiz dediği anda rahatını kaybediyor. Lowenstein da deneme dürtüsünü, bu rahatsızlığı dindirme çabası olarak ele alıyor zaten.
Ancak deneme motivasyonumuzu sadece merak ile açıklamak, tek başına yeterli değil elbette. Çünkü insan kontrol hissini kaybetmemek için de deneyebilir. Bu frekansta sık sık bahsettiğimiz bir konu bu… İnsan zihni belirsizliği sevmez ve kontrol edemediği durumlarda kaygıyı büyütür. İşte o hissi, belirsizliği daha katlanabilir bir hâle sokuyor bizler için. Yani denemek -sonucu değiştirmese bile- kişinin güçsüz hissetmesini engelliyor. Bu noktada da Edward Deci ve Richard Ryan’ın geliştirdiği ni referans gösterebilirim size sevgili arkadaşlar. Bu teoriye göre insan davranışları; özerklik, yetkinlik ve ilişki olmak üzere üç faktörle şekilleniyor. Deneme motivasyonumuzda da en çok özerklik hissetme ihtiyacımızın etkisiyle karşılaşıyoruz. dediğimizde, özerklik duygumuz da yükseliyor doğal olarak. Aynı zamanda yaptığımız her denemede yetkinliğimizi de bir teste tabi tutuyoruz. Bu sayede de sınırlarımızı görme şansı yakalıyoruz.
Merak duygusu ve kontrol ihtiyacı bizim doğrudan evrimsel süreçte edindiğimiz özelliklerimiz. Fakat denemeye dair motivasyonumuzu oluşturan diğer iki faktör, yani kimlik ve anlam arayışı burada kendisini ayrıştırıyor. Bunu açmak adına basit bir düşünme pratiği yapalım dilerseniz. Hepimiz, hayatımızın belli dönemlerinde denemeye daha açığızdır, değil mi? Özellikle gençlik yıllarımızda sürekli yeni şeyler tecrübe etmek, günümüzün popüler tabiriyle deneyimlemek isteriz. Bu da tam olarak gibi soruları sorduğumuz dönemlerde ortaya çıkan bir refleks.
Psikolog Dan McAdams, insanların yaşamı bir hikâye gibi kurguladığından bahsediyor mesela. Bu hikâyede dönüm noktaları, kırılmalar, inişler, çıkışlar ve cesur hamleler var elbette. İşte yaptığımız her yeni deneme de, yazdığımız hikâyenin dramatik anlarını oluşturuyor. Ki psikoloji dünyası bu arayışı, yani anlatısal kimlik kavramıyla izah eymiş. Şöyle açayım bunu size. Bizler yeni bir şey denediğimizde, kendimizse şunu soruyoruz: Yani kişiliğimizi ve yetkinliklerimizi sınamak istiyoruz. diyoruz örneğin. Zirveye vardığımızda, kayanın aşağı yuvarlanıp yuvarlanmaması bizi çok da ilgilendirmiyor bu noktada. Kendi kimlik anlatımızdaki boşluğu doldurma arzusuyla yapıyoruz tüm bu tercihleri. İşte bu yüzden demek ile demek arasında devasa bir uçurum var arkadaşlar. Zira denerken, kendi hikâyemize de aktif bir cümle ekliyoruz. Kötü sonuçlarla karşılacağımızı bilsek de diyebilmek, her ne olursa olsun hikâyeyi tamamlayabilmek istiyoruz.
Bahsettiğim tüm bu nedenler, bir noktada kesişiyor arkadaşlar. İnsanların yeni şeyler deneme isteği, yüzeyde görünen heveslerden çok, daha derin bir yerden, anlamlandırma arzusundan besleniyor yani. Sisifos’a dönelim yeniden... Düşeceğini bile bile bir kayayı yüksek bir dağın zirvesine itmeye mahkûm kalmak kadar insanı tüketen çok az şey var, değil mi? Böyle bir cezanın boyunduruğu altında yaşamanın ne manası olabilir ki? Ama işte Sisifos bu absürt duruma bir anlam katmış, yenilmek pahasına denemeye devam ederek mat etmişti tanrıları. Böylesi tüketici bir cezaya bile aldırış etmeyen birisi karşınızdayken, Zeus olsanız ne fark eder? Neticesinde tanrıları alt eden absürt kahraman olarak yazılmıştı Sisfos’un hikâyesi de... Bizim de denemelerimiz buna benziyor işte arkadaşlar. Hayat bizi tekrar tekrar denemeye çağırıyor ve biz sonunda kazanıp kazanmayacağımıza çok da takılmadan denemeyi seçiyoruz. Bunu yapmak daha anlamlı geliyor bize.
Fakat sürekli kaybedeceğini bilerek denemek de bir noktada anlamsızlaşabiliyor elbette. Bazen kararında bırakmak, yeri geldiğinde vazgeçmek de insanın anlam arayışının bir parçası ne de olsa. Her ne kadar pes etmeyi olumsuz bir yerden ele almaya teşne olsak da, aslında bu da bizim rasyonel düşünebilme yetimizin bir uzantısı. Bu noktada yeni bir soru düşüyor önümüze arkadaşlar. Bu soruyu da kısa bir aranın ardından sorgulayacağız sizlerle.
Eveet, yaptığımız denemelerin altında yatan nedenleri anlamaya çalıştık sizlerle. Bu, genel itibarıyla hayatı anlamlandırma çabamızın da bir yansıması. Peki ya pes edince ne oluyor? Biz hangi durumlarda pes etmeyi tercih ediyoruz? Hadi bu soruyu irdeleyelim şimdi.
Denemek kadar vazgeçmek de insana özgü bir davranış aslında. Biz bunu gibi ifadelerle ilişkilendiriyoruz genelde. Fakat bilimsel düzlemde ele aldığımızda pes etmek, irade veya özveri eksikliğinden kaynaklanmıyor pek. Bu daha çok beynimizin kendisini koruma refleksleriyle ilişkili bir davranış özünde.
Bunun en güçlü nedenlerinden birisi, beynimizin olumsuz deneyimlere verdiği aşırı tepki elbette, ki nöroloji dünyasında “ olarak değerlendiriliyor bu durum. Evrimsel gerekçelerden dolayı zihnimiz, olumsuz deneyimleri, olumlu olardan daha güçlü ve kalıcı bir biçimde kaydediyor. Zira hayatta kalmak için, tehlikeyi de hatırlamaya ihtiyaç duyuyoruz. Modern zamanlardaysa bu içgüdümüz deneyimlerimizle ilişkilenmiş durumda. Bir denememizde başarısız olduğumuzda beynimiz, durumu yalnızca şeklinde yorumlamıyor. Artık orada bir tehdit unsuru da algılıyor. Bu bazen sosyal, bazen duygusal, bazen de statüyle ilgili olabiliyor tabii ki. Fakat söz konusu davranış, bir teslim olma hâli de değil asla. Aksine beynimiz benzer bir durumu tekrar yaşamamak için aktif bir savunma sistemi geliştiriyor. Basitçe, temkinli davranıyoruz da diyebiliriz. Pozitif psikoloji üzerine çalışmalar yürüten Martin Seligman, öğrenilmiş mutluluk önermesiyle bunu nedenselleştirmiş mesela. Ona göre birçok durumda vazgeçmek, duygusal açıdan daha az acı verici bir davranış. Evet denemek umut üretir, ama umut da kolaylıkla kırılabilir. İşte vazgeçmek de bu kırılma riskini ortadan kaldırıyor.
Fakat bu tek başına neden pes etmeyi seçtiğimizi açıklayan bir şey de değil sevgili arkadaşlar. İşin bir de sosyal ve bilişsel yorgunluk boyutları. Dürüst olalım, hepimiz başarısız olmaktan ya da öyle gözükmekten korkuyoruz biraz. Yaptığımız her yeni deneme de bizi bir sahneye çıkarıyor esasında. Vazgeçtiğimizdeyse, detone olmuş bir şarkıcı gibi o sahneden indiğimizi düşünüyoruz. O sosyal anksiyeteyi duymaktansa, sahneye hiç çıkmamayı seçebiliyoruz bazen. Bununla birlikte her denememiz bir karar verme sürecini de beraberinde getiriyor elbette. Yeni stratejiler, yeni yollar, yeni ihtimaller… Hepsi heyecan verici olsa da, zihnimiz bu yükü sürekli taşıyacak kapasitede değil ne yazık ki. Karar yorgunluğumuz arttıkça da daha basit ve tanıdığımız seçeneklere yöneliyoruz. Hâliyle de pes etmek bize bilişsel açıdan bir sadeleşme ve güvende olma hissi yaratıyor.
Hayalperest olmak ve rasyonel davranmak… Bu ikisi arasında gidip geliyoruz tüm deneyimlerimizde. Ve çoğu zaman zayıf olduğumuz için değil, daha fazla zarar görmemek için pes etmeyi tercih ediyoruz. Kısacası vazgeçmek kimi zaman yanlış bir yerden çıkan doğru bir hamle gibi de yorumlanabilir. Bu noktada daha net bir seçim çıkıyor karşımıza. Bu kilit soruya da bir hikâye aracılığıyla kafa yoralım dilerseniz..
1950’lerden bir hikâye bu. O zamanlar ABD’nin müzik sahnesi yeni yeni hareketlenmeye başlamış. Fakat o yıllarda, bugün bildiğimiz anlamıyla, yani hem yazıp hem de icra eden bir müzisyen tanımı pek mümkün değilmiş. Bu esnada Connie Converse adında genç bir kadın, küçük odasında, gitarıyla birlikte şarkılar yazmaya ve kaydetmeye başlamış. Fakat şarkıları zamanın ruhundan ayrışıyormuş Connie’nin. Çünkü sözlerinde büyük melodramlar ya da bestelerinde popüler tınılar hiç yokmuş. Sessiz, içe dönük, gündelik yaşama dair şarkılarmış onun yazdıkları. Yalnızlık, sıkışmışlık, bir yere ait olamama hissi… Anlayacağınız müziğin ışıltılı dünyasında, bizim gibi sade dertleri olan bir müzisyenmiş Connie. Ve bakın henüz Bob Dylan, Joan Baez ya da Leonard Cohen gibi sanatçıların adını duymadığımız bir dönemden bahsediyoruz. Kısacası birçok açıdan öncü sayabileceğimiz bir isim olabilirmiş kendisi. Fakat o yıllarda kimse Connie Converse’in şarkılarına kulak vermemiş maalesef.
Buna rağmen o, uzun bir süre denemekten alıkoymamış kendisini. Radyo istasyonlarının kapılarını çalmış, birçok kayıtlar yapmış, şarkılarını paylaşmak için çabalamış. Ama işte, belli ki dünya onun sesine hazır değilmiş o günlerde. Zaman geçtikçe denemek de yorucu bir hâl almış Connie Converse için. Her yeni denemesi daha da sessiz karşılanmış ne yazık ki. Oysa kötü de değilmiş şarkıları. Bilakis fazla içten ve kucaklayıcı parçalarmış çoğu. İşte bu insanın yaşayabileceği en ağır yenilgilerden birisidir arkadaşlar. Hatalı ya da yanlış olduğu için değil; zamansız ve anlaşılamadığı için kaybetmek… Yaşadığı tam olarak buydu Connie Converse’in. Bir noktada o da pes etti bu denemelerinden. Sahneden indi ve müzik dünyasından çekildi. Bir süre başka işlerde çalışarak sürdürdü geçimini. Fakat onun içindeki müzik yapma arzusu, öyle kolay kolay sönecek bir şey değildi. Ama işte, denemek de anlamını yitirmişti onun için. 1974’ün Ağustos’unda, henüz 50 yaşındayken kardeşi ve birkaç arkadaşında bir mektup bıraktı. Bir suçlama ya da dramatik bir tavır yoktu kelimelerinde. Sadece yorgun bir kabullenişle veda etti yakınlarına. Arabasına bindi… Ve gitti. O günlerden bu yana da kimsecikler Connie Converse’ten haber alabilmiş değil.
Evet, o hiçbir zaman müziğiyle varolmayı başaramadı belki, fakat onun pes edişini bir zayıflık gibi değerlendirmek de doğru olmaz. Zira yıllar sonra eski kayıtları çıktı ortaya. Müzisyen David Garland ulaştı onun şarkılarına. 2009’da Converse’in 1954’te evinde kaydettiği o şarkıları alıp, isimli bir albümde derledi. Müzik dünyasını da etiledi bu şarkılar elbette. Öyle ki 2017’de bir başka ünlü besteci John Zorn’un öncülüğünde, isimli bir saygı duruşu albümü dahi yayınlandı Connie Converse için. Alain Johannes, Mike Patton, Karen O ve Big Thief gibi şimdiki zamanların alternatif müzisyenleri de albümde yer alarak onore etti kendisini.
Şimdi tekrar düşünelim mi denemek ve pes etmek üzerine? Her deneme, erdemli bir eylem midir mesela? Yahut her pes ediş anlamına mı gelir? Connie Converse gibilerinin hikâyesini değerlendirince, bazen pes etmenin anlamına da geldiğini fark ediyor insan. Denemek ve pes etmek ikilemideki ayrımı daha iyi yapmamız gerekiyor anlayacağınız.
Devam etmek ve vazgeçmek denklemiyle ilişkilendirebileceğimiz çok güzel bir yaklaşımdan bahsetmek istiyorum size. Ünlü nörolog Viktor Frankl, fikrini savunuyor. Denemeye devam eden insanlar için de ana motivasyon bu temelde. Onlar, eylemlerinin hayatta temsil ettiği anlamla bağ kuruyorlar. Denemek başarıdan çok varolmakla ilgili bir mesele kısacası. Ki çoğu zaman demek yerine diyerek ele alıyorlar deneyimlerini. Benliği zedelemek yerine davranışlarını güncelliyorlar yani. Ve bu güncelleme yeri geldiğinde pes etmekle de sonlanabiliyor. Zira ısrarla ve anlamdan kopuk bir deneme, sürekli uyum sağlamayı ve yıpratıcı bir duygusal emeği de beraberinde getirebiliyor sevgili arkadaşlar. Kaldı ki denemeye devam edebilen insanların destekleyici bir çevreye ya da içsel olarak sağlam bir referans noktasına sahip olduklarını görürüz genelde. Çünkü tamamen yalnız bırakılan bir azim, çoğu zaman tükenmişlikle sonuçlanır. Tıpkı Connie Converse’in yaşadığı gibi.
Başa dönelim dilerseniz… Sisifos ısrarla itmeye devam etti o kayayı. Esas pes ederse, anlam ortadan kalkacaktı. Fakat toksik bir ilişkiyi ya da anlamından kopmuş bir çabayı ısrarla sürdürmek… İşte bunu biraz daha etraflıca düşünmek gerekiyor sevgili arkadaşlar. Çünkü o tür kayaların altında ezilebiliriz de.
Bahsettiğimiz tüm hikâyelerden, araştırmalardan ve teorilerden sonra elimizde net bir cevap yok, biliyorum. Camu bu iyi bir şey özünde. İnsan neden dener? Meraktan mı? Umuttan mı? Korkudan mı? Yoksa sadece yerinde duramadığı için mi? Neden vazgeçer? Yetersiz olduğu için mi? Yorulduğu için mi? Yoksa artık kendisini yansıtmadığını fark ettiğinde mi pes eder? Tüm bu soruların yanıtı, sahip olduğumuz kimliğe ve çevresel unsurlara göre değişiyor aslında. “ ya da dan ziyade daha anahtar bir soru sanırım. Albert Camus, Sisifos’u anlatırken demiyordu temelde. vurgusu yapıyordu. Bir tavırdı onun üzerinde durduğu. Belki de kendimize pusula olarak belirlememiz gereken şey, tam olarak budur.
O tavrı aramaktan hiç vazgeçmezsiniz umarım. Anlamlı denemelerle, öğretici yanılmalarla ve yeri geldiğinde bırakabilme cesaretini gösterebildiğiniz anlarla dolu bir yıl olması dileğiyle…
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt