Değişim Konusunu Çok Mu Abartıyoruz?
111 Hz ·Bölüm 216

Değişim Konusunu Çok Mu Abartıyoruz?

2026’ya sayılı günler kala belki de bu sene, her şeyin değişeceği o sene olacak. Zira neden kendimizi baştan yaratacağımız, aşkı bulacağımız veya dünyayı gezeceğimiz bir yıl olmasın ki? Ama belki de, belirlediğimiz tarihlere gereğinden fazla bir anlam yüklüyor olabiliriz. 111 Hz'in bu bölümünde; yeni yılın neden “yeniden başlat” tuşuymuş gibi algılandığını ve bu fikrin bize nasıl geçici bir rahatlama sunduğunu sorguluyoruz. Değişimin sessiz, dağınık ve zamana yayılan doğasını birlikte inceliyoruz.

29 Aralık 2025 ·23 dk ·1.817 kelime
0:00

Eveet arkadaşlar. Mumumu yaktım, arkaya güzel bir müzik açtım, bu akşam biraz kendi kendimeyim. Ne mi yapıyorum? Vision board. Belki duyanınız edeniniz vardır. Sene sonlarında bir kağıdın üzerine gerçekleşmesini dilediğiniz her şeyi resim olarak ekliyorsunuz. E benim de istediğim birkaç şey var tabii yeni yıldan. Son model bir araba fena olmaz mesela.

Hah, bunu da şuraya yapıştıralııım. Bence çok iyi durdu!

Aynı zamanda bir projeye başlayacağım arkadaşlar, onunla ilgili de kafamda birkaç şey var. Umarım şubat ayının sonunda-

Alllaah yaaa! Barış ne sakar adamsın. Berbat ettin kağıdı. Tam da arabanın üzerine geldi. Neyse… İki model arasında kalmıştım zaten. Bunu evrenin bir mesajı olarak alıp diğerini yapıştırıyorum.

Yanına da pasaportlar... Hah! Gezmek de lazım tabii.

Absürt haberler gördüğümüz oluyor tabii, ama bu kadarına uzun zamandır tanık olmamıştım arkadaşlar. Üzüm için karakolluk olmak… Ne bileyim? Belki de olması gerekenden fazla bir anlam mı yüklüyoruz acaba bu değişim meselesine? En iyisi, hazır yeni bir yıla girmek üzereyken herkesin dilinde olan “değişim” kavramına biraz daha yakından bakalım bu bölümde… Ha, ne dersiniz?

Evet arkadaşlar… 2026’ya sayılı günler kala, belki de bu sene; her şeyin değişeceği o sene olacak.

Bunun için; son bir haftadır herkes yangından mal kaçırır gibi listeler yapmaya, en yeşil üzümü ve en büyük narı bulmaya çalışıyor. Zira neden kendimizi baştan yaratacağımız, aşkı bulacağımız ve dünyayı gezeceğimiz bir yıl olmasın ki? Ama bir yandan kabul etmek gerekir arkadaşlar, yeni yıla sanki takvimdeki bir tarih değil de,

“hayatı yeniden başlat” tuşuymuş gibi davranıyoruz. İstediğimize ulaşmak veya hoşumuza gitmeyeni dönüştürmek için kendisine belki de biraz fazla sorumluluk yüklüyor olabiliriz.

Zira tahmin ediyorum ki, geçen sene de benzer hisleri vardı hepimizin. Hatta ondan önceki sene, ve ondan önceki sene de... Bu döngü, bize garip bir teselli de sunuyor sanırım. Çünkü bir şeyler yolunda gitmediyse, bunu o yılın hanesine yazabiliyor; sorumluluğu da zamana atıyoruz. Yani, “Bu sene olmadı ama yenisi geliyor” demek, insan zihni için oldukça rahatlatıcı bir kaçış. Bu durumu, hiç bitmeyecek bir döngü olarak görebiliriz elbet. Fakat merak etmeyin; çoğu şey gibi, bunun da bir açıklaması var.

Davranış biliminde bu hissiyat; “Fresh Start Effect”, yani “Taze Başlangıç Etkisi” olarak adlandırılıyor. Kısacası belirli bir tarihi, yeni bir dönemin başlangıcı olarak algılıyoruz. Böylece de geçmiş hatalarımızdan veya eksikliklerimizden kendimizi uzaklaştırıyoruz. 2014’te aynı isimle yayımlanan bir makaleye göre, başlangıç olarak algılanan zamanlarda kişi şunu yapıyor: “başarısız” ya da “yetersiz” gördüğü benliği ile idealindeki arasına bir çizgi çekiyor, ve yeniden başlama fırsatı yakalamış gibi hissediyor. Böyle bir dönüm noktası koyunca da, hedef odaklı hareket etme olasılığımız artıyor. Ve motivasyonumuz da elbet. Ama bu etki, keşke sandığımız kadar kalıcı olsa... Çünkü yeni başlangıç dediğimiz şey, çoğu zaman davranışlarımızı değil; niyetlerimizi yeniliyor. Zihinsel olarak kendimizi geçmişten ayırıyoruz ama o geçmişi yaratan alışkanlıklar, düşünme biçimleri ve refleksler bizimle birlikte yeni döneme taşınıyor. Kaçınılmaz olarak da, bir süre sonra bildiğimize geri dönüyoruz.

Ama bugün merak ettiğim şey arkadaşlar, değişimin nasıl gerçekleştiğinden ziyade; ona yüklediğimiz anlamlar. Çünkü bazen asıl baskıyı yaratan değişimin kendisi değil; etrafında kurduğumuz hikayeler olabiliyor. Yani, gerçekten de bu değişim meselesini abartıyor olabilir miyiz?

Zihnimiz pek tabii, ister istemez ideal bir değişim senaryosu kurguluyor. Bir başlangıç anı, belirgin bir kırılma noktası ve ardından “artık her şeyin başka olduğu” bir gelecek… Ama düşününce arkadaşlar, gerçek hayatta çoğu şey kırılmıyor sanki; sadece esniyor. Değişimi böyle hayal ettiğimizde de, aslında gerçekte yaşandığı şekline ikna olmuyoruz. Üstelik bu ideal versiyonu, çoğu zaman başkalarının hayatlarından ödünç alıyoruz.

Örneğin sosyal medyada, filmlerde veya kitaplarda gördüğümüz dönüşümler… Hepsi birer kurguya sahip.

Özellikle günümüzde, kendi değişimlerimizi başkalarınınkileriyle karşılaştırma eğilimimiz hiç olmadığı kadar artmış durumda. Bu da sanki, değişimin görünür olması gerekiyormuş gibi düşünmemize neden oluyor. İnsan elbette, doğası gereği kendini başkalarıyla kıyaslayarak konumlandıran bir canlı. Sosyal psikolog Leon Festinger de bunu Sosyal Karşılaştırma Teorisi’yle açıklıyor. Kısaca, insanların kendi durumlarını ve konumlarını anlayabilmek için başkalarını referans noktası olarak aldığından söz ediyor. Yani mesela, becerilerimize veya düşüncelerimize dair belirsizlik hissettiğimizde, bu hissiyatı gidermek için kendimizi başkalarıyla karşılaştırıyoruz. Bu sadece gerçeği öğrenmek değil de; rahatlama ve değerimizi koruma gibi motivasyonlardan da besleniyor. Diğer yandan kimi zaman da tam tersi şekilde çalışıyor ve kendimizi diğerlerinden aşağıda gördüğümüz bir hale sokabiliyor. Yani bazı durumlarda bizi sakinleştirirken, bazılarında ise huzursuz eden bir eylem.

Ama işte arkadaşlar, başkaları dediklerimiz yıllar içinde ciddi biçimde değişti. Artık sadece yakın çevremiz ya da arkadaş grubumuz değil; milyonlarca insanın hayat akışına neredeyse anbean tanıklık ediyoruz. Üstelik gördüğümüz bu hayatların büyük bir kısmı olduğu gibi aktarılmıyor. Seçiliyor, düzenleniyor ve inşa ediliyor. Çünkü insanlar neyi göstereceklerine ya da saklayacaklarına kendileri karar veriyorlar. Yani paylaşılan değişim hikayelerini; sanki çiçekli bahçelerde, güle oynaya koşarcasına gerçekleşmiş gibi görüyoruz. Zihnimiz de özenle hazırlanmış bu seçkiyi ayırt edemiyor tabii. Biraz önce bahsettiğimiz teoriye tekrar değinecek olursak, bu tip durumlarda karşılaştırmalarımız hep yukarı yönde oluyor. Yani diğerleri kusursuz da bizde bir problem varmış gibi onları üstte görüyor ve kendi değerimizi aşağıya konumluyoruz.

Bu sosyal medyanın karşılaştırma meselesini en iyi anlatan işlerden biri de, 2020’de Netflix’te yayınlanan The Social Dilemma belgeseliydi. Belgeselin söylediği şey oldukça net: Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar çoğu zaman yaşanmıyor, tasarlanıyor. Hatta, bu platformları kurgulayan eski mühendisler ve ürün yöneticileri; algoritmaların temel amacının kullanıcıyı bilgilendirmek değil, ekranda tutmak olduğunu bile açıkça söylüyor. Buradan yola çıkarak, tasarlayanlar için ne hissettiğimizin pek bir önemi yok gibi gözüküyor. İmrendiğimiz hayatları görüyoruz, onları merak ettiğimizden tüketmeye devam ediyoruz. Ve bu sonsuz bir döngü olarak ilerliyor. Tam olarak sistemin istediği şey.

Ah görüyor musunuz ya? Bu, çok ilgimi çeken bir konu olduğu için lafa dalıp az önce yaptığım işi yarıda bırakmışım resmen. Vision board’uma hayalimdeki evi eklemeyi unuttum. Her şeyi ekledik, ev de eksik kalmasın yani… Hızlıca seçtiğim resmi bir yapıştırayım ben… Hah, bir de kahvem dökülmüştü hatırlarsanız, onu da tazeleyip hemen geliyorum arkadaşlar. Bu sırada belki siz de kendi yeni yıl dileklerinize ve değiştirmek istediklerinize bir göz atarsınız hem…

Eveeet; kahvemi koydum, bahçeli evi de yapıştırdım. Nerede kalmıştık? Hah, değişimin kusursuzluk içinde sunulmasından söz ediyorduk. İşte, günümüz dünyasında durum böyle olunca; doğası gereği bir süreç olan değişim kavramını algılayışımız da yenilendi. Yani değişim; bir süreçten çok, sergilenen bir sonuca dönüştü artık.

Bu büyük ve gösterişli değişim fikrinin başka bir yan etkisi, gündelik hayatta yaşadığımız küçük ilerlemeleri de görünmez kılması arkadaşlar… Hatta gelin birlikte şöyle bir örnek düşünelim.

Diyelim ki kitap okumaya karar verdik. İlk gün birkaç sayfa okuduk, ikinci gün hiç dokunmadık, üçüncü gün yine birkaç sayfa… Bir ayın sonunda kitabın yarısına geldik ama “okuyorum” hissini hiç yaşayamadık. Çünkü zihnimizde okuyan insan, bunu her gün düzenli yapan ve rutine dönüştüren birisi. Oysa gerçekte elimizden gelen şey, arada sırada okuyabilmek; ancak yine de bir şekilde devam ediyor olmak… Eğer öncesinde hiç okumayan biriyseniz, bu bir değişim sayılmaz mı aslında? Pek tabii sayılır. Ama işte bahsettiğimiz gibi; bizim tanımımıza uymadığı, filmlerdeki gibi bir gecede her şeyin değişmediği bir senaryoda bunu değişimden saymıyor zihnimiz. Yani gözümüzde yeteri kadar büyük değil. Böyle diyince şunu hatırladım. Hani çocukken uzun araba yolculuklarında bir türlü zaman geçmezdi. Sürekli olarak “Ne zaman geleceğiz? Hadi artık gelmedik mi?” diye sorardık. Onun gibi bir şey. Şimdi de sanki kendimize “Hadi artık değişmedik mi?” diye soruyoruz. Oysa belki de çoktan değişmeye başladık ama fark etmiyoruz.

Sevgili Oruç Aruoba’nın çok güzel bir sözü vardır. Der ki,

“Yaşamın en küçük şeyleri bile bakım ister; ufak ayarlamalar, düzenlemeler, onarımlar… Ya büyük şeyleri?…Yaşamın “büyük” şeyleri yoktur ki; yaşamın her şeyi küçüktür, ufacıktır, ayrıntıdır.”.

Şu aklıma geldi bu konuya girince, Peter Weir’ın yönetmenliğini yaptığı “Ölü Ozanlar Derneği” diye bir film vardı. Çok severim gerçekten. İşte hikayede, Robin Williams’ın karakteri Bay Keating, bir okula edebiyat öğretmeni olarak geliyor. Okul ve aileleri oldukça baskıcı, bu yüzden çocuklar hep başkalarının beklentilerine ve isteklerine göre hareket ediyorlar. Bay Keating ise; onlara şu ana kadar gördüklerinin dışında bir öğrenim veriyor. Mesela, şiirin aslında bildiklerinden bambaşka bir dünyası olduğunu gösteriyor. Derslerinde öğrencilerine özgürlüğe, hayatın anlamına ve farklı bakış açılarına dair oldukça değerli bilgiler öğretiyor. Baktığınız zaman, hikaye boyunca çok büyük bir değişim olmuyor. Dersi bahçede işlemek, kendi şiirlerini yazmak veya şiiri anlamak için farklı bir soru sormak kadar basit şeyler yaptırıyor Bay Keating. Hatta şöyle çok etkileyici bir sahne de var: Öğrencilerini koridora çıkararak, eski mezunların fotoğraflarının olduğu bir dolabın önüne getiriyor ve onlara bir şiir okutuyor. Şiir, “Vakit varken gül goncalarını topla” cümlesiyle bitiyor. Yani “Anı yakala” demek aslında bu, Latince ismiyle de “Carpe Diem.” Mesela bu söylemle; çocukların bakış açılarında bir şeylerin değiştiğini çok net bir şekilde görebiliyorsunuz filmde. Ve Bay Keating, şunu hatırlatıyor aslında: Bu fotoğraftaki kişiler de aynı onlar gibiydiler. Coşku doluydular ve hayatta her şeyi yapabileceklerine inanıyorlardı. Ama artık hepsi birer gübre oldu. Yani, ölüm vardı hayatta. Bu yüzden de, yaşarken hayatlarının keyfini çıkarmaları, günü geldiği gibi karşılamaları ve ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerekiyordu. İşte Bay Keating bunun gibi söylemlerle, öğrencilerinin bakış açılarını değiştirmişti. Eylemlerinde ve seçimlerinde farklı yolların olasılıklarını düşünmelerini sağlamıştı. Yani, kendi seslerini duymayı öğretmişti aslında.

Robin Williams; 'Ölü Ozanlar Derneği'nde değişimin alkışsız yolunu hatırlatan öğretmen.
Robin Williams; 'Ölü Ozanlar Derneği'nde değişimin alkışsız yolunu hatırlatan öğretmen.Wikimedia Commons · CC BY 2.0

Bu gibi hikayeler bize değişimin zamanla, sindirerek ve gösterişe ihtiyaç duymadan gerçekleştiğini hatırlatıyor bence. Bir şeyin altını da çizmek istiyorum sevgili arkadaşlar; değişim dediğimiz şey, bazen çok da kolay olmayabiliyorlar. Özellikle insan önünü göremediğinde, ya da bahsedilen dönüşüm daha uzun zaman ve sabır gerektirince; kimisi konfor alanını bırakmak istemiyor. Ya da belirsizlikle baş edemeyeceğini sandığından geçmişe takılı kalıyor.

Mesela usta yazar Anton Çehov’un “Üç Kız Kardeş” oyunu, hiç ulaşılamayan bir değişim arzusunun hikayesi gibidir. Bilmeyenler için metin, Rusya’da ayrıcalıklı sınıfa mensup bir ailenin hikayesini anlatıyor. Değişen toplumsal koşullar ve yeni değerler karşısında ailenin yaşadığı iç çatışmalar, hikayenin merkezinde yer alıyor. Babalarının işi nedeniyle Moskova’dan bir taşra kasabasına taşınan Prozorov kardeşler, burada aslında geçmişin anıları ile geleceğin belirsiz hayalleri arasında sıkışıyorlar. Moskova onlar için artık kaybedilmiş ve öncede kalan bir cennet çünkü… Eski hayatlarına dönmek, tüm dertlerin ortadan kalkması demek onlar için. Bu büyük değişim beklentisiyle de, akıp giden hayatları içinde var olmaya çalışıyorlar ve hep o “Yeni Başlangıç”ı bekliyorlar. Bu yüzden de başlarına gelen şey, şimdiki anı kaçırmak. Değişimin sanki onların dışında gerçekleşeceğini sanıyorlar çünkü. Ama Çehov, bize bu oyun üzerinden diyor ki; “Dünya siz isteseniz de istemeseniz de değişecek. Bu yüzden geçmişi özleyip değişimi bekleyebilirsiniz. Ama bu şekilde sadece yaşlanıyor olacaksınız.“

Anton Çehov; 'Üç Kız Kardeş'te ulaşılamayan değişim arzusunu kaleme aldı.
Anton Çehov; 'Üç Kız Kardeş'te ulaşılamayan değişim arzusunu kaleme aldı.Wikimedia Commons · Public domain

Diğer yandan, değişirken her şeyin her zaman heyecanlı olacağını sandığımızdan da, gereğinden fazla büyütüyor olabiliriz. “Taze Başlangıç Etkisi”nde de bahsettiğimiz gibi başlangıçta motive oluyor, hatta kısa süreli bir coşku yaşıyoruz. Fakat o ilk heyecan sönmeye başladığında, devam ettirmekte zorlanıyoruz. Oysa çoğu zaman değişim; tekrar eder, gündelik hayata yayılır ve hatta zaman zaman can sıkabilir. Yani aynı davranışı defalarca yapmamız, aynı düşünceyi her seferinde biraz daha farkında olarak yeniden ele almamız gerekiyor. Fakat bu, küçük zaferlerin de en az büyükler kadar heyecan yaratmadığı anlamına gelmiyor.

Belki de o yüzden değişimi, bir gün varılacak bir yer gibi düşünmek yerine, içinde kalınan bir süreç olarak görmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Alkışlanmayan, paylaşılmayan, hatta bazen fark bile edilmeyen anların toplamı olarak yani. Belki de değişim, “oldum” dediğimiz değil; “eskisi gibi değilim” diye fark ettiğimiz bir an çoğu zaman. Ve hatta, umut tam burada saklı arkadaşlar. Büyük kırılmalar beklemeden, kendimizi başkalarının hızına göre ölçmeden; küçük ama sahici ilerlemeleri onurlandırabildiğimizde değişim zaten başlamıştır. Mesela yaptığım vision board, hayal ettiğim ve değiştirmek istediklerimi kendime hatırlatma biçimim. Eklediğim şeyler gerçekleşebilir, ama pek tabii gerçekleşmeyebilir de... Belki de olacak olan bambaşkadır. Kim bilir?

Künye
  • YazanAslı Candaş
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)