İsim-Şehir: Kalbimizde İz Bırakanlar
111 Hz ·Bölüm 215

İsim-Şehir: Kalbimizde İz Bırakanlar

Neden bazı yerler, bazı sesler ve bazı görüntüler bize kendimizi evde hissettirir? Hiç konuşmadığımız bir yabancının varlığı bize nasıl güven verebilir? Bir zamanlar "ucube" denilerek protesto edilen bir demir yığını, nasıl olur da bir şehrin aşkla anılan sembolüne dönüşür? 111 Hz'in bu bölümünde; şehir plancısı Kevin Lynch’in zihinsel haritalarından yola çıkıyor, sevgiyle bağlandığımız eşyalar ve hiç tanımadan güvendiğimiz insanlar üzerinden "iz bırakma" kavramını inceliyoruz.

23 Aralık 2025 ·24 dk ·2.312 kelime
0:00

Arkadaşlar hoş geldiniz! Ne iyi oldu değil mi, o yoğun kalabalıktan biraz olsun uzaklaşıp kendimizi yeşilliğin huzuruna bıraktık. Bunu ilk yapışımız da değil üstelik… Farklı bölümlerde New York’un keşmekeşinden çıkıp soluğu Central Park’ta aldığımız olmuştu. Evet, yine buradayız. Şehrin içinde, şehirden kaçmak isteyenlerin vazgeçilmez durağı; o tanıdık vaha… Dünyanın en meşhur parklarından biri… Filmlerde, dizilerde, şehrin her kuş bakışı fotoğrafında rahatça seçiyoruz kendisini. İçeri girdiğimizdeyse başka bir hikayeye geçiş yapıyoruz adeta…

Tüm bu sükunet ortasında, yine de karşımıza neyin çıkacağını bilmemenin verdiği bir merak ve neşe var. Belki yolumuza bir sincap sıçrayacak, ya da-

A-ha! Dört yapraklı bir yonca… Dediğim gibi, her şey olabilir. Belli ki bugün şanslı günümüzdeyiz.

Sürprizler devam ediyor! Gerçi, bu New York için sıradışı bir durum sayılmaz. Ama yine de sokak müzisyenlerine denk gelmek her zaman hoş bir heyecan.

Her köşeden farklı ezgiler yükseliyor. Hangisine kulak vereceğimi şaşırdım doğrusu!

Aaaa! Bir dakika ya… Ben bu melodiyi tanıyorum…

Ama nereden?

Binlerce kilometre öteden tanıdık bir melodi gibi… Ama burada, New York’un ortasında bu melodinin çalınması tesadüf mü, yoksa zihnimin bana bir oyunu mu?

Bakın şimdi aklıma takıldı işte… Neden bazı sesler, bazı yerler ve bazı görüntüler bize kendimizi bu denli evde hissettirir? En iyisi hem az önce duyduğumuz o melodinin hem de bu sorunun peşinden gidelim. Kalbimizde yer etmiş o tanıdık izlere uzanan bir keşif yolculuğuna çıkalım, ne dersiniz? O zaman, her zamanki gibi sizinle stüdyoda buluşmak üzere…

Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Central Park’taki melodi hala kulağımda yankılanıyor. Sahi ya, nereden hatırlıyorum ben o sesi? Bir şarkıdan mı, film ya da yakın zamanda izlediğim bir diziden mi acaba?

Hmmm, şu anda cevabı bulamıyorum doğrusu; ama o aşinalık hissi beni çoktan yakaladı bile… Tıpkı, daha önce de ziyaret ettiğimiz Central Park gibi... Adına uygun şekilde, New York’un tam merkezinde bulunan bu halka mahsus park, aynı zamanda ulusal tarihi bir ‘landmark’ olarak adlandırılıyor. Landmark, İngilizce’de şehirlerdeki sembol yapılar, alanlar ve meydanlar için kullanılan bir kelime. Adeta bir işaret olarak kabul edilen bu semboller, insanların tıpkı bir izi takip ediyormuşçasına yönlerini bulmalarını ve nerede olduklarını anlamalarını sağlıyor. Bir landmark’ı kaçırmak ya da karıştırmak mümkün değildir. O, etrafındaki diğer her şeyden bir şekilde ayrılır ve kendini belli eder. Gökdelenlerin yükseldiği bir “concrete jungle” olan New York’ta, keskin yeşilliğiyle Central Park da elbette göze çarpıyor. Aynı zamanda adanın bölgelerini de ayırıyor. Upper East Side ya da Upper West Side…

Central Park; New York'un yeşil ciğeri ve milyonların ortak hafızası.
Central Park; New York'un yeşil ciğeri ve milyonların ortak hafızası.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Elbette sadece parkı örnek gösteremeyiz. Empire State Binası, Brooklyn Köprüsü, Özgürlük Heykeli… Bunlar da New York denilince akla ilk gelen yapılardan.

Bir şehri şehir yapan nedir? İçinde yaşayan insanlar, her gün geçilen yollar ya da ışıkları yanan binalar mı? Yoksa o şehre kimliğini veren, uzaktan baktığınızda 'evet, burası orası' dedirten simgeler mi?

En meşhur örneklerden birini düşünelim: Eiffel Kulesi. Bugün Paris denilince akla ilk gelen yapı şüphesiz… Hatta Türkiye’de bile çeşitli odaların duvarlarındaki tabloları kendisinin resimleri süslüyor. Fakat takvimleri 1887’ye geri sardığımızda, durum hiç de böyle değildi. 14 Şubat 1887’de, Paris’in önde gelen sanatçıları, mimarları ve yazarları gazetenin ön sayfasında bir bildiri yayınlayıp mühendis Gustave Eiffel’in bu iddialı projesine kesin bir dille karşı çıkmışlardı:

> Bizler; yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar ve Paris’in bugüne dek bozulmadan kalmış güzelliğinin aşıkları... Fransız halkının hafife alınan beğenisi adına, tehdit altındaki Fransız sanatı ve tarihi adına; başkentimizin tam kalbine bu gereksiz ve ucube görünümlü Eyfel Kulesi’nin dikilmesine karşı, tüm gücümüz ve öfkemizle protesto etmek için buradayız. >

Evet arkadaşlar, sanatçılar kendilerine göre estetik yoksunu olan bir mühendisin bu projeyi yürütmesine tepki gösteriyorlardı. Çünkü onlara göre Eiffel, Paris’in ortasına dikilmiş çirkin, devasa bir demir yığınıydı. Hatta ünlü yazar Guy de Maupassant bu kuleden o kadar nefret ediyordu ki, sıklıkla öğle yemeğini kulenin ilk katında bulunan restoranda yiyordu. Başlangıçta ironik gelen bu durumun sebebi neydi, biliyor musunuz? Orası, Paris’te kuleyi görmediği tek yerdi! Oldukça kendine has bir tepki gösterme biçimi doğrusu…

Eiffel'in inşası 1889; sanatçıların 'çirkin demir yığını' diye protesto ettiği yapı.
Eiffel'in inşası 1889; sanatçıların 'çirkin demir yığını' diye protesto ettiği yapı.Wikimedia Commons · Public domain

Peki ne oldu da o ‘çirkin demir yığını’, bugün ziyaretçi akınına uğrayan, üzerine şiirler yazılan, aşkı temsil eden bir simge haline geldi? Bir yapının landmark olması, tek başına fiziksel olarak göze çarpmasından ibaret değil; gerçi Eiffel Kulesi bunu çok iyi başarıyor o konuda da hakkını vermeliyiz. Fakat bir landmark’ın aynı zamanda insanların hikayelerine sızması, bir başka deyişle yaşamlarında iz bırakması gerekir. Birinin ilk yurt dışı seyahatine, heyecanlı bir evlilik teklifine ya da derin sohbetlerin döndüğü arkadaş buluşmalarına fon olabilmek gibi… Günlük hayatınıza devam ederken ihtişamını takdir etmekle birlikte, varlıkları tanıdık bir güven de verir bu yerlerin. Bir şekilde orada olacaklarını ve size eşlik edeceklerini bilirsiniz.

Bir yapının zihnimizde neden bir 'demir yığını' olarak değil de bir 'simge' olarak kodlandığını anlamak için şehir plancısı Kevin Lynch’in çalışmalarına da bakmamız gerekiyor arkadaşlar. Lynch, 1960 yılında yazdığı The Image of the City, yani Kent İmgesi adlı kitabında muazzam bir tespitte bulunuyor. Ona göre biz, esasında şehirleri zihnimizde oluşturduğumuz haritalarla deneyimliyoruz. Bu zihinsel haritaları oluştururken de beş temel yapı taşını kullanıyoruz.

En başta yollar geliyor, yani şehrin içindeki hareket kanallarımız… Alıştığımız sokaklar, işe giderken kullandığımız metro hattı, hep alışveriş yaptığımız o cadde… Şehri bu yollar üzerinden okuyoruz.

Sonra kenarlardan bahsetmiş Lynch. Aslında şehrin sınırları da diyebiliriz buna. Bazen bir deniz kıyısı, bir demiryolu hattı, şehrin etrafından geçen bir otoyol ya da yüksek bir duvar… Yani belirli kısımları ayırıcı ve düzenleyici görev gören setler gibi düşünebiliriz.

Ardından district denilen farklı bölgeler, semtler, mahalleler geliyor. Kendine has ruhu olan alanlar... İstanbul’da Beyoğlu, Nişantaşı, Maslak ya da Sultanahmet arasındaki doku farkını düşünün. İşte her şehirde bu çeşitliliğe ihtiyaç var.

Lynch, daha sonrasında ‘düğümler’ olarak adlandırdığı yerleri öne sürüyor. Yani stratejik buluşma, bir araya gelme noktaları… Meydanlar, istasyonlar; karar verdiğimiz, bazen yönümüzü değiştirdiğimiz ya da toplandığımız alanları ifade ediyor bu benzetme.

Ve elbette, bölümün başında da bahsettiğimiz landmark’lar… Lynch’e göre landmark, gözlemcinin genellikle içine girmediği, onu dışarıdan bir referans noktası olarak kullandığı yapılara deniyor. Şehrin içinde de olabilirler, uzağında da… Münferit kuleler, altın kubbeler ya da heybetli tepeler bu türden kabul ediliyor. Yolculuk ne kadar tanıdık hale gelirse bu yerel işaretlere olan güven de o oranda artıyor.

Landmark’lar çevrelerindeki her şeyden farklı olmalı arkadaşlar… Pisa Kulesi’nin yana yatması, Sydney Opera Binası’nın bembeyaz yelkenleri; Galata Kulesi’nin dar bir sokağın sonunda, o vakur duruşuyla bizleri karşılaması… Düşününce hepsi birer navigasyon aracı. Fakat sadece coğrafi değil, kültürel de bir navigasyon. Colosseum’u gördüğünüzde, bu salt Roma’da olduğunuzu hissetirmez size; orada çarpışan gladyatörlerin kılıç seslerini de duyarsınız adeta… Ya da Sezar gözünüzün önünde canlanır. Demek istediğim, tarihi ve binlerce hikayeyi duyumsatır bu yerler.

Hikaye… Evet, kritik nokta bu. Bir yapıya, parka ya da heykele can veren o hikayeler…

Paris’in bir diğer devasa simgesi Notre Dame Katedrali’ni düşünün. 19. yüzyılın başlarında, bu muazzam yapı harabe durumdaydı. Hatta yıkılması bile gündemdeydi. Ta ki Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu romanını yazana kadar. Hugo o kadar güçlü bir hikaye anlattı ki, Quasimodo’nun acısı ve Esmeralda’ya olan aşkı, o soğuk taş duvarların arasına sindi. Neredeyse katedralin kendisi bir karaktere büründü ve ölümsüzleşti.

Before serisinin ikinci filminde, Seine Nehri üzerinde tekneyle Notre Dame’ın önünden geçerken Jesse, Celine’e etkileyici bir hikaye anlatır.

İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde, Alman ordusu Paris’ten çekilmek zorundadır. Ancak geri çekilirken şehri yerle bir etmeleri yönünde kesin bir emir vardır. Notre Dame Katedrali de havaya uçurulacak hedeflerin başındadır. Her yer patlayıcılarla doldurulmuştur. Katedrali havaya uçurmakla görevli olan Alman askeri, elinde fünyeyle katedralin içinde beklemektedir. Ancak asker, etrafına bakmaya başlar. O devasa taş işçiliğine, asırlardır orada duran gotik heykellere, vitraylardan süzülen ışığa ve katedralin heybetine dalar gider. Asker, bu muazzam güzelliği yok etmeye elinin varmadığını fark eder. Düğmeye basamaz. Nihayetinde Notre Dame ve diğer tarihi yapılar ayakta kalır.

Filmde Jesse bu hikayenin doğruluğundan emin değildi, ama zaten buradaki mesaj da başka… 2019’daki o büyük yangında hepimizin yüreğinin ağzına gelmesinin sebebi işte buydu. Yanan eski bir bina değil, zihnimizdeki devasa hikayeydi.

Notre Dame; 2019 yangınında dünyanın yüreğinin ağzına gelmesinin nedeni biriken hikayelerdi.
Notre Dame; 2019 yangınında dünyanın yüreğinin ağzına gelmesinin nedeni biriken hikayelerdi.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Bu noktada bir dönüşüm yaşandığını da söyleyebiliriz arkadaşlar. Bu yapılar; çeşitli sanat eserleri, filmler, şarkılar, resimler aracılığıyla bir imaja ve kimi zaman da ürüne dönüşüyor. Paris’e giden çoğu kişinin çantasında bir Eiffel anahtarlığıyla dönmesi ya da Big Ben’in yükseldiği kar kürelerinin rafları süslemesi tesadüf değil. Bu sayede şehirler markalaşıyor ve biz de onların küçük temsillerini hayatımıza dahil ederek hikayeyi büyütüyoruz.

Zira markalar da bunu başarmaya çalışıyor aslında. Binlerce ürünün, milyonlarca seçeneğin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sürekli olarak uğultulu, karmaşık, her taraftan neon tabelalar fırlayan bir şehirde yön bulmak gibi bu… Beynimiz sürekli seçim yapmak zorunda ve haliyle bu seçimler bizi yoruyor. İşte burada yine bir iz devreye giriyor, trademark. Bir ürünü benzerlerinden ayırmaya yarayan işaret ya da özellikler bütününü temsil ediyor bu kelime. Tanıdık bir logo, bildiğiniz bir renk ya da kendine özgü bir yazı tipini gördüğünüzde hissettiğiniz güven ve rahatlamayı düşünün…

Nasıl ki Beyoğlu’nda yolumuzu kaybetsek dahi Galata Kulesi’ni gördüğümüzde 'Tamam, doğru yerdeyim' diyorsak; market rafında ya da bir uygulama mağazasında o tanıdık simgeyi görünce de benzer bir duyguyla doluyoruz. Fakat özellikle bazı markalar vardır ki, güvenin ötesine geçip onlarla duygusal bir bağ kuruyoruz arkadaşlar... Eh, onlara da Trademark değil, Lovemark deniliyor zaten… Bakın, dinleyin… Biraz önce aklıma takılan sorunun cevabını buldum!

Peki landmark’ları anlattık ama, bu “Lovemark” dediğimiz kavram sahiden tam olarak ne? Gelin, biraz da bunu konuşalım.

Kevin Roberts, “Lovemarks: The Future Beyond Brands” isimli meşhur kitabında, bu kelimenin ne ifade ettiğini derinlikli bir şekilde açıklıyor. Ona göre markaların iki ekseni var: saygı ve sevgi. Eğer bir markaya saygınız var, fakat sevginiz yoksa o yalnızca fayda ihtiva eder; ama anlamlı bir yer kaplamaz. Aksine, eğer bir markaya karşı sevgi duyuyor, fakat saygı duymuyorsanız; bu da “fad” yani gelip geçici bir heves olmaktan öteye gidemiyor. Ancak bir marka; kalitesiyle güven ve saygınızı, yarattığı aidiyetle sevginizi kazanabilmişse, işte o bir lovemark oluyor. Roberts, lovemark’ların tüketicide aklın ve mantığın ötesinde bir sadakat oluşturduğunu ifade etmiş. Onları sadece sundukları taksit imkanları veya üstün fonksiyonları için seçmiyoruz; bize hissettirdikleri aşinalık ve sevgi sebebiyle istemsizce onlara yöneliyoruz. Hayatımız ve kimliğimizle o kadar iç içe geçiyorlar ki; tıpkı landmark’ların anılarımıza arka fon oluşturmaları gibi, onlar da yaşantımıza ortak oluyorlar.

Bir başka soru daha soralım o halde şimdi… Zihnimiz neden tanıdık yapıları, tanıdık sesleri, tanıdık eşyaları ya da markaları arıyor? Neden yeni ve heyecan verici bir şeydense eski ama bilindik olanı tercih etmeye meyilliyiz? Burada psikoloji dünyasının iki dev ismine kulak vermemiz gerekiyor arkadaşlar...

Robert Zajonc, 1968 yılında yayımladığı meşhur makalesi Attitudinal Effects of Mere Exposure’da şunu iddia etti: Bir uyaranla sadece karşılaşmış olmak bile, ona karşı olumlu bir tutum geliştirmek için yeterlidir. Zajonc’un “Mere-Exposure Effect” yani “Salt Maruz Kalma Etkisi” ismini verdiği duruma göre bir insan, herhangi bir uyarana - yabancı bir kelime ya da yeni bir melodi gibi - ne kadar sık maruz kalırsa, onu o kadar ‘güzel’ ve ‘güvenilir’ bulmaya başlıyordu. Ünlü sosyal psikolog, bunu bir deneyle de ispatlamak istedi ve katılımcılara daha önce hiç görmedikleri Çince karakterler veya kulağa yabancı gelen anlamsız kelimeler gösterdi. Zajonc, daha çok gösterilen karakterlerin daha fazla sevildiğini fark etti. Üstelik katılımcılar, anlamını bilmeseler dahi en sık gördükleri kelimelerin iyi bir şey temsil ettiğini düşünmeye başlamışlardı. Bu durum; görsel uyaranlardan seslere, kokulardan insan yüzlerine kadar her alanda geçerliydi.

Daha nörolojik bir perspektifle baktığımızda, beynimizin yeniliği amigdala aracılığıyla tehdit olarak algılayabildiğini ve buna karşılık bir alarm hali başlattığını görüyoruz. Ancak bir uyarana tekrar tekrar maruz kaldığımızda ve başımıza kötü bir şey gelmediğinde, beynimiz bu uyaranın güvenli olduğu çıkarımını yapıyor… Burada seni bekleyen bir tehdit yok.

Zajonc’un laboratuvar verilerini sosyal bir deneye dönüştüren isimse Stanley Milgram olmuş arkadaşlar.

Yıl 1972. Sosyal psikolojinin tartışmalı ismi Milgram, New York şehrinin devasa kalabalığının içinde insanların nasıl bağlantılar kurduğunu merak ediyor. Bunun sonucunda kendisi ve öğrencileri, bir durağa gidip orada bekleyen yolcuların fotoğraflarını çekiyorlar. Ardından, bu fotoğrafları aynı durağı kullanan başka insanlara gösterip çeşitli sorular soruyorlar ve ortaya Milgram’ın literatüre kazandırmış olduğu “The Familiar Stranger”, yani “Tanıdık Yabancı” terimi çıkıyor.

Stanley Milgram; 1972'de 'tanıdık yabancı' kavramını New York metrosunda gözlemledi.
Stanley Milgram; 1972'de 'tanıdık yabancı' kavramını New York metrosunda gözlemledi.Wikimedia Commons · Public domain

Her gün aynı saatte aynı durakta beklediğimiz, aynı trene bindiğimiz; yüzünü, giyim tarzını, elindeki gazeteyi, hatta belki hangi durakta ineceğini bildiğimiz ama hayatımız boyunca tek bir kelime dahi etmediğimiz o kişi… Birtakım sosyal kurallar ve sınırlar gereği birbirini tanımama oyunu oynadığımız bu kişilerle aramızda, aslında müthiş bir aşinalık yatıyor.

Katılımcıların, hiç konuşmadıkları bu kişileri gördüklerinde kendilerini daha güvende hissettiği sonucuna ulaşıyor Milgram. Ve o tanıdık yabancı bir gün durağa gelmezse, diğer yolcuların gizlice hissettiği duygunun, endişe olduğuna... Sırf aşinalık sebebiyle bu kişilere yakınlık duyuyor, orada olduklarını bilmek istiyoruz. Onlara başkalarından çok güveniyoruz. Üstelik bir başka bulguya göre, tanıdık yabancılarla farklı bir bağlamda - örneğin başka bir şehirde - karşılaştığımızda da selam verme, hatta sohbet etme olasılığımız çok daha yüksek. Aşinalık, bizi farkında olmadan birbirimize bağlıyor; hayatımıza nüfuz ediyor ve davranışlarımızı belirliyor.

Duraklardan ve yolculardan bahsederken bu arada biz de kendi yolculuğumuzun sonuna doğru geliyoruz arkadaşlar... Central Park’tan başladık, Paris’in sokaklarına uğradık ve en sonunda kendi beynimizin kıvrımlarında, bizi birbirimize bağlayan o izleri bulduk.

Landmark, trademark ve lovemark… İz kelimesi çok şey anlatıyor; çünkü izlerin kendisi bize çok şey anlatıyor aslında… Ayak izleri geçtiğimiz ve gidebileceğimiz yolları; yara izleri atlattığımız fırtınaları ya da muzip anıları gösteriyor. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, neye değer verdiğimizi ve geride ne bıraktığımızı… Nelerin bize eşlik ettiğini…

Bir yılın daha sonuna yaklaşıyoruz. Ardımızda kalan izler çoğalırken yeni ve beyaz sayfalar için de bir heyecan uyanıyor içimizde… O sayfalar da yeni renkler, resimler ve yazılarla dolacak; biliyoruz. Belki de izlerin gösterdiği en önemli şey, yaşanmışlıkların kalbimizde ve ruhumuzdaki kalıcılığı…

Before Sunset filminden bahsettiğim o sahnenin devamında, Celine şöyle bir cümle kuruyor:

“Ama Notre Dame’ın bir gün var olmayacağını da hesaba katmalısın.”

Bu cümlenin her ne kadar doğruluk payı olsa da, gerçek bağ kurulan kişilerle, mekanlarla ve nesnelerle olan anılarımız önemini ve canlılığını kaybetmiyor. Çünkü izlerin de derininde yatan esas şey, sevgi ve aidiyet. O sıcak aşinalık hissi. Her gün kahvemizi yudumlarken izlediğimiz manzara, aynı masaları paylaştığımız arkadaşlar, aynı güzergahtan geçerken dinlediğimiz şarkılar, elimizden hiç düşürmediğimiz eşyalar ya da yadigar kalanlar… Hiçbir şey gerçekten yok olmaz, sadece form değiştirir; yazılan hikayeler silinemez. O yüzden tanıdıklık ve tanıklık önemli. Orada olmak; orada olanları görmek, duymak, bilmek ve hatırlamak… Zaman, gerçekten değerli olan her şeyi daha da anlamlı kılıyor.

Parktan çıkıp gündelik yaşamın karmaşasına geri dönerken; aidiyet ve güven duyabileceğimiz duraklarımız varsa ne kadar şanslı olduğumuzu tekrar hatırlamak lazım. Duyduğumuzda kalbimizi ısıtan seslerin çoğalması dileğiyle…

Aaa! Bir dört yapraklı yonca daha…

Bugün şanslı bir gün olacağını biliyordum. Buraya gelince hep böyle oluyor…

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt