
Kendine Yatırım Yapmanın Formülü
Hepimiz bireysel olarak iyi ve yeterli olmak istiyoruz. İleriye gitmek, insan olmanın önemli bir parçası sonuçta. Fakat bu özelliğimiz derin bir kaygı hissine de sürükleyebiliyor bizi. 111 Hz'in bu bölümünde kişisel gelişim ve gelecek kaygısı konularına farklı bir perspektiften bakıyoruz. Böylesi süreçlerde küçük adımların nasıl büyük etkiler yaratabileceği üzerinde duruyoruz.
Oooo hoş geldin Barış. Nasılsın? Sizinkiler geldi, üst katta bekliyorlar.
Bir kahveye hiçbir şeyin kalmaz. Her zamankinden mi vereyim, yoksa bitkiç çayı falan mı alırsın?
Benden de iyilik işte, ne olsun… Birkaç haftadır Çince kursunun yoğunluğuyla uğraşıyorum. Sandığımdan da zormuş, ama keyifli gidiyor şimdilik. İlerleme kaydettiğimi görüyorum.
Öyle deme abi, geleceğe yatırım diyelim. Kendimizi geliştiriyoruz işte, fena mı…
Eh sen de haklısın, her şey işimize yarayacak diye de bir şey yok zat—
S-sağ ol…
Haydaa alındı galiba ya. Ama yani ne alaka ki şimdi Çince falan…
Heh, geldi! Bakıyorum da erkencisin Barış…
Ya sormayın, iş uzadı da biraz…
Çok aksatıyorsun kendini bak, ben sana diyeyim.
Ya iyiyim aslın—
Valla bak ben çok iyi bir hafta geçirdim. Geçenlerde paraşütle atlama kursuna başladım da, accayip iyi geldi.
Senin yükseklik korkun yok muydu Nazlı ya, o nereden çık—
Bayağı iyi fikir yalnız, korkularınla yüzleşmişsin… Ben de yogaya başladım bu hafta. Bu kadar karmaşık bir iç dünyada olmuyor abi, arınacağım.
Aa, e meditasyon falan sıkılırım demiştin…
Ben de Fransızca öğreneyim diyorum ya…
En iyisi yemek kursu abi, insanı rahatlatıyor bir kere.
Kişisel gelişim abi, çok önemli…
Yarın ne olacağı belli mi olur, altın bilezik hem.
Yelken mesela bak, çok iyi…
Ya siz ne ara bu kadar taktınız kişisel gelişime.
Aslında var ya sen trompet kursuna gitsen çok iyi olur, belki müzik kariyeri falan da yaparsın Barış…
Yok abi, acilen dağcılık eğtimi ayarlayalım sana.
Sörf esas, bak çok iyi gelir!!!
Gelişmemiz lazım Barış…
Yarını düşün…
Hayatı dolu dolu yaşamalıyız…
Ya bi durun…
Amma darladılar değil mi yaa? Eminim tanıdık gelmiştir size de az önce duyduklarınız. Malum, dört bir yanımız kişisel gelişim meraklılarıyla sarılmış durumda son birkaç yıldır. Geliş de geliş, ilerle de ilerle… Rutinler, eğtimler, kurslar… Hep bir daha iyi olma telaşı içerisindeyiz. Dün yaptığımız şeyleri hiç analiz etmeden, bugünün tadını çıkaramadan, hep yarına yapıyoruz yatırımımızı. Adı kişisel gelişim olunca, çok da problem gibi durmuyor tabii bu. Hepimiz kendimizi geliştirmek, hayatımıza artı değer katmak isteriz sonuçta. Ama bu arzumuz, az önceki mizansende olduğu gibi bir telaşa da dönüşebiliyor ne yazık ki. Yarın dışında geriye kalan her şeyi gözden kaçırabiliyoruz bu yüzden. Ben de bu bölümde insan neden geleceğe yatırım yapar, neden sürekli gelişmeye çalışır gibi soruları değerlendirmek istiyorum sizinle. Tabii bununla da kalmayıp, sağlıklı bir bireysel ilerleme ve gelecek kaygısı gibi meseleleri de odağımıza alacağız.
Şimdiii, insanın geleceği düşünmesi öyle sıradan bir zihinsel aktivite değil arkadaşlar. Bu evrimsel sürecimizde edindiğimiz kritik bir özellik eseasında. Bir düşünsenize… Şu an hiçbir şey yapmadan oturuyor olsanız bile, zihnimiz sürekli bir yerlere gidiyor. En basitinden hayal kuruyoruz mesela… Ya da bir sonraki haftayı, yarın yapacaklarımızı, hatta bazen birkaç saat sonrasını planlıyoruz aklımızın bir köşesinde.
Bilim dünyasında bu durum olarak tanımlanıyor sevgili arkadaşlar. Bu yeteneğimiz sayesinde, zihnimiz gelecekteki bir olayı, tıpkı bir anıyı hatırlar gibi canlandırıyor. Hani geçmişi anımsarken zihnimizde o anı yeniden kuruyoruz ya, işte geleceği de aynı bilişsel kabiliyetlerimizle bir anı gibi ele alabiliyoruz. Bu epey ilginç bir paralellik aslında, zira beynimizde geçmiş ve gelecek için kullanılan bölgeler neredeyse aynı. Hipokampus ve varsayılan mod ağı dediğimiz bölgelerde geçmişi de geleceği de bir anı gibi canlandırıyor zihnimiz. Ve böylesi bir kabiliyete sahip olmamız da tesadüf değil elbette. Biliyorsunuz biz hayatta kalmayı önceleyen varlıklarız. Eh hayatta kalabilmek için sadece bugünü kurtarmak değil, yarını da öngörebilmemiz gerekiyor. Bir tehlikenin ne zaman ya da nereden gelebileceğini hayal edip, buna göre bir savunma mekanizması geliştiriyoruz çünkü. İşte bu savunma mekanizması, modern insanın kişisel gelişim diye adlandırdığı şeyin kökenini oluşturuyor.
Yani temelde hayatta kalma içgüdüsüyle geliştirdiğimiz bu özellik, zamanla daha rafine bir hal almış durumda. Artık tehlikeden kaçmak için değil, hayatı şekillendirmek için bir araç gibi kullanıyoruz bu özelliğimizi. Kariyer planlarımızı buna göre yapıyoruz mesela. Hatta çocuk sahibi olup olmayacağımıza bile episodik gelecek tasarımı özelliğimizi kullanarak karar veriyoruz büyük ölçüde. Kısacası, bir beceri öğrenmek için bugünden emek harcıyor olmamızın temelinde bu özelliğimiz yatıyor.
Kafamızın içerisinde bir zaman makinesi varmış gibi gelmiyor mu size de? Zihnimiz zaman içinde ileri sıçrayıp bir öngörüde bulunuyor ve strateji kuruyor. Bu harikulade bir özellik olsa da, maalesef bir bedeli de var. Hepimizin farklı şiddetlerle maruz kaldığı o his, yani kaygıyı duyarak ödüyoruz bu bedeli. Çünkü zihnimiz geleceğe dair stratejiler geliştirirken, epey önemli bir değişkeni de hesaba katıyor. Hayatın getireceklerini bilemiyoruz hiçbirimiz. Ne kadar kusursuz tasarlarsak tasarlayalım, yarın bir belirsizlik bizim açımızdan. Dolayısıyla da hayatın bize iyi ya da kötü sürprizler hazırlayabileceğini biliyoruz içten içe. İşte bu vaziyet de beynimize sürekli bir tehdit sinyali ulaşmasına neden oluyor. En nihayetinde geleceğe yatırım yapma dürtüsü ile geleceğin belirsizliğinden duyduğumuz kaygı aynı anda işliyor.
Bir yanımız diye fısıldarken, diğer yanımız gibi şeyler söylüyor.
Bu çoğu zaman bizi yıpratan bir ikilem maalesef. Ama bunun üstesinden gelebilmenin de yolları var elbette.
Bazen kelimelerin ilk anlamları bizi yanıltabiliyor sevgili arkadaşlar. Benzer bir durum kaygı için de geçerli pek tabii. Tamam, kabul ediyorum ki kaygı baş etmesi zor bir his. Fakat bunu bir araca dönüştürdğümüzde, bir bedelden çok bir pusulaya dönüşüyor.
Bakış açımızı buraya çevirelim biz de. Kaygı dediğimiz şey, temelde “hazırlan” demenin biyolojik bir karşılığı aslında. Bu hissin bize işaret ettiği şey, potansiyel bir geleceğe karşı önlem almamız gerekliliği özünde. İşte bu mekanizmayı anlamak, kendi geleceğimize yatırım yapma meselesini de bir klişe olmaktan çıkarıyor arkadaşlar. Kaygılarımızı bir motivasyon videosunun illüzyonuyla değil de milyonlarca yıllık evrimsel gelişimimizin üzerinden değerlendirebiliyoruz böylece.
Bugün öğrenmeye çalıştığımız becerileri, geçmişte atalarımızın tehlikelerden korunmak için geliştirdiği sistemlerin modern bir versiyonu olarak düşünebiliriz mesela. Ki biz de bu yüzden geleceği düşünmeden duramıyoruz. Orada yaşanabilecek iyi şeylerin heyecanına ya da olumsuz şeylerin endişesine kapılıyoruz. Bu yüzden planlar yapıyor, kendimizi geliştirmek istiyoruz. Az önce de bahsettiğim gibi, yarını zihnimizde taşıyabilme kabiliyetimiz, bizi daha iyi ya da daha donanımlı bir insan olma fikrine ulaştırıyor. Ve kişi, gelecekteki halini ne kadar somutlaştırabilirse, bugünden yatırım yapma olasılığı da o kadar artıyor. Kaygılarımız sayesinde ihtimalleri daha objektif değerlendirebiliyoruz ksıacası. Yaptığımız planlar veya duygusal yatırımlar da buradan geçiyor esasında. Bir ilişkiyi sürdürmek, bir hayali kovalamak, büyük bir projenin peşine düşmek… Hepsi gecikmiş bir ödülü bugünden haklı çıkarma çabası. Ve her seferinde beynimiz bu matematiği yeniden yapıyor.
İşte biz de bu matematik formülünü lehimize kullanabildiğimizde ilerleyebiliyoruz. Biliyorum bunu yapması, söylemesi kadar kolay değil. Fakat geleceğe yatırım yapma maceramızda, kaygılardan arınabilmek ya da onları bir araç olarak kullanabilmek epey verimli bir süreç sunuyor bize. Bunun için de başvurabileceğimiz enstürümanlar veya deneyebileceğimiz yöntemler var tabii ki. Mesela yarını güvence altına alabileceğimiz bazı seçeneklere sahibiz günümüzde.
Ben de tam bu noktada bölümümüzün sponsoru Garanti BBVA Emeklilik’in, on yılı aşkın bir süredir müşterisi olduğum Bireysel Emeklilik Sistemi’nden bahsetmek istiyorum sizlere.
Büyük ya da küçük fark etmeksizin herkesin birikim yapabileceği bu sistem sayesinde hem kendinize hem de sevdiklerinize güvenli bir gelecek sağlayabiliyorsunuz. Az önce bahsettiğim o gelecek kaygısını, bir şeyleri kaçırmış olabilir miyim hissini bastırabiliyorsunuz böylece. Tek yapmanız gereken, her ay gelirinizin bir kısmını bireysel emeklilik sistemine yatırmak.
Üstelik sistemin sahip olduğu devlet katkısı uygulamasıyla, sisteme yatıracağınız her katkı payının %30’u kadar ek bir tutar da hesabınızda birikiyor. Örneğin siz her ay 1.000 TL’lik bir yatırım yapıyorsanız, devlet de bunun üzerine 300 TL’lik bir katkı sağlıyor. Böylece siz de birikim hesabınıza 1.300 TL’lik bir yatırım yapmış oluyorsunuz. Ayrıca 2025 yılı sonuna kadar maksimumda 93.619,80 TL’ye kadar devlet katkısı alma imkanınız da var. Sistemin bu avantajlarına ek olarak Garanti BBVA Emeklilik, aralık ayına özel Bireysel Eemeklilik Sistemi’ne minimum 50 bin TL ve üzeri ek katkı payı yatıran 10 kişiye 150 bin TL, 30 kişiye 50 bin TL değerinde Boyner Hediye Çeki kazanma fırsatı da sağlıyor.
Emeklilik deyince, hemen aklımıza yaşça büyük kişiler geliyor tabii. Fakat Garanti BBVA Emeklilik’in Bireysel Emeklilik Sistemi’nde 18 yaşından küçük gençler ve çocuklar için de şimdiden yatırım yapabiliyorsunuz. Bu da onların hayal ettiği geleceğe kavuşabilmeleri için erkenden bir destek sağlıyor tabii ki.
Şayet siz de daha güvenli ve keyifli bir gelecek için bir adım atmak istiyorsanız; bölümün açıklamasındaki link’ten ya da Garanti BBVA Mobil’dan daha detaylı bilgi alabilir, hemen bu ürüne sahip olabilirsiniz.
Ama pek tabii geleceğe dair yapabileceğimiz tek yatırım yöntemi bu değil sevgili arkadaşlar. Bazı davranışsal kabiliyetleri geliştirerek de gelecek kaygısını aşabilir ve verimli bir kişisel gelişim süreci planlayabiliriz. Şimdi biraz da buna dair yaklaşımları değerlendirelim birlikte.
Ünlü psikolog Albert Bandura’nın üzerinde durduğu kavramı epey güzel bir örnek bu konuda. Bandura, diyerek açıklıyor bu kavramın önemini. Fakat bu öyle alelade bir söylemi değil. Daha ziyade bir ilk adım gibi de düşünebilirsiniz. Bandura’ya göre kendi öz-yeterliliğimizin farkında olmadan, hayatta ilerleme kat etmemiz pek de kolay değil. Kendini tanımak ve potansiyelini bilmek, yapabileceklerimizin önemli bir parçası yani. Bu hissini inşa edebilmek için de dört temel kaynaktan beslenebileceğimizi ifade ediyor kendisi.
İlk olarak sonuçlara odaklanmaktan başlıyor Bandura. Şöyle açayım bunu… Küçük bile olsa bir hedefe ulaşmak beynimize, sinyali gönderiyor. Bunun sağladığı haz ve özgüven, gelecekte yapacağımız şeylere de yansıyor elbette. Bir zincirin ilk halkası olarak da değerlendirebiliriz bu adımı. Özünde kendi kendimize referans oluyoruz. Albert Bandura’nın dikkat çektiği diğer bir kaynaksa ilham almak. Bizim gibi birisinin, bir şeyi başardığını görünce motive oluyoruz. Zira beynimiz, minvalinde bir çıkarımında bulunuyor. Dolayısıyla başkalarının başarısını yerine gibi bir perspektifle yorumlayabiliriz. Öz-yeterlilik hissimizi besleyen bir diğer kaynaksa, sosyal ilişkilerimiz tabii ki. Özellikle de yakın çevremizden aldığımız motive edici veya yapıcı bir eleştiri, bizi hemen harekete geçiriyor. Bu sayede yaptığımız şeylere daha objektif yaklaşabiliyoruz. Birisinin bizim ilerlememizi özenli bir şekilde takip etmesi, aidiyet duygumuzu da güçlendiriyor çünkü. Ve son olarak kaygının da öz-yeterlilikik hissimizi şekillendirdiğini ifade ediyor Bandura. Doğru yönlendirilmiş bir kaygının, başarıya giden yolda iyi bir zemin hazırladığını ifade ediyor kendisi.
Bu dört alanda bir farkındalık geliştirirsek, geleceği de daha rasyonel bir şekilde değerlendirebiliriz aslında. Zira bu sayede geleceği, şu anda sahip olduğumuz şeyler üzerinden değerlendiriyoruz. İhtimallerin bilinmezliğinde kaybolmuyoruz yani. Bu da sonu hayal kırıklığına varacak sunni bir motivasyondan daha faydalı bizim için. Fakat demin de dediğim gibi öz-yeterlilik hissi, sağlıklı bir kişisel gelişim sürecininin sadece ilk adımı arkadaşlar. Temeli attıktan sonra, ufak adımlarla ilerlemek de işin başka bir püf noktası. Bu konuyu da başka bir önemli psikolog Carol Dweck’in yaklaşımı üzerinden değerlendirelim istiyorum.
Carol Dweck, kitabında, insanların fixed ve growth mindset olmak üzere iki zihinsel çerçeveden birisini seçtiğini ifade ediyor. Fixed yaklaşımındaki bir kişi diye düşünüyor. Growth mindset’teyse mantığıyla hareket ediyoruz. Burada önemli bir kelime var: “Henüz”. Bu basit gibi gözükse de büyük kapıları açabilen bir sözcük aslında. Bu sayede bilinmezlik, bir tehditten çok bir potansiyel gibi gözüküyor bize. Kaygıyı bir araca dönüştürmekten bahsetmiştik değil mi? İşte bu yaklaşımla birlikte deme refleksini geliştiriyoruz.
Dweck bu bakış açısına, küçük yatırımlar yaparak ulaşabileceğimizi ifade ediyor kitabında. Zira beynimiz büyük hedeflere kıyasla küçük adımları daha kolay işleyebiliyor. E bu da ödül için daha az enerji harcamak demek. Böylece tekrar edilebilir ve daha az direnç gösterdiğimiz şeylerle uğraşmış oluyoruz. Çözdüğümüz mikro problemler ya da attığımız ufak adımlar da, büyük problemlerin korkutuculuğunu ortadan kaldırıyor. Basit bir örnekle pratiğe dökelim bunu. Mesela yılda 52 kitap okumak başlıbaşına bir hedef değil mi? Rutini oturtsak bile, sonuca ulaşmak için koca bir yıl beklemek gerekiyor. Fakat günde 10 sayfa kitap okumak gibi basit ve hızlı sonuç alabileceğimiz hedefleri daha rahat gerçekleştirebiliyoruz. Bu da uzun vadede büyük faydalar sağlıyor bize. Diğer taraftan kişinin kendisine geribildirim verebilmesi de önemli bir adım growth mindset inşasında. Sürekli filtreden geçirdiğimiz bir süreç, bizim ilerlememiz açısından da önemli Dweck’in teorisine göre. Tüm bu yöntemlerle hatalarımızı gözden geçirip, çözüm odaklı düşünme sistemi de geliştirmiş oluyoruz.
Bilmem fark ettiniz mi, bu mikro yatırımlar konusunda başka bir anahtar kelime daha var sevgili arkadaşlar. Sabır… Evet, her şey çok hızlı akıyor artık hayatta. Hemen adapte olmalı, uyum sağlamalı, sonuca ulaşmalıyız gibi hissediyoruz. Fakat bizi esas yıpratan ve yetersiz hisssettiren şey de bu maalesef. Sabretmek, kendimize veya hedeflerimize gösterdiğimiz değeri de açığa çıkartıyor aslında. Hatta bakın bu mikro yatırım konusunda bize ilham verebilecek güzel de bir hikaye var. Bunun için 1914’e kadar gideceğiz sizlerle.
Kaşif Ernest Shackelton’ın, İngiltere kıyısından uzaklaştığı gemisinin ismi bile bir hikâye fısıldıyordu kulağına. Endurance, yani dayanıklılıktı önündeki yolculuk. Ernest ve ekibinin çok net bir hedefi vardı. O güne dek hiçbir insanın tam anlamıyla başaramadığı bir şeyi yapacak, Antartika Kıtası’nı bir uçtan bir uca geçeceklerdi. Bu da upuzun buz çöllerini aşmak demekti. Anlayacağınız denzi seyahati, bu yolculuğun kolay kısmıydı. Fakat hayatın görünmez eli, bu planı altüst etmek için türlü sürprizler hazırlamış, Endurance’ı bekliyordu.
Ernest ve mürettebatı Antartika’ya yaklaştıklarında okyanus bir anda derin bir sessizliğe bürünmüştü. Zaman dahi her şey donmuş gibiydi sanki. Suyun yüzeyi devasa buz parçalarıyla kaplıydı. Gemi ilerledikçe buzlar daha da sıklaşıyor, Endurance’ı yavaşça sıkıştırıyordu.
En nihayetinde sıkıştığı buz parçalarının baskısına dayanamadı ve okyanusun derinliklerine doğru gömüldü gemi.
Tayfa için her şeyin sonu gibi gelmiş gibi değil mi? Fakat Shackleton, yolculuğun en başında her şeyi göze almıştı. Her şeyi planlamış, hazırlığını iyi yapmıştı. Kendisi ve mürettebatı için başka bir yolculuk başlıyordu artık. Şimdi tek amaçları kıtayı geçmek değil, hayatta da kalmaktı. Soğuk, açlık, yalnızlık, çaresizlik… Bir insanın zihnini kolaylıkla parçalayabilecek koşullardan bahsediyoruz. Ama işte, Shackleton’ın en büyük gücü de burada çıkmıştı ortaya.
Her şeyden önce mürettabatındaki herkesi çok iyi tanıyordu Ernest. Kim daha kırılgan, kim gülmeye ihtiyaç duyuyor, kim daha özverili, kimin motive olmaya ihtiyacı var… Hepsini not etmişti aklına. İşte bu bilgiyi kullanarak ekibini kurtarmayı planlıyordu. Elindeki erzağı verimli ve eşit bir şekilde mürettebatına dağıtarak başladı işe. Açlığı yenemezdi belki, fakat olası sonuçları öteleyebilirdi bu sayede. Bununla birlikte günü verimli kullanabilecekleri iş programları da oluşturmuştu Shackleton. Herkese ufak bir görev düşüyor, mürettebatın tamamı işin ucundan tutuyor, o beyaz ve soğuk cehennemden kurtulmak için katkıda bulunuyordu. O küçük görevlerin üstesinden geldikçe, kollektif bir umut da duymaya başladı Endurance mürettebatı. En önemlisi de her gece küçük bir kamp ateşi yakıp tüm ekibini bir araya getirdi Shackleton. Tüm tayfanın birlikte sıcak bir an yaşamasını sağlamıştı. Herkes birbirinin dirayetinden destek alıyor, hayatta kalmak için ilham devşiriyordu aslında.
Bütün bunlar tek başına küçük ve önemsiz gibi gözükse de bir sonraki güne yapılan küçük yatırımlar olmuştu. diye düşünüyordu 27 kişilik Endurance ekibi. Geleceğin tamamen belirsiz olduğu bir yerde, sabırla ve ufak adımlarla yol almışlardı. Her gün kazanılmış bir zaferdi onlar için. Ve tüm bu maceranın sonunda, 3.300 kilometrelik bir yolculuğun üstesinden gelmişlerdi. Üstelik tayfadaki herkes sağ çıkmıştı bu maceradan. Ölüm kaygısını bir araca çevirmiş, ufak ve uygulanabilir bir planla hedefe ulaşabilmişti Shackleton.
İşte bu bakış açısını kendi yaşantımıza adapte edebiliriz kolaylıkla. Küçük şeylerden mutluluk yaratmak iyi bir başlangıç olabilir mesela. Daha da önemlisi, kendimize alan ve zaman tanıyarak yürütebiliriz kişisel gelişim süreçlerimizi. Sonuçtan çok süreç odaklı bakabiliriz bu meseleye.
Kendine zaman tanımak… Bölümü kapatmadan önce, en başa dönüp zamanı hatırlatmak istiyorum size arkadaşlar. Girişteki o boğucu diyalog akarken, arkada bir sesi ve en sonunda çığlıklar duymuştunuz, hatırladınız mı? Aslında Pink Floyd’un şarkısına yaptığımız bir göndermeydi bu. Bizim zamanla, özellikle de gelecekle verdiğimiz mücadeleyi çok iyi anlatan bir şarkı bu. Hayatta sahip olduğumuz en değerli varlığımızın zaman olduğunu hatırlatıyor bize . Ve çok güzel bir sözle vurguluyor bunu bize…
Şarkıyı farklı şekillerde yorumlamak mümkün elbette. Ama biz kişisel gelişim meselesi çerçevesinde ele alalım bu sözleri... Kendi hikâyelerimizde ne zaman koşacağımızı ya da ne zaman duracağımızı birinin bize söylemesine ihtiyacımız yok sevgili arkadaşlar. İzlediğimiz tüm motivasyon konuşmaları elbette birer ilham kaynağı olabilir bizim için. Ancak o konuşmalardaki toz pembe anlatıların bizi yanıltması da pek muhtemel. Bunun yerine yaptığımız her şeyin bizi bir noktada geliştirdiğini unutmamak gerekiyor sanırım. Hatalarımız, başarılarımız, karşılaştığımız zorluklar, deneyimlediklerimiz… Hepsinin bir faydası var bize. gibi düşüncelere kapılmadan önce, bunlara odaklanmak daha verimli sanki, ne dersiniz?
Sonuçta endişelerle yahut boş hırslarla yaptığımız planlar en değerli varlığımızı, yani zamanımızı tüketmekten başka bir şey vaat etmiyor bize. Kendimizi tanıdığımız, akılcı bir plan kurduğumuz ve sabrettiğimizde ileriye gebiliyoruz. Belki de bunu anlamak, en iyi kişisel gelişim örneğidir.
O yoldan sapmamanız dileğiyle…
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt