
İçimizdeki Canavar ve Mesih Kompleksi: Frankenstein
Bir parça beden ve bir parça ruh... Dr. Victor Frankenstein'ın esas gayesi bu ikisini birleştirip, yaşamı yeniden var etmekti. Onun hikayesi korku ve bilim kurgu dünyasının yarattığı en derin sorgulamayı da beraberinde getirmişti. 111 Hz'in bu bölümünde Frankenstein'ın hikayesinden yola çıkarak insanın komplekslerine, kibrine ve tanrısal mükemmeliyeti arayışını anlamaya çalışıyoruz. Bu gizemli yolculukta insan benliğine dair cevapları arıyoruz.
Sessiz bir gece…
Sakin bir gece… Fakat Tanrı’nın bile uyuduğu bu sakinliğin içinde rahatsız edici bir çelişki gizliydi.
Bir laboratuvarının duvarında dizili cam tüplerden solgun bir ışık sızıyordu dışarıya. O ışığın altındaysa henüz doğmamış bir şeyin yankısı vardı saklanıyordu. Dr. Victor Frankenstein günlerce uyumamış, insanın en büyük arzularından birini gerçekleştirmek için gece gündüz çalışmıştı. Dışarıdan bakan birisi için sefil bir görünüşe sahipti artık. Saçları dağınık, üstü başı kir içinde, ellerindeki deri eldivenler çatlak…
O gece, bu geceydi. İnsanın göğün de ötesine dokunduğu o gece...
Bir parça beden ve bir parça ruh… Bu gece birleşecekti nihayet. Her şey hazırdı artık.
Dr. Frankenstein göğe baktı... Derin bir nefes aldı… Gözlerini kapadı ve metal kolu indirdi.
Kablolar elektrikle titreşirken Dr. Frankenstein’ın göz bebekleri genişlemiş, içlerinde mavi bir alev tutuşmuştu.
O esnada zaman durdu sanki… Ve yaratığın göğsü kıpırdamaya başladı.
İşte bu, Dr. Frankenstein’ın Tanrı’yı taklit etmeye en çok yaklaştığı andı. Cansız bir bedene nefes vermeyi başarmıştı sonunda. İnsanın en büyük arzularından birisini gerçek kılmıştı nihayet.
Tedirgin, ama heyecanlı adımlarla yaklaştı can verdiği yaratığa ve gözlerinin içine baktı. Gördüğü şey kocaman bir boşluktu. Ne acı ki içinde ruha dair hiçbir şey yoktu bu. Karşısındaki şey insanın komplekslerinin bir yansımasıydı sadece.
Zira Dr. Victor Frankenstein’ın verdiği o nefesin içinde yaşam değil, korku hayat bulmuştu.
Evet sevgili arkadaşlar, kiminizin bildiği üzere geçtiğimiz günlerde başarılı yönetmen Guillermo del Toro’nun uyarlaması dijital platformlarda yayınlandı. Her ne kadar 2006 yapımı ne biraz haksızlık edildiğini düşündürse de, bu film için, yani en büyük eseri olduğuna yönelik yorumlar yapılıyor. Biraz da bu filmin vesilesiyle Frankenstein hikâyesinin düşündürdükleri üzerine konuşalım istedim.
Mary Shelley’nin 1818’de yayınladığı bu roman, gibi felsefi bir soru soruyordu.
İnsanın yaşama meydan okuma ve tanrısal bir mertebeye ulaşma arzusunu, ustalıkla kaleme alınmış bir bilim kurgu fantazyasıyla ele almıştı Shelley. Yani öyle salt bir korku anlatısı değildi bu.
Kitabın genelde yanlış anlaşılan bir yanı vardır aslına bakarsanız. Frankenstein, o boynundan demir çubuk geçen, devasa yaratık değil esasında. Onun yaratıcısı olan bilim insanı Dr. Victor Frankenstein’ın hikâyesi bu.
Dr. Victor Frankenstein, ölümü aşmak ve yaşamı yaratmak üzere çalışmalar yürütüyor bu hikâyede. Fakat deneyleri ilerledikçe bir Tanrı kompleksinin derinliklerine doğru sürükleniyor. En nihayetinde serbest bıraktığı şey de sadece yaşayan bir ölü değil; kendi içine gömdüğü sorumlulukları, yalnızlığı ve kibri oluyor. Mary Shelley bu kitabı yazarken insanlık tarihinin en kadim mitlerinden birisini ilham almıştı kendisine; ki bu ilhamını kitabının ismine de not düşmüştü. Biz hep olarak bahsediyoruz onun eserinden, ancak kitabın tam adı idi aslında. Evet, o meşhur Prometheus mitiydi Shelley’ye ilham olan.
Prometheus, Antik Yunanistan Mitolojisi’nde bilgiyi ve aydınlanmayı sembolize eden ateşi tanrılardan çalıp, insanlara vermişti malumunuz.
Fakat insanlarla paylaştığı ateş, on binlerce yıl sürecek bir işkenceye maruz kalmasına sebep olmuştu.
Tanrıların tanrısı Zeus, onu Kafkas Dağı’nda zincire vurmuş ve her gece yeniden oluşan karaciğerini, her gün bir kartalın yemesiyle cezalandırmıştı.
Mary Shelley’in Victor’u da bir nevi insanlığa ateşi vermeye çalışıyordu. Bilgiye ulaşıp, tanrısal bir yaratma gücünü elde etmeyi amaçlıyordu. Fakat Shelley sadece insanın arzularının ne kadar ileri gidebileceğini sorgulamıyordu bu hikâyede. Tüm bunlarla birlikte yaratmanın bir sorumluluğu olduğunu da hatırlatıyordu okuyanlara. Yarattığın şeye bakmanın, onu topluma kazandırmanın ve her ne olursa olsun ona şefkat göstermenin de bir görev olduğunu söylüyordu hikâyenin alt metninde. Fakat Victor, Canavar ortaya çıktığında geri çekilmiş ve bu yaratılanın trajedisinin başlangıcı olmuştu.
Daha önceki bölümlerimizde insanlığın ölüm ile kurduğu ilişkiyi sorgulamıştık sizinle. Şimdi bu perspektifte tekrar düşünelim… Bugün genetik mühendislik, yapay zeka ya da biyoteknoloji gibi alanlarda kaydettiğimiz ilerlemelerin hepsi, Dr. Frankenstein’ın deneyinin modern bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Ve olayı böyle değerlendirince çok önemli bir soru düşürüyor akıllara: Mary Shelley esasında epey önemli bir uyarıda bulunmuştu. Yaratıcının yeteneği ne kadar büyükse, etik ve toplumsal sorumluluğu da o kadar büyür. Yani sadece yaptıklarımızdan değil, bir şeyi ürettikten sonra nasıl davrandığımız da sorumluluklarımız arasında. Tüm bunları sadece felsefi bir noktadan da değerlendirmek zorunda değiliz aslında. En basitinden ebeveynlik de buna benzer bir şey değil midir sevgili arkadaşlar? Bir çocuğu hayata getirmek kadar, onu şefkat ve sabırla büyütmek de ebeveynin sorumluluğudur ne de olsa…
Peki neden insanlık olarak tanrısal bir mertebeye ulaşma arzusu duyuyor olabiliriz? Neden böylesi bir sorumluluğun altına girmek istiyor olabiliriz? Bunu yanıtlayabilmek için bilinç dünyamızın derinliklerine inmemiz gerekiyor. Eh konu insan bilinciyken de pusula olarak bakacağımız kişilerden birisi Carl Gustav Jung tabii ki.
Jung’a göre biz sadece bireysel bir bilinçle hareket eden varlıklar değiliz.
Zihnimizin derinlerinde, bütün insanlığın ortak mitlerinden ve imgelerinden oluşan kolektif bir bilinçaltı yer alıyor. Bu alanın içindeyse hep aynı karakterler dolaşıyor.
Bir kahraman. Bir anne. Bir bilge. Bir gölge. Ve bir yaratıcı.
anlatısını bu perspektiften değerlendirince, romanın sadece bir bilim insanının hikayesi olmadığını söyleyebiliriz kolaylıkla.
Mesela Victor Frankenstein, yaratıcı arketipini temsil ediyor. Yaratma gücüyle oynayan bilincimizin bir yansıması bu karakter.
Victor’un hayat verdiği Canavar ise gölge arketipinin yansıması. Yani insanın bastırılmış, görmezden gelinen, vicdani yüzü bu canavarla vücut buluyor.
Bu gölge kavramını biraz daha açmak istiyorum açıkçası. Gölge arketipi, egonun -yani benliğin- kabul etmek istemediği her şeyi içinde tutan, karanlık yanımız Jung’un yaklaşımında. Victor da içindeki merhameti, duygusallığı, kısacası insani tarafını reddediyor hikâye boyunca. Kibrine kurban gidiyor ve en sonunda tüm bunlar bir yaratık olarak karşısına çıkıyor. Özetle gölgesi somutlaşıyor. Jung şöyle tarif ediyor bu kavramı:
Yani istediğiniz kadar nerine gömersek gömelim, içimizdeki karanlığı yok sayamayız Jung’a göre. Eh Dr. Frankenstein da bunu kelimenin tam anlamıyla yaşıyor aslında. İçindeki karanlık, laboratuvarda biçimleniyor. Bu açıdan roman sadece insanın kibrini değil, psikolojik bir parçalanmayı da ele alıyor. Yaratıcı Victor bir nevi kendi bilinçdışıyla çatışmak zorunda kalıyor.
Şimdi tekrar günümüze uyarlayalım bu konuştuklarımızı. Biz de bugün benzer bir döngü içinde değil miyiz? Yapay zekayı geliştirirken, genleri düzenlerken, klonlama ya da doku üretimi gibi uygulamalarla, tırnak içerisinde “hayatı yeniden yaratmaya” çalışırken; kendi gölgemizi bir kenara itiyoruz aslında. Her teknolojik atılım, Jung’un deyimiyle kolektif bilinçaltındaki tanrısal yaratıcı arketipini tetikliyor. İşte bu noktada çok önemli bir şeyi de göz önünde bulundurmalıyız. Tıpkı Victor gibi tanrısal bir güç, farkındalıktan yoksun bir şekilde kullanıldığında gölgemiz, yani kontrol edemediğimiz benliğimiz de büyür. Ve biz fark etmeden içimizdeki o kibirli, kompleksli canavar yüzünü gösterir.
Basit bir pratik yapalım mesela. Bir insanın hayatında kötü bir anı yarattığınız anları bir düşünün. Ve o anlarda hangi duygularınızı bastırdığınızı, hangilerinin öne çıktığını? Merhamet, anlayış, hoş görme mi ön plandaydı; yoksa kibir, inat ya da küstahlık mı? Biliyorum bu yüzleşmesi can sıkıcı bir durum, fakat cevabı hepimiz biliyoruz sanırım.
Bu noktada Jung’un bir başka yaklaşımına daha değinmek istiyorum sevgili arkadaşlar. Individation, yani bireyselleşme…
Jung olgun insanı, hem aydınlık hem de karanlık yanlarını tanıyarak bütünleştirebilen ve benliğini bu şekilde kurabilen kişi olarak tanımlıyor. Dr. Frankenstein ise bu süreci tamamlayamıyor hikâyede. Zira o sadece aydınlıkla ilgileniyor. Bilgiyi, kontrolü, gücü ve başarıyı istiyor daima. Karanlığı yok sayıyor... Ve hikâyesi hem kendisi hem de can verdiği yaratık için büyük bir felaketle sonuçlanıyor.
Yine günümüze uyarlayalım Victor’un trajedisini. Bilimde, sanatta, siyasette… Hemen hemen her alanda gibi cümleler kuran insanlara rastlıyoruz değil mi? Kimi zaman kendimizi de böyle davranırken yakalıyoruz hatta. Her ne kadar bireysel kibrin bir yansıması gibi gözükse de, Jung’un bakış açısına göre kolektif bir tekrarın sonucunda böyle davranıyoruz. Özetle insanlık fark etmeden sürekli aynı mitin yeni bir versiyonunu yazıyor. Belki de modern zamanlarda Frankenstein’ın Canavar’ı bir laboratuvarda değil de, ekranlarımızın içinde yaşıyor.
Ve bu canavar her çağda başka bir biçimle geri dönüyordur.
Peki biz, kendi içimizdeki gölgeyle yüzleşmeden yaratıcı olmaya devam edersek ne olur? Nasıl bir psikolojinin içine düşeriz böyle bir durumda? Bunu da konuşacağız elbette, fakat ondan önce kısa bir ara verelim derim. Canavarlar, tanrılar, gölgeler, kibir falan derken karanlıkta boğulmayalım.
Evet, insanın tanrısal bir mertebeye ulaşma çabasının sebeplerini ve neden bilinçaltında böyle bir arzu saklıyor olabileceği üzerine konuştuk sizinle. romanı üzerine Jung’cu bir okuma yaparak, kendi davranışlarımızı ve bugünü sorgulamaya çalıştık birlikte. Ama çok önemli bir soruyu henüz cevaplamadık. Biz içimizdeki gölgeyle ya da canavarla yüzleşmeden, yaratıcı olmaya devam edersek ne olur? Hadi biraz da burayı eşeleyelim.
İnsanın tanrılaşma arzusunu anlamanın bir yolu da psikolojiden geçiyor elbette. Zira bazen “Tanrı rolü oynamak” bir metafordan öteye geçiyor ve zihinsel bir gerçeklik halini alıyor. Biz bunu halk dilinde mesih ya da Tanrı kompleksi olarak adlandırıyoruz. Ancak psikoloji dünyasında bu ifadeler resmi bir tanıyı ifade etmiyor aslında. Psikiyatri bu tür sorunları narsistik kişilik örüntüleri üzerinden ele alıyor.
Bu durumlarda kişi kendisini özel, seçilmiş, hatta kutsal biri olarak algılıyor maalesef. gibi hisler öylesine güçleniyor ki, bazen gerçeklikle bağı bile kopabiliyor insanın.
Bu durum özellikle de bipolar bozukluk ya da şizofreni gibi epizodik rahatsızlıklarda gözlemleniyor. Fakat dediğim gibi, gündelik yaşamda en çok narsisist kişilerde çıkıyor karşımıza.
Psikiyatrist Louise Isham, 2019’da yayınladığı bir makalesinde sözleriyle tanımlamış bu durumu. Yani bu türden sanrılara kapılan insanlar, her şeyin kendi etrafında döndüğünü düşünüyor ve bunu tüm benliğiyle hissediyor.
Burada hemen beynimizin işleyişini de incelememiz gerek. Zira bu davranış biçimini nedenselleştirebileceğimiz yer yine zihnimizin çalışma mekaniği.
Mesih kompleksi gibi bilişsel sanrılarda zihnimiz kendini merkezde tutan bir anlatı yaratmaya başlıyor.
Ve bu anlatı, zamanla kırılamaz bir hale geliyor. Yani aslında hikâye anlatabilme becerimizin bize eksi yazdığı bir durum söz konusu bu vaziyette. Modern nöropisikolojide bu durum, yani ile ilişkilendiriliyor bu arada. Bu bölge zihnimizin benlik anlatısını kuran bir alan temelde. Aşırı düzeyde kendini üstün görme sanrıları sırasında beynimizin bu bölgesinde abartılı bir sinirsel aktivite gerçekleşiyor.
Ama işte işin ilginç yanı, bu komplekse sahip kişilerin bir kısmını sosyal olarak çok ilgi çekici buluyoruz. Bu insanlarda bir karizma, vizyon ya da bir iddia yakalıyoruz. Ki isminin mesih kompleksi olmasının nedenlerinden birisi de bu. Yani bu sadece bir hastalık değil, toplumsal olarak da güçlendirdiğimiz bir eğilim.
Bunun da sebebi kriz zamanlarında bir kurtarıcı figürüne ihtiyaç duyuyor olmamız esasında. Sosyolog Max Weber bu kişileri “karizmatik otorite” olarak tanımlamış mesela.
Weber’e göre karizmatik lider, rasyonel ya da geleneksel otoritenin ötesine giderek, bir tür inanç üretiyor. Yani mantığı değil duyguları hedef seçiyor.
Dolayısıyla bireyin büyüklük yanılsamasıyla, toplumsal anlam arayışımız birleşince ortaya bir mesih figürü ortaya çıkıyor.
Yani kişi artık sadece özel olduğunu değil, gerçeğin tek temsilcisi olduğunu da düşünmeye başlıyor. İşte burası çok korkunç bir kırılma noktası, zira bu noktada etik ortadan kalkıyor. Bu noktadan itibaren doğru dediğimiz şey, yalnızca bir kişinin gözünden gördüğü şeye dönüşüyor. Yani yanlı bir kurguyu, gerçeklik sanıyoruz.
Bakın bunu size yakın geçmişteki trajik bir örnekle pekiştireyim…
Mesih ya da Tanrı kompleksinin en çarpıcı örneklerinden birisiydi bu maalesef.
Jim Jones’un hikâyesi, 1955’te küçük bir topluluk önünde verdiği rutin vaazlar ile başlamıştı. Kendisini dinleyen insanlara eşitlikten, sevgiden ve ırk ayrımının anlamsızlığından bahsediyordu kendisi.
Bunlar bugün çok makul şeyler gibi duyulsa da, o yıllarda ABD’de böyle şeyler söylemek, özellikle de bir beyaz olarak ırkçılığın anlamsızlığını dile getirmek epey cesurca bir davranıştı elbette. Onun samimi tonu o kadar ikna ediciydi ki, insanlar söylediklerini bir yaşam standardı olarak benimsemeye başlamıştı. Sesinde herkesi kurtarabilecek bir güç vardı sanki. Fakat onun bu şefkatli tonu yıllar içerisinde değişmişti.
Bir yerden sonra Jones, yaptığı konuşmalarda Tanrı’nın ta kendisi gibi davranmaya başlamıştı. Öyle ki seslendiği insanlara gibi köşeli ve iddialı şeyleri rahatlıkla söyler olmuştu.
İlk başta bunlar birer metafor gibi duyulsa da zamanla birileri için gerçekliğe dönüşmüştü sözleri.
Psikiyatri bunu mesih kompleksinin tipik ilerleyişi olarak tanımlıyor. Önce iyilik yapma arzusu, sonra bunun bir misyona dönüşmesi hissi, ardından hakikat tekelciliği, ve en sonundaysa paranoya hali takip ediyor bu süreci. Jim Jones’un hikâyesi de böyle bir trajediye varmıştı ne yazık ki. Onun peşinden giden binlerce kişi önce Güney Amerika’daki Guyana ormanlarına taşınmış ve oraya Jonestown adını vermişti. Bir ütopya kuracaklardı kendilerine. Ama işte kiminin ütopyası, başkaları için bir distopya gibidir sevgili arkadaşlar. Zamanla Jim Jones, takipçilerinin gözünde bir mesih, dışarıdan bakanlar içinse bir otorite figürüne dönüşmüştü. Ve artık Jones için en ufak şüpheli bir durum dahi bir tehdit unsuruydu. Az evvel bahsettiğimiz Jung’un gölge arketipi de tam olarak burada ortaya çıkmıştı. Jim Jones’un içindeki karanlık topluluğun bilincine sızmış, Jones’un kişisel korkuları ve kibri onlar için bir dış düşmana evrilmişti. Sürekli paranoya içinde yaşayan bir gruba dönüştü Jones ve müritleri. Ve ne yazık ki onları sarmalayan bu gölge Kasım 1978’de tarihin en acı kolektif trajedilerinden birine zemin hazırlamıştı. Yaşadıkları paranoya sanrıları sonucunda Jones çareyi bir kurtuluş çağrısı yapmakta bulmuştu. Ve bu çağrı onunla birlikte tam 918 kişinin yaşamına son vermesiyle sonuçlanmıştı.
Hikâyenin en başını hatılayalım. Jim Jones bu sürece bir kötü adam olarak başlamamıştı değil mi? O bir anlam arayıcısıydı sadece. Fakat zamanla kendi iyi olma fikrine o kadar kapılmıştı ki, ne eleştiriyi ne sınırı ne de kendi büyüttüğü gölgeyi göremez olmuştu. Bence Jung’un yaklaşımını bir kez daha hatırlamalıyız bu noktada sevgili arkadaşlar. Olgun insan, hem aydınlık hem de karanlık yanlarını tanıyarak bütünleştirebilen kişidir diyordu değil mi? İşte iyilik yapma isteği; gölgelerimizle yüzleşmediğimiz, eylemlerimizin sonucunu analiz etmediğimiz sürece bir yıkıma da dönüşebiliyor maalesef. Niyet, sonucun önüne acı bir şekilde geçebiliyor…
Bunu yine günümüzün modern yaşantısına uyarlayalım dilerseniz. Şimdilerin mesih kompleksine düşen kişileri teknoloji devleri gibi duruyor. Hani o en zeki ve en zengin kişiler…
Bugün onların hizmetinde çalışan algoritmalar ne izlediğimizi, ne istediğimizi, ne düşündüğümüzü, hatta neredeyse neye düşünmeye hazır odluğumuzu dahi biliyor.
Bilgi en büyük güç haline geldi ve herkes Olympus’un ateşinin peşinde artık. Bir anlamda bizi yapay ve dijital mesihler topluluğu çevreliyor artık. Verilere dayalı çalışıyorlar, görünmüyorlar, ama her yerdeler. Tüm davranışlarımız, arzularımız, beklentilerimiz ve ne yazık ki sosyal kimliğimiz bu dijital sistemlere göre şekillenmeye başladı. Bizden bağımsız bir zeka o kadar çok seçenek ve bilgi atıyor ki önümüze, hepimiz bir karar yorgunluğuna düşüyoruz. Bunun neticesinde de düşünmeye fırsat ve enerji bulamadan hareket etmek zorunda kalıyoruz. Elimiz hep kolay seçimlere gidiyor. Bizim yerimize yapay zekalar “derin düşünüyor” mesela. Ve bu yapay mesihlerin bizi nasıl bir noktaya götüreceğine dair sahip olduğumuz bilgi çok kısıtlı şu an. Belki de hayal dahi edemeyeceğimiz kadar iyi bir noktaya varacağız. Fakat irademizi iyimser, aklımızı kötümser tutmakta fayda var arkadaşlar. Zira bu dönemde, tıpkı Victor Frankenstein gibi kendi gölgelerimizi yapay zekalarda ya da algoritmalarda büyütüyor da olabiliriz.
Sosyolog Shoshana Zuboff, kitabında diyerek özetlemiş bu çağın mekaniğini mesela. Buna kulak vermekten bir zarar gelmez sanki, ne dersiniz?
Evet bu sistem bizi Jim Jones gibi trajik bir sona götürmeyecek belki; fakat benlik dediğimiz o biricik, bize özgü şeyi de dijital mesihlere teslim etmemizle sonuçlanabilir hikâyemiz. Hiçbir karar vermediğinde, insan ne kadar insan kalabilir ki?
Bunu bilimkurgu sinemasının en özel sahnelerinden biriyle izah edeceğim sevgili arkadaşlar. Ridley Scott’ın “Blade Runner”(Referans görüntü:)“İnsandan daha insan”“Tears in Rain”“Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm… Tüm o anlar yağmurdaki gözyaşları gibi zamanda kaybolacak.”()Her şeye yetişemiyor olmam, insan olduğumuzun da bir kanıtı. Her soruya anında yanıt veremiyor olmam, düşünme hakkımızın da bir uzantısı.” Bu farkındalık ve merhamet, tüm komplekslerimizin de panzehiri aslında. Sınırlarını bilmek ve bu doğrultuda kendine ya da başkalarına merhametle yaklaşabilme sorumluluğunu almak… Dr. Frankenstein’ın ıskaladığı şey tam da buydu esasında. Bunu ara ara hatırlamamız gerekiyor sanırım.
Kendi canavarınızla barıştığınız ve onu ehlileştirebildiğiniz bir yaşam sürmeniz umuduyla.
Şimdilik hoşça kalın.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt