Taktığımız Maskeler: İkiyüzlülük
111 Hz ·Bölüm 200

Taktığımız Maskeler: İkiyüzlülük

111 Hz'in 200. bölüm kutlamasında her şey harika gidiyordu... Ta ki masaya isimsiz bir kutu bırakılana kadar. İçinden çıkan özel kulaklıklar, iltifatların arkasındaki gerçek düşünceleri fısıldamaya başlayınca bu bölümde "ikiyüzlülük" kavramını incelemek dışında bir seçeneğimiz kalmıyor. Hem gerçek hem de mecazi maskelerin kökenlerine, bir ayna karşısında dürüst olma savaşı veren insanlara, ve tarihin en büyük komplolarından birinden kalan yılan-çiçek metaforuna uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Üstelik kapıda bir de kimliği belirsiz, garip bir misafir bekliyor. Bu heyecanlı kutlamaya davetlisiniz.

8 Eylül 2025 ·30 dk ·2.876 kelime
0:00

Arkadaşlar hoş geldiniz, yanımdaki sandalyeyi size ayırmıştım. Bakın herkes ne kadar sevindi gelmenize!

Neyse ki fazla geç kalmadınız, biz de yemeğe yeni başladık sayılır. Kaçırmanızı hiç istemezdim doğrusu… 111 Hz’in 200. bölümünü kutluyoruz! Evet… Gerçekten de o kadar oldu. İnanması zor belki ama birlikte sayısız hikayenin peşinden gittik. Eh, doğal olarak şimdi bunun keyfini çıkarma zamanı… Her şey olması gerektiği gibi: lezzetli bir akşam yemeği, zevkli bir müzik, hoş sohbetler…

Esra: (aşırı pozitif) Eveeet, açılışı ben yapayım o halde! Hepimiz Barış’ı kutlamak için buradayız! Ne ilham verici bir başarı… 200. bölüm şerefine neler söylemek istersin Barış?

Barış: (biraz mahcup) Çok teşekkür ederim gerçekten, beni utandırıyorsunuz…

Alp: Aaa ama olur mu hiç? Bunu fazlasıyla hak ettin! Yaptıklarınla gurur duyuyoruz!

Onur: Kesinlikle! Hikayeleri etkileyici bir şekilde anlatabilmek merak, cesaret ve yetenek gerektiren bir şey… Bunların hepsi de sende fazlasıyla var!

Esra: E o zaman hep birlikte koca bir alkış patlatalımmm!

Aaa bu da ne? Tabağıma bir kutu bırakılmış.

Üzerinde bir isim de yok… Kime ait acaba? Ama buraya bırakıldığına göre bana gelmiş olmalı… Açalım bakalım, içinde ne var.

Ah bakın, bir kart buldum!

“Etrafındakileri bir de bu özel kulaklıklarla dinle… Eminim sana başka şeyler söyleyecekler…”

Arkadaşlar çok ilginç… İsimsiz bir hediyeyle karşı karşıyayız. Üstelik, bir kulaklık. Özel kulaklıklar… Ne demekse bu… Neyse, takıp öğreneceğiz anlaşılan.

Esra: Eee Barış, sırada hangi hikayeler var?

Barış: Aslında önümüzdeki dönem için çok fazla hayalim var. Hangisini ge-

Esra: Bıktım artık şu podcast muhabbetinden… Başka konu yokmuş gibi!

Barış: Nasıl?

Esra: Neden duraksadın Barış?

Barış: Ben… şey… Başka bir şey dedin gibi geldi de…

Esra: Aaaa yok canım, anlat. Hiç umursamıyorum ama anlat sen yine de!

Barış: Anlamadım-

Alp: Sen onu kafaya takma Barış, seni lafa tutuyor işte… O değil de, bu yemeğin bitmesine kaç saat kaldı acaba? Sıkıldım burada kasıntı bir şekilde oturmaktan.

Barış: Kasıntı mı?

Onur: Hayır bir de 200. bölüm yani… Ne bu tantana? Arka Sokaklar 700 bölümü geçti, bu kadar konuşulmuyor.

Barış: Arka Sokaklar mı?

Onur: Ben de yaparım bunu ne var ki? Mikrofona uzun uzun bir şeyler anlatmak özel bir yetenek gerekmiyor.

Barış: Ama az önce…

Esra: Ayy ne kadar da zoraki bir buluşma öyle değil mi?

Yeter artık, çıkarıyorum ben bunları!

Esra: Ayy ne kadar da güzel bir buluşma öyle değil mi?

Alp: Gerçekten çok keyifli bir akşam. Keşke daha sık buluşabilsek.

Onur: İnanılmaz bir enerjin var Barış. Bulunduğun masayı canlandırıyorsun resmen!

Esra: Bunu hep yapalım!

Barış: Arkadaşlar, gönül ister daha saatlerce kalayım ama çok acil bir işim çıktı ne yazık ki… Sizlerden ayrılmam gerekiyor.

Grup: Aaaa nereye?

Barış: Sonra görüşürüz… Yani herhalde görüşürüz…

Bu konuşmalara daha fazla katlanamayacaktım. Herkes bu kadar mı sahte? Yoksa bu kulaklıklar beni kandırıyor mu? Herkes, her an rol mü yapıyor? O zaman gerçek olan kim, ya da ne? Ben biraz kafamı toparlayayım, sizinle stüdyoda görüşürüz…

Yeniden hoş geldiniz arkadaşlar… Açıkçası moralim hala biraz bozuk. Yani, o yemek masasında yaşadığımız durum neydi öyle? Kulaklıkları takmamla herkesin söylediklerini farklı duymaya başladım. İnsanlar, kendilerini çok farklı şekillerde gösterebiliyor. Anlattıklarınıza ilgi duyuyor gibi ya da sizi destekliyor, adınıza mutlu hissediyor gibi davranabiliyorlar. Fakat, bu işte bir sahtelik yok mu? Bu bir aldatmaca değil mi? Yani, düpedüz ikiyüzlülük bu… Evet, ikiyüzlülük. Bir tarafta topluma ya da karşımızdaki spesifik bir insana göstermeyi seçtiğimiz idealize edilmiş halimiz, diğer taraftaysa gerçek kimliğimiz… Sahi, buna “gerçek kimlik” demek de ne kadar doğru aslında? Yani içimizde sakladığımız dünya, hislerimiz, düşüncelerimiz… Bunlar elbette samimi. Peki ama dışarıda taktığımız maskeler, giydiğimiz kostümler, oynamayı kabul ettiğimiz rol… Bu da bizim tercihlerimizi, dolayısıyla “biz”i yansıtmıyor mu? Günün sonunda nasıl ki iç sesimiz dış etkilere açıksa davranışlarımız da -saklayalım veya saklamayalım- inançlarımızdan, yargılarımızdan, duygusal dünyamızdan etkileniyor. Yine onlarca soruyla kuşatıldı etrafımız. O halde bu bölümün istikameti de belli oldu. Evet, 200. bölümde ikiyüzlülüğü konuşacağız.

Esasında bu kavramı ve temsil ettiklerini daha etraflıca anlamak için önce kelimenin kökenine insek iyi olur.

İkiyüzlülük, İngilizce’de “hypocrisy” olarak geçiyor ve Yunanca “hypokrites” kelimesinden geliyor. Bu kelimeyse “sahnedeki oyuncu” anlamını taşıyor. Fakat hypokrites aslında iki ayrı kelimenin birleşiminden meydana geliyor: hypo ve krites. Yani tam karşılığı, aslında “altta yatan yorumcu” gibi ilginç bir benzetme. Bunun da elbette ki bir sebebi var.

Antik Yunan’da aktörler, kendi karakterlerinin duygularını ve kişiliğini anlatan büyük maskeler takarlardı. Dolayısıyla bir oyuncu, hikayeyi taktığı maskenin ardından yorumlar ve canlandırırdı; kendi kimliği ise gizlenirdi. Bu kelime, gerçek niyetlerini veya inançlarını gizleyen, dışarıya farklı bir yüz gösteren kişiler için de mecazi olarak kullanılarak geniş bir anlam kazanmış. İlk olarak Orta Çağ’da konuşulan Fransızca’ya, oradan da İngilizce’ye geçerek 13. yüzyılda dini metinlerde dahi kullanılmış. Başkalarını kandırmak için ahlaken iyiymiş gibi davranan insanlar, böyle isimlendirilmiş. Bu etimolojik bağ, kavramın özünü anlamamız için büyük bir önem taşıyor. Zira ikiyüzlülük, sadece yalan söylemekten ibaret değil; kökeni gereği, aynı zamanda bir performans sergilemek demek. Kişinin kendi benliğini geri plana atarak, toplumun veya belirli bir kitlenin beklentilerine uygun bir rolü oynaması; bunu da çoğunlukla bir çıkar elde etmek için yapması demek…

Kulağa tehlikeli geliyor, ama kimi zaman bunun için tebrik bile ediliyor, hatta ödüllendiriliyoruz.

Tiyatro için kullanılan imgeye eminim bir çoğunuz aşinasınızdır. Bir gülen, bir de ağlayan suratın yan yana durduğu bu sembol de Antik Yunan’dan geliyor.

Antik Yunan tiyatro maskeleri; ağlayan Melpomene ile gülen Thalia.
Antik Yunan tiyatro maskeleri; ağlayan Melpomene ile gülen Thalia.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

O dönemde oyuncular, sadece duyguları anlatmak için değil; amfitiyatrolarda seslerini en arkadaki seyirciye kadar duyurmak için de maskelerden faydalanıyorlardı. Tahtadan ve deriden yapılan maskeler, sesi yükseltmeyi sağlıyordu. Aynı zamanda, o dönemde kadınların sahneye çıkması da yasak olduğundan, erkek oyuncular kadın karakterlere bu maskeler sayesinde bürünebiliyorlarmış. Fakat yine de, semboldeki maskeler, asıl olarak duygularla ön plana çıkıyorlar ve biri tragedyayı, diğeriyse komedyayı temsil ediyor. Eşleşmeleri tahmin etmek zor olmasa gerek… :)

Üstelik bu maskelere özel verilen isimler de var. Ağlayan yüze, trajedinin ilham perisi olan Melpomene’nin ismi verilirken gülen yüzeyse komedinin ilham perisi olan Thalia’nın adı koyulmuş. Melpomene ve Thalia, Yunan Mitolojisi’nde Zeus’un sanat ve yaratıcılığı perçinleyen dokuz kızından ikisi… Yani aynı soydan geliyorlar.

Bazı kaynaklarda tiyatro maskeleri, daha önce yılbaşı bölümünde de kendinden bahsettiğimiz Yunan Tanrısı Janus’la da ilişkilendiriliyor. İki tane yüzü olan, başlangıcı ve bitişi simgeleyen Janus’un maskelere ilham verdiğini düşünenler var. Çıkış noktasını kesin olarak bilemesek de bu simgenin ortak bir kaynaktan çıkan, birbirine zıt gibi görünürken aslında oldukça yakın iki keskin duygunun tasviri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Başlangıcı ve bitişi aynı anda gören iki yüzlü Janus.
Başlangıcı ve bitişi aynı anda gören iki yüzlü Janus.Wikimedia Commons · Public domain

Antik Tiyatro’nun iki temel direğini oluşturan komedi ve trajedi, insanın farklı yüzlerini ve duygu durumlarını göstermenin yanı sıra bunları farklı bir üslupla da aktarır. Tragedya, insanın kaderine karşı mücadelesini ve onurlu duruşunu anlatır. Ağlayan maske, dışarıya gösterilen bu yüce duyguların altında ne kadar kırılgan bir taraf yattığını hatırlatıyor. Çünkü o asil ve mağrur duruş; bazen iç dünyamızdaki korkuyu, utancı ve çaresizliği gizleme çabasından besleniyor.

Sevinçle gülen maskeyse insanın komik ve kusurlu yönlerini vurguluyor. Komedi, toplumsal kuralların ve insan ilişkilerinin absürt doğasını gözler önüne serer aslında… Yani bu maskenin de, “mutluluk” ve “başarı” maskesinin ardındaki yalanları, riyakarlığı, uyumsuzlukları ortaya çıkardığını söylemek mümkün… Herkesin neşeli davrandığı bir ortamda gizlenen sürtüşmeleri, kamufle edilen duyguları düşünün mesela…

Yani bu maskeler, esasında seyirciye insanlığın temel bir gerçeğini fısıldar: sahnenin dışına çıktığımızda da bu maskeleri taşımaya devam ederiz. Günlük yaşamda dışarıya gösterdiğimiz duygular, tavırlar da bir maskedir. Bu illa hepsinin sahte olduğu anlamına gelmez, ama en gerçek duygular bile “seyirci”lerin önünde bir filtreden geçirilir, öyle değil mi? Çünkü kimi zaman gerçek duygularımızı göstermek bizi kırılgan ve savunmasız kılar; ya da avantajlı bir konumdan mahrum bırakır. İkiyüzlülük bu bağlamda; insanlık tarihi boyunca bazen hayatta kalma, bazense basamakları tırmanma sanatı haline gelmiş durumda. Belki de hepimiz Antik Yunan’daki gibi birer hypokrites, yani oyuncuyuz…

Yüzlerin gündelik hayatımızdaki önemine “Yüzler Bize Ne Anlatır?” bölümünde bolca değinmiştik. Yüzler, bizim için adeta bir güvenlik ve kimlik anahtarı gibi... Birinin ne hissettiğini, ne düşündüğünü ya da gerçekten kim olduğunu anlamak için ilk baktığımız yer yüzdür çünkü... Bu nedenle, popüler kültürde yüzü gizlenen ya da çarpıtılan karakterler, bizde tanımlayamadığımız bir ürpertiye, garip bir hisse yol açabilir. Çünkü karşımızdakini en temel tanıma aracımız elimizden alınmıştır. Bu durumun en net örneklerini, popüler eserlerin ikonik karakterlerinde görebiliriz. Joker’in bir makyaj olan tehditkar gülümsemesi, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın zıt karakterleri, Anakin Skywalker’ın insanlığından sıyrılarak Darth Vader’a dönüşmesi, ya da Norman Bates’in ölen annesinin kimliğine bürünmesi… Beklentimizin dışında gelişen, bilinmez ve kontrol edilemez bu dönüşümler konfor alanımızı yıkarak bizi huzursuz eder.

İkiyüzlülük meselesi tam bu noktada, mecazi bir anlamda devreye giriyor. Tanıdığımızı sandığımız ve güvendiğimiz o sima, bir yalanın parçası haline gelince o kişiye dair kafamızdaki imge de parçalanıyor. Kurduğumuz bağ, yerini garip bir boşluğa bırakıyor. Çünkü karşımızda duran aynı kişi olsa da, artık onu tanıyamıyor oluşumuz içgüdüsel olarak bizi güvensiz hissettiyor.

İşte bu yüzden-

Ne oluyor şimdi, kim geldi tam da bölümün ortasında?

Barış: Kim o?

Öteki: Barış, benimle gelmelisin.

Barış: Kimsiniz? Ne istiyorsunuz benden?

Öteki: Öğrenmen gereken şeyler var. Konuşmalıyız.

Barış: Kusura bakmayın ama tanımadığım, üstelik yüzünü de görmediğim birine kapıyı açamam.

Öteki: Diğer tarafı merak etmiyor musun? Çizginin öte yanını…

Ne diğer tarafı ne çizginin öte yanı yaa… Bütün tuhaflıklar da hep beni buluyor. Biri gelip kapıma dayanmış… Üstelik yüzü de gölgede kalıyor. Kimsin, nesin bilmeden neden açayım kapıyı? Öğrenmem gereken şeyler varmış… Hayır maceracı yanımın da farkında, merak edeceğimi biliyor… Ne yapsam acaba? En iyisi biraz ara verelim, böylelikle ben de bu garip misafirin daveti üzerine düşünme şansı bulurum.

Şu kimliği belirsiz misafir de bir gitmedi kapımın önünden… Ama kararımı verdim ben, açmayacağım. Tamam evet, macerayı seviyor olabilirim ama göz göre göre tehlikenin içine de atmam kendimi… Gerçi… Tehlikeli olduğuna nasıl karar verdim? Yüzünü göstermemesi beni rahatsız etti. Evet, beni korkutan asıl şey bu oldu. Az önce de bahsettiğim güvenlik algısıyla ilgili… Peki, gerçek yüzün belirsiz olduğu durumlar bizi ürkütüp tedirgin ederken ikiyüzlü davranmak bazen nasıl bu kadar gündelik, hatta sıradan bir seçime dönüşebiliyor? Ne oluyor da ahlaki pusulamız bizi yarı yolda bırakıyor?

Kansas Üniversitesi Psikoloji Departmanı’ndan akademisyenler Daniel Batson ve Elizabeth Thompson, dürüstlüğün iki ana motivasyonel nedenle sekteye uğradığını savunuyor.

Bazen sarsılmaz etik değerlere sahip olduğunu düşündüğümüz insanlar bile dürüst davranmakta sorun yaşayabiliyor. Bu durum, kimi zaman doğru olanı ayırt etmekte zorlanmaya ya da şartların yarattığı baskıya atfediliyor. Milgram ve Asch deneylerini örnek gösterebiliriz. Bunlar otoriteye boyun eğdiğimizi, ya da gruba uyum sağlamak adına kendi doğrularımızdan vazgeçtiğimizi gösteren çalışmalardı. Batson ve Thompson ise bu açıklamaların doğru fakat yetersiz olduğuna kanaat getirmekle beraber, düşüncelerini bir araştırmayla da desteklemişler. İlk adımda erdemli olmanın doğasını incelemişler. Yani amaç gerçekten erdemli olmak mı, yoksa erdemli görünmek mi? Ahlaki ikiyüzlülüğü, insanın başkalarına ve hatta kendine dahi “erdemli” gibi görünürken hiçbir kişisel bedel ödememek olarak tanımlamışlar. Bunu kendini aldatmanın bir türü olarak düşünün. İyi olduğumuza inanmak istiyoruz, fakat kendi çıkarlarımızdan feragat edecek kadar değil.

Bunu açıklığa kavuşturmak için Batson ve Thompson bir yazı-tura deneyi gerçekleştirmişler. Bu deneyde, katılımcılara iki görev arasında seçim yapmaları söyleniyor. Görevlerden birisi ilgi çekici ve ödüllüyken diğeri son derece sıkıcı ve sonunda hiçbir ödül yok. Dolayısıyla katılımcılar, karar vermek için “en adil yol” olan yazı-turaya yönlendiriliyor. Fakat burada bir oyun var, o da şu: Yazı-tura kimse görmeden, katılımcı tek başınayken yapılıyor. Üstelik karşıdaki kişi katılımcının görevleri isteğine göre dağıtma şansı olduğundan habersiz. Katılımcıların yaklaşık %80’i, kendilerini pozitif göreve atıyor fakat sadece %10’u bunun doğru bir şey olduğunu düşünüyor. Yani eylemleri prensipleriyle örtüşmüyor.

İşin daha da ilginç tarafı; yazı-tura konusunda yalan söylemenin, deney öncesi öz-değerlendirmede kendilerine yüksek dürüstlük skoru verenlerde daha sık görülen bir davranış olması… Fakat yine de, bundan yola çıkarak erkenden insanların çoğunun ikiyüzlü olduğunu söylemeyelim, çünkü Batson ve Thompson insanları dürüst olmamaya iten başka, daha masum bir faktör olduğunu da belirtmişler. Buna da “overpowered integrity”, yani “dürüstlüğün yenik düşmesi” olarak tanımlamışlar. Demek istedikleri şu… Katılımcıların büyük kısmı, aslında deneye iyi niyetle başlıyorlar; fakat dürüst olmanın kendilerini zarara uğratacağını fark ettikten sonra biraz da bencilce bir dürtüyle bundan vazgeçiyorlar… Kendi çıkarını düşünmek, dürüst ve doğru olmaya çoğunlukla galip geliyor. Burada araştırmacıların biraz daha odaklandıkları konu, katılımcıların yazı-tura konusunda yalan söyleyip söylememiş olması… Yani yazı-tura attığını, sonucun şansla belirlendiğini iddia edip eşitlikçi bir görünüm çizerken perde arkasında başka davranmak… İşte bu, araştırmacılara göre daha net bir ikiyüzlülük. Erdemli olmanın bedelini ödemeden erdemli görünmek, çalışkan olmaya efor harcamadan çalışkan gibi davranmak, yardımsever olmanın sorumluluğunu almadan yardım ediyor gibi rol yapmak… Başlangıçtaki niyetin samimiyeti Batson ve Thompson için önemli bir kriter. Bu karara sadık kalabilmekse bir sonraki adım; ve ne yazık ki katlanılması gereken bedeller büyüyüp zorlaştıkça pek çok kişinin pes edeceği kadar zor bir aşama.

Ama deneyin en can alıcı kısmını henüz anlatmadım arkadaşlar… Araştırmacılar sadece basit bir yazı-tura testiyle sınırlı kalmamışlar, ve çalışmanın ilerleyen safhasında başka bir şey denemişler. Bazı katılımcılardan, görev dağılımını bir aynanın önünde otururken yapmaları istenmiş. Amaç, öz-farkındalığı artırarak katılımcıların baştaki prensipleri ve eylemleri arasındaki uyumsuzluğu azaltmakmış ve bu işe yaramış! Erdemli davranma kararıyla başlayan katılımcılar, ayna karşısında bu kararlarını daha büyük bir kararlılıkla uygulamış. İlginç, öyle değil mi? Kişinin kendi gerçek yüzüne bakıyor olması mecazen ikiyüzlü bir davranışta bulunma oranını ciddi ölçüde azaltıyor. Kendini tanımanın, kendinin farkında olmanın davranışlarımız üzerindeki etkisine çok güçlü bir ışık tutuyor bu sonuç. Bu farkındalığı; eylemi henüz yapmadan önce kazanmadığımızda, sonradan hissettiğimiz pişmanlık ve utanç çok daha yıkıcı olabiliyor. Macbeth eserinde Shakespeare, bunu Lady Macbeth’in içsel çatışmasında çok iyi yansıtır. Oyunun başında, Kral Duncan’ı öldürmek için kocasını ikna ederken şu sözleri sarf eder Lady Macbeth:

“Masum bir çiçek gibi görün, ama altındaki yılan ol…”

Üstelik Shakespeare, bu benzetmeyi öylesine yapmamış; tarihsel bir arka planı var.

Shakespeare'in 'Masum çiçek, altındaki yılan' dizesi Macbeth'ten.
Shakespeare'in 'Masum çiçek, altındaki yılan' dizesi Macbeth'ten.Wikimedia Commons · Public domain

Tarih 5 Kasım 1605… İngiltere Kralı 1. James’in parlamentoyu açacağı gün. Tarihe “Gunpowder Plot”, yani “Barut Komplosu” olarak geçen bu olayda yönetim karşıtı grup, kralı ve tüm parlamento üyelerini yok ederek İngiltere’yi yeniden Katolik bir krallık haline getirmek istiyordu. Bu planın başındaki isimlerden biri Guy Fawkes’tı.

Plan basitti: Parlamento binasının altındaki mahzene tonlarca barut fıçısı yerleştirmek ve Kral I. James’in açılış konuşması sırasında her şeyi havaya uçurmak… Aylar süren çalışmalar sonucunda 36 fıçı barut mahzene taşınıyor ve sırada sadece son adımı uygulamak kalıyor. Ancak son anda, komplo üyelerinden birinin parlamentoda olan bir yakınına yazdığı uyarı mektubu, planı ortaya çıkarıyor arkadaşlar. Guy Fawkes da, 5 Kasım gecesi mahzende, elinde fitil ve kibritle kıskıvrak yakalanıyor.

Barut Komplosu suikastçileri; 5 Kasım 1605, parlamentonun altındaki barut fıçıları.
Barut Komplosu suikastçileri; 5 Kasım 1605, parlamentonun altındaki barut fıçıları.Wikimedia Commons · Public domain

Bu komplonun başarısızlıkla sonuçlanması, Kral I. James için büyük bir zafer olduğundan olayı ölümsüzleştirmek için bir madeni para bastırıyor. Bir yüzünde çiçek, diğer yüzündeyse yılan kabartması olan bir para... Bu sembol, kralın gözünde komplocuları temsil ediyordu. Shakespeare, Lady Macbeth’in tiradında ilhamını tam da buradan alıyor işte... Fakat yazdığı karakter; işlediği bu suçtan ve devamında gelen ölümlerden sonra geceleri uyuyamayan, elindeki hayali lekeleyi ne kadar ovalasa da çıkaramayan birine dönüşüyor. Hırsı için büründüğü benlik, çıkar elde etmek için karşı geldiği doğası, günün sonunda ruhsal bir çöküntüye yol açıyor.

Sosyal psikolojideki rol teorisi, tıpkı Antik Yunan’da maske takan oyuncular gibi bizim de günlük hayatımızda farklı rollere büründüğümüzü ve bu rollerin gerektirdiği şekilde davrandığımızı savunur. Ebeveyn, çocuk, kardeş, çalışan, komşu, vatandaş… Her rolümüzün ihtiyacı ayrı. “Biz” dediğimiz kişi pek çok katmandan oluşuyor, dolayısıyla çeşitli maske ve kostümlere bürünmemiz bunun doğal bir getirisi. Fakat ikiyüzlülükte bir aldatmaca; karşıdaki kişiyi zorda bırakırken sahtelikten fayda sağlama gibi zararlı bir amaç var. Söylediklerimizi anında inkar etmek; zıt fikirleri işimize geldiğinde savunmak bir karakter belirtiyor. İşte o zaman, kendimizi dahi tanıyamayacak kadar farklı bir maske takmış oluyoruz. Ne var ki, deneyin de gösterdiği gibi, erdemli ve dürüst olmak çeşitli bedelleri de beraberinde getirdiği için her insanda yeri geldiğinde kolaya kaçma eğilimi var. Tıpkı madeni paranın iki farklı yüzü gibi… Her birimiz ayıpladığımız, yanlış bulduğumuz davranışlara çekilmeye müsaitiz. Bunu engellemenin yoluysa ayna metaforunu hatırlamak olabilir belki de… Kendine bakmak, ama gerçekten görmek… Zaaflarımızla, içimizdeki zıtlıklarla cesurca yüzleşmek. O zaman eylemlerimizi değiştirebilir, prensiplerimizle uyumlu hale getirebiliriz.

İngiltere’de bir hain ilan edilen Guy Fawkes’tan bahsetmiştim. İçinde bulundupu komplonun başarısızlığa uğraması, her 5 Kasım’da Guy Fawkes Gecesi adı altında kutlanıyor. Bu gecede İngilizler, Guy Fawkes maskeleri takıyorlar. Ama şimdilerde bu maske daha ziyade farklı bir filmle özdeşleşmiş durumda: V for Vendetta. Senaryoda takma ismi V olan karakter, despot bir yönetime karşı savaşıyor. Film, maskenin anlamını hainlikten uzaklaştırarak özgürlük mücadelesinin sembolüne dönüştürüyor. Karanlık olan taraf aydınlanıyor; amaç değişince rol ve maskeler de ona uyumlanıyor. Dikkat ettiyseniz zıtlıklar, genellikle aynı kaynaktan ortaya çıkıyor. Onları ayıransa seçimler ve farkındalık. Günün sonunda tiyatro, insanı merkeze alan ve onu anlatan bir sanat dalı; o zaman maskelerimiz kendimizden uzaklaşmamıza değil, aksine kendimizi daha yakından tanımamıza vesile olabilir. Hangi koşullarda nasıl davranmayı ? Bu, gerçekte kim olduğumuza dair bir ipucu verebilir.

Guy Fawkes maskesi; bir hainin yüzünden simgeye dönüşen ikon.
Guy Fawkes maskesi; bir hainin yüzünden simgeye dönüşen ikon.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Durun bir dakika, kapı mı açıldı yoksa ben mi yanlış duydum?

Öteki: Barış?

Barış: Sen nasıl içeri girdin, ben seni alma- Ama sen… bensin!

Öteki: Evet, aslında başından beri kapıyı açabilirdim. Sadece hazır olmanı bekliyordum. Ben, senin içindeki potansiyelim. Gelecekte olabileceğin tüm versiyonları içimde barındırıyorum. Sana göstermek istediğim de buydu. Geride bıraktığımız serüvenler seni şimdiki sen yaptı, fakat daha anlatılacak bambaşka hikayeler var. Bu maceralara atılabilmek için kişinin kendini keşfetmeyi ve yenilenmeyi göze alması gerekiyor. Hediyeyi de o yüzden bıraktım.

Barış: Kulaklıklar senden miydi?

Öteki: Evet. 200. bölümü kutlamak istedim. Başta biraz kötü hissettirmesine rağmen sonunda kullanışlı olduğunu umuyorum.

Barış: Farklı sorgulamalara yönelttiği kesin…

Öteki: E hadi o zaman, artık bu kapıyı çıkmanın vakti geldi. Yeni hikayelere ve gelecek Barış’lara doğru yola koyulalım.

Barış: Peki öyleyse… Ben hazırım. Ya siz arkadaşlar?

Arkadaşlar hoş geldiniz, yanımdaki sandalyeyi size ayırmıştım. Neyse ki fazla geç kalmadınız, eğlenceyi kaçırmanızı hiç istemezdim doğrusu… 111 Hz’in 200. bölümünü kutluyoruz! Evet… Gerçekten o kadar oldu. İnanması zor belki ama birlikte sayısız hikayenin peşinden gittik. Yeni serüvenler için daha da büyük bir heyecan duyuyorum! Bu özel gün için bir hediye de aldım üstelik… (biraz şüpheci) İsimsiz bir kutuyla yollanmasına pek anlam veremedim gerçi… ama hadi beraber deneyelim!

Bir dakika… Ne oluyor? Herkes değişmeye başladı… Bu kutlamanın bir maskeli balo olduğunu bilmiyordum… Kimseyi tanıyamıyorum… Ama madem öyle, o zaman biz de ortama uyum sağlarız.

Bakalım maskelerin ardındaki yüzler gerçekte kim?

O zaman 200’lü bölümlere tekrardan hoş geldiniz…

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt