111 Hz ·Bölüm 196 ·11 Ağustos 2025 ·35 dk ·2.162 kelime

Sevgisi Gerçek, Fakat Kendisi Değil: A.I. Filminin Varoluşsal Soruları

111 Hz'in bu bölümünde, Spielberg ve Kubrick gibi iki sinema dehasının yollarının kesiştiği eşsiz bir filme, A.I. Yapay Zeka'ya odaklanıyoruz. Sevmeye programlanmış bir robot çocuğun hikayesi üzerinden insan olmanın derin çelişkilerini masaya yatırıyoruz. David'in gerçek olma arzusu, bizim kendi varoluşsal arayışlarımızın bir yansıması olabilir mi? Sevgi, sadece insana has bir duygu mu; yoksa taklit edilebilir bir kod mu? Gelin, hikayeye daha yakından bakalım.

0:00

Arkadaşlar, buradayım… Bir süre beni duyamadığınız için kusura bakmayın; şu anda Cybertronics isimli şirkette yapılan bir toplantının tam ortasındayız. Üstelik yine zamanda biraz ileri gittik, farklı bir gelecekteyiz. O yüzden fazla dikkat çekmemeye ve sessiz olmaya çalışıyorum. Bu önemli sunumu bölmek istemeyiz…

Arkadaşlar, bu toplantı belli ki gittikçe daha ciddi ve gergin bir hal alacak. Zira Cybertronics çalışanlarının önünde kritik kararlar ve cevaplamaları gereken önemli sorular var. Sonuçta bir makineyi sevmeye programlamak ilginç bir konsept, öyle değil mi? Hiç büyümeyecek robot çocuklar ve doğanın kanunu gereği bir zaman sonra onlara bakım veremeyecek insan ebeveynler…

Yani… En kötü ne olabilir ki?

Biz en iyisi stüdyomuza dönelim. Açıkçası gerçeklik algımı gittikçe yitiriyorum. Odada kim robot kim değil karıştırmaya başladım, buradan uzaklaşmak ve günümüze dönmek iyi gelecek gibi… Zaten herkes David’e odaklandığı için çıktığımızı fark etmezler bile…

Evet arkadaşlar, Cybertronics şirketinin soğuk ve steril havasından çıkıp kendi stüdyomuzun konforuna dönmek güzel oldu. Aslına bakarsanız bu bölümün açılışı, Steven Spielberg tarafından yönetilen 2001 yapımı A.I.: Artificial Intelligence filminin açılışıyla aynı… Takıntı derecesinde mükemelliyetçi bir yönetmen olan Stanley Kubrick, ölümünden önce bu proje üzerinde neredeyse 20 yıl çalışmış. Fakat bir noktada, hikayenin Spielberg’in sinematik duyarlılığına daha yakın olduğunu düşünerek yönetmenliği ona devretmiş. Tabii 20 yıllık çalışmanın sonucunda elinde neredeyse bitmiş bir tretman, pek çok fikir, ve filmin görsel dünyası üzerine çizimler de olan Kubrick, bunları büyük bir cömertlikle Spielberg’e vermiş. Bu materyallerden faydalanmanın yanı sıra projenin aslına da sadık kalan Spielberg, sonunda kendi senaryosunu yazarak filmin bugün bildiğimiz halini oluşturmuş.

Hatta bu iş birliğinin ilginç bir tarafı da var arkadaşlar… O da şu ki; A.I. kimileri tarafından bilim-kurgu olmak yerine fazlaca dram unsuru barındırmakla eleştirilen bir film. Dolayısıyla bundan sorumlu tutulan da karanlık olayları ve karakterleri ekrana taşınmasıyla bilinen Kubrick değil; E.T. gibi filmlerle çocuksu bir duygusallığı ele alan Spielberg olmuş. Ne var ki filmin daha sıcak ve kalbe dokunan birinci ve üçüncü perdelerinde, Kubrick’in vizyonuna tamamen sadık kalınmış. Belki de kendisi, bu sefer daha farklı bir hikaye anlatmak istemişti kim bilir… Projeyi Spielberg’e devrettiğini göz önünde bulundurduğumuzda, hikayesinin nasıl bir tarzda işlenmesini istediğini anlıyoruz aslında... İki ustanın ortak bir saygı ve hayranlıkla birlikte çalışabilmesi, fikirlerini birleştirmesi de bu filmi etkileyici kılan detaylardan…

Neyse, bu kadar sahne arkası bilgisi yeter. Biz filmin hikayesine ve dünyasına dönelim…

A.I., hayal edilen bir gelecek üzerine kuruluyor. İklim değişiminden dolayı buzullar erimiş, yükselen deniz seviyeleri kıyı şehirlerinin sular altında kalmasına sebep olmuş. Fakat hayat hala devam etmekte, insan ırkı teknolojik gelişimine devam etmekte. Profesör Hobby’nin kurucusu olduğu Cybertronics şirketi, ürettikleri ultra gerçekçi robotlarla bu gelişimin öncülerinden. Robotlara verdikleri isimse mekanik bir varlığı, bir makineyi hatırlatacak şekilde “mecha”. Film, bu mechaların son modeli olan David’in tanıtılmasıyla başlıyor. Profesör Hobby, onu diğer robotlardan ayıran en önemli farkı belirtiyor: sevebilmesi...

Başlangıçta, başka bir Cybertronics çalışanının yönelttiği önemli soruyu hatırlayalım:

Bir robot, bir insanı gerçekten sevebilirse o kişinin Mecha’ya karşı ne gibi bir sorumluluğu olacak?

Yani evet, David sevmek üzere tasarlanmış bir robot; ama onu yanlarına alacak olan aile kim? En önemlisi, onlar bu sevginin karşılığını verebilecekler mi? Günün sonunda David bir ürün, ve normal bir çocuğun aksine ihtiyaçlarının karşılanması değil; başkalarının ihtiyacını karşılaması önceleniyor. Gittiği ailedeki bir boşluğu doldurması, “kusursuz” bir çocuk olması bekleniyor. Sevgi duyma kapasitesi yüzünden başına neler gelebileceği, Profesör Hobby’nin düşündüğü veya önemsediği bir şey değil.

David henüz test aşamasındayken şirket, ona uygun bir aile arıyor ve bu kişi Cybertronics çalışanları arasından çıkıyor: Henry. Henry ve Monica Swinton’ın oğulları Martin, yakalandığı çaresiz hastalık sebebiyle özel bir tüpün içinde, komada tutuluyor. Doktorlar, iyileşmesi ihtimalini düşük görseler de Monica, her gün oğlunu ziyaret etmeye devam ediyor. Ailece yaşadıkları bu travmatik durumu atlatabilmiş değiller. İşte bu, onları deneyin parçası olmak için eşsiz bir seçenek yapıyor. Bir boşluğu doldurmak demiştik ya… David, çiftin gerçek çocukları Martin’den kalan boşluğu doldurmak için alınıp eve getiriliyor.

Gerçek hayatta çocuk sahibi olma süreci elbette ki farklı işliyor, fakat yine de birtakım ihtiyaçların gözetilmediğini söyleyemeyiz. Bu ihtiyaçlar kimi zaman dini, kimi zaman sosyal ve sıklıkla psikolojik…

2022 yılında Papa Francis, konuşmasında şu sözlere yer vermiş:

Geçenlerde, günümüzü etki altına alan demografik kıştan bahsetmiştim: insanlar çocuk sahibi olmak istemiyorlar ya da sadece bir tane istiyorlar. Bir çok çift çocuk sahibi olmuyor; ya da sadece bir tane istiyorlar. Ama iki köpekleri, iki kedileri oluyor...

Bu babalık veya anneliği reddetme durumu, bizi eksiltiyor; insanlığımızı elimizden alıyor. Bu şekilde medeniyet daha yaşlı ve insaniyetsiz hale geliyor, ve vatanımız da çocukları olmadığı için acı çekiyor.

Birinin biraz esprili bir dille söylediği gibi, "E şimdi çocuklar olmadığına göre, emekli maaşımın vergisini kim ödeyecek? Bana kim bakacak?" Gülebiliriz, ama gerçek bu.

Eksilmek, insanlığımızın elimizden alınması… Çocuk sahibi olmanın ne kadar temel, hatta kutsal bir yerde konumlandırıldığını bu ifadelerden anlamamız mümkün. Fakat son cümlelerde inkar edemediğimiz bir gerçeklik de yüzümüze çarpıyor. Bir beklenti… Bana kim bakacak?

Bu soru bazen beni kim mutlu edecek de olabilir. Çocuklar, çeşitli mizaçlar ve ihtiyaçlarla doğsalar da anne babalar da bunlardan arınmış değil. Geleceği düşünmek, hayatta anlam bulmak, bazen yaşın getirdiği toplumsal bir görevi tamamlamak… Tüm bunlar, çocuktan bağımsız sebepler. Filmde David, bir robot olduğu için de bu bireysel sebepler bırakın daha öncelikli olmayı, geçerli olan tek şey. Henry, onu tamamen bencilce bir motivasyonla eve getiriyor. Monica’yı hayata döndürmek; Martin’in yokluğunda onu oyalayacak bir “şey” bulmak. Ama buradaki tek bencil kişi kendisi değil tabii…

Başlangıçta David’in eve gelmesi fikrine sert bir şekilde karşı çıkan Monica, bu “mecha” çocuğu garip bulsa da zamanla ona alışıyor. Hatta önce ürkütücü bulduğu dinginlik ve olaylara verdiği tuhaf tepkiler, gözüne gittikçe sevimli görünüyor. Anlık bir hevesle onu evde tutmaya karar veriyor, fakat bunun için “imprinting” yani “mühürleme” denilen bir adımı tamamlaması lazım. Henry, bunun geri döndürülemez olduğu noktasında Monica’yı uyarıyor. Çünkü mühürleme, David’in “sevme” mekanizmasının aktive edilmesi ve karşıdaki kişiye tamamen bağlanması demek. Bu, Mecha’da silinmez bir iz bıraktığı için sonrasında ondan vazgeçecek olurlarsa David’in Cybertronics’e yollanıp imha edileceğini özellikle vurgulanıyor. Fakat Monica…

David’in kendisine mühürlenmesini sağlayacak bu özel kelimeleri ona söylüyor.

Aslında imprinting, psikolojik kaynaklarda da gördüğümüz bir kavram.

Yumurtadan henüz çıkmış ördek yavrularının annelerine mühürlenip onu nereye giderse gitsin takip ettiklerini biliyoruz. Hatta her yere birlikte gidenler için “ördek ailesi” benzetmesi de bu yüzden yapılır. Fakat burada ilginç olan bir şey var.

Hayvan davranışlarını inceleyen etolojist Konrad Lorenz, 1935 yılında yaptığı çalışmada, ördeklerin sadece annelerini takip etmediğini gözlemliyor. En ünlü deneyinde, kendisi mühürlenmenin etkisinin ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamış. Öyle ki yumurtadan çıkan ördekler, gördükleri ilk hareket eden şeye mühürleniyorlar. Bu cansız bir obje dahi olsa durum böyle… Yani yavrular, uygun koşullar artında bir insanı ya da arabayı da sonu gelmez bir şekilde takip edebilirler. Doğaları böyle… Garip, değil mi? Her ne kadar canlı bir varlıkta bunu “doğa” olarak adlandırsak da düşününce bu davranış incelikli bir programlanmayı andırıyor. Tıpkı David’de olduğu gibi.

Imprinting üzerine deneyler çoğunlukla hayvanları odak noktasına almasına rağmen şimdilerde sıklıkla bahsi geçen bağlanma kuramının temelleri, aslında John Bowlby’nin bu fenomenden yola çıkmasıyla atılmış. Gerek hayvanlarda gerekse insanlarda bu davranışın fonksiyonu belli: güvende ve hayatta kalmak.

Peki David’in, bu mühürlenmesi ve programlanan “kusursuz” sevgisi sahiden de kusursuz mudur; daha da önemlisi, onu güvende tutmaya yetecek midir?

Aslında bu sahneyle beraber, David’in yolculuğu başlıyor diyebiliriz. Sevgi arzusu ve bağlanma kabiliyeti ondaki ihtiyaçları açığa çıkarırken dünyanın acımasızlığına ilk adımını atıyor.

Yeni ailesiyle ve derinde bağlı olduğu Monica’yla her şey yolunda giderken bir gün…

Martin, yani çiftin gerçek oğulları için yeni bir tedavi şansı doğuyor. O komadan çıkınca David’in yalnız ve huzurlu günleri de haliyle sona eriyor.

Filmde insanlar ve robotlar arasındaki ilk çatışmayı David ve Martin üzerinden izliyoruz. Martin, tıpkı ona hediye edilen robot ayıcık gbi, David’i de bir “süper oyuncak” olarak görüyor. Onun nasıl suni, kendisininse nasıl gerçek olduğunu defalarca kez yüzüne vuruyor. Nefes alabilen, uyuyabilen yemek yiyebilen gerçek bir insan… Filmin kalbinde yatan özel olma arzusunu, iki çocukta da farklı şekillerde gözlemleyebiliyoruz. Annelerinin ilgisi ve özeni için bir rekabet başlıyor aralarında… Sevgi duyma ve bağlanma kabiliyetinin başka ihtiyaçları açığa çıkarmasından bahsetmiştik ya, işte tam da burada hissediyoruz onu… David, sevmeye programlanmıştı ama bunu elinden alabilecek bir rakip ihtimali, onda tahmin edilmemiş bir başka duygu ortaya çıkarıyor: kıskançlık. Böylece David’in, tıpkı Martin gibi, gerçek bir çocuk olma takıntısının tohumu atılıyor. Monica’nın onlara okuduğu Pinnochio hikayesinde olduğu gibi, günün birinde Mavi Peri kendisine yardım edecektir. Bu naifliği ve inancı da onu diğer robotlardan farklı kılıyor. Masalı kendi anlam dünyasıyla birleştirip oradaki mesajdan ilham alabilen bir robotun ne kadar mekanik ya da soğuk olduğunu söyleyebiliriz ki?

Fakat tam da bu yüzden, kusursuzluğunu kaybediyor David. Martin’le olan çekişmesi ve kolay aldanması onu hatalar yapmaya itince Monica, kullanıp atılan bir eşya gibi onu terk ediyor. Üstelik feci bir şekilde yapıyor bunu… Cybertronics’e iade etmeleri durumunda David’in imha edileceğini bildiğinden onu piknik yapmak üzere kandırıp ıssız bir ormanda geride bırakıyor.

Peki Monica’nın kararını neyle açıklayabiliriz? Sevgi mi yoksa yine bencilce bir suçluluk duygusu mu? David’in imha edilmesi fikrini korkunç kılan, fakat çocuktan farksız bir robotu dünyada yapayalnız bırakan bir zihniyeti nasıl anlamlandırabiliriz? David’in imha edildiğini bilmenin yükünü taşımaktansa başına gelecekleri hiç bilmemek daha kolay geliyor Monica’ya… Ve gerçek çocuğuna asla yapamayacağı bir şeyi, düşünsel anlamda ondan çok da farklı olmayan bir makineye yapabiliyor.

Evet arkadaşlar… David şu anda, yanındaki oyuncak ayıyla beraber ormanın bir yerlerinde dolaşmakta… En iyisi onu hemen bulalım da kendini yalnız hissetmesin… Yolculuğunun bundan sonraki kısmında belki ona biz eşlik edebiliriz. Şurada ayak izleri mi var? Gelin, bu yoldan gitmiş olmalı…

Arkadaşlar tekrar hoş geldiniz… Aramalarımız hala devam ediyor ama David’den hiçbir iz yok.

Durun bir dakika, o sesler ne?

Siz de duyuyor musunuz? Evet evet… Robot seslerine benziyor.

Arkadaşlar… Sanırım sadece David’i bulmadık. Burada onlarca “mecha” var. Modası geçmiş, eskimiş, paslanmış, belli ki atılmış robotlar. Hatta bazılarının parçaları bile eksik! Buradaki hurdalığı andıran yığından kendilerine uygun yeni parçalar topluyorlar. Muhtemelen bir zamanların en moda, en istenen ürünleriydiler; oysa şimdi, kaderlerine terk edilmişler ve yepyeni görünmesine rağmen David de artık onlardan biri… Kendisini az önce bir anlığına kalabalığın içinde seçtim aslında… ama başka biriyle konuşuyordu. Sonra da gözden kaybet-

Bu ne yaa! Ne oluyor öyle?

Şimdi kulaklarım sağır olacak!

Arkadaşlar, buradan hemen kaçmalıyız yoksa bu uçan şey bizi de kendine çekecee-aaaaaaaaaa!

Eyvah! Burası Flesh Fair… Filmin en karanlık sahnelerinden birindeyiz. Robot-karşıtı kişilerin düzenlediği ve seyirci olarak katıldığı acımasız bir şov bu. Kalabalığın gözleri önünde ve heyecanlı tezahüratlar eşliğinde robotlar çeşitli işkencelerle parçalanıyor, yakıp yıkılıyor, yok ediliyor… Pek çok kişinin Kubrick’in fikri olduğunu düşündüğü bu sahne, aslında Spielberg’ün zihninden çıkmış.

İnsanlık onuru… Peki ya sahiden de insanlık onurundan neyi kastediyorlar? Buradaki gözü dönmüş kalabalığı “mecha”lara böylesine düşman yapan duygu ne? Korku mu, nefret mi, yoksa kıskançlık mı?

Flesh Fair’in sunucusu, bir gladyatör arenasındaymış gibi kalabalığa sesleniyor.

"Let he who is without Sim cast the first stone."

İncil'deki “İlk taşı günahsız olanınız atsın.” sözüne yapılan bu göndermede bir kelime oyunu var. Günah anlamına gelen sin kelimesi simülasyonu andıran sim kelimesiyle değiştirilmiş.

"İçinde sim, yan, yapaylık olmayan ilk taşı atsın."

Kendini "gerçek" ilan eden bu kalabalık, "yapay" versiyonlarına karşı duydukları nefreti, bir tür dini ayin gibi kutluyorlar. Girişte kocaman harflerle “Celebration of Life” yazıyor. Hayatı bu kadar yıkıcı, nefret dolu ve canice kutlamak oldukça ironik…

İşte burada, "Uncanny Valley" yani "Tekinsiz Vadi" kavramına yaklaşıyoruz.

Tekinsiz Vadi teorisi, Japon robot uzmanı Masahiro Mori tarafından ortaya atılmış bir kavram. Mori, objelerin insana benzerliği ve onlara duyduğumuz yakınlığı gösteren bir grafik çiziyor. Grafiğin başında robot süpürgeler, veya endüstriyel aletler gibi bariz makineler var… İşlevleri net; bu yüzden ne onlardan korkuyor ne de onlara bir yakınlık duyuyoruz. Ama objeler insanlara benzedikçe, bu grafik yukarı doğru çıkıyor. Sevimli animasyon filmi karakterleri, peluş hayvanlar, barbi bebekler… Bunlara sempati duyabiliyoruz.

Ancak grafiğin tepe noktasında, karşımızdaki objenin ya da varlığın insana biraz fazla benzemeye başladığı o kritik noktada, grafik aniden düşüyor. İşte burası "Tekinsiz Vadi".

Mesela bir robot, insan gibi görünüp davranmasına rağmen onda hala bir gariplik fark ediyorsak bizde aniden bir rahatsızlık, bir tedirginlik hissi uyanıyor. Tıpkı bir ceset veya bir zombi görmek gibi... İşte bu his, robotlarla aramıza aşılması zor bir duvar örüyor. Et Fuarı’ndaki kalabalık, robotlarda kendi kusurlarından arınmış, "mükemmel" ama bir o kadar da tuhaf bir yansımalarını görüyorlar. Bu robotlar, onlara kendi eksikliklerinin ve ölümlülüklerini de hatırlatıyor. Ne kadar geçici olduğumuzu… Ve insan, kendi eksikliğini hatırlatan her şeye karşı ilkel içgüdüleriyle karşılık vermeye meyilli olduğu için şiddete başvuruyorlar. Yaptıkları kutlama, insanın medeniyet maskesi altında sakladığı bu ilkel dürtünün bir dışa vurumu değil mi? Onlar için robotlar, suni birer düşman. Onlara zarar vermek, onları yok etmek, gerçek insanlarda geçerli yasaların ve ahlaki kuralların olmadığı bir yerde, içlerindeki vahşeti ortaya çıkarmalarına olanak sağlıyor. A.I. filmi bizi içimizdeki karanlık yanla; korkularımızla ve ahlaki çelişkilerimizle yüzleştiriyor. Bir tarafta Pinnochio hikayesinin peşinde gerçek olma hayali kuran bir robot, diğer tarafta ise insan olmayı insanlıktan çıkarak kutlayan seyirciler…

David filmin devamında, bir şekilde bu korkunç gösteride yok edilmekten kurtuluyor. Tasarımındaki mühendislik harikası ve çocuk gibi görünmesi, gösteriyi izleyen vahşi kalabalığın bile vicdan yapmasına sebep oluyor. Fakat geçirdiği tüm tehlikelere rağmen, gerçek bir çocuk olup annesiyle yeniden kavuşma hayalinden vazgeçmiyor. Çıktığı bu yolculukta tanıştığı ve yine insanların hedonistik arzuları için üretilen bir başka robot olan Joe ise ona yardım etmeye çalışsa da durumu daha gerçekçi ve karanlık bir yerden ele alabiliyor. Umutsuzca Mavi Peri’yi arayan ve bunun için sular altında kalmış Manhattan’a gitmeyi bile göze alan David’e sert bir uyarı yapıyor.

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (12)