111 Hz ·Bölüm 195 ·4 Ağustos 2025 ·25 dk ·2.050 kelime

Hazzın Doruklarında: Adrenalin Tutkusu

Ekstrem sporlar ya da deneyimler her geçen yıl daha da popüler hale geliyor. Yüzlerce metre yükseklikteki dağlara ekipmansız tırmananlar, kendini gökyüzünden aşağı bırakanlar, okyanusların dev dalgalarına meydan okuyanlar ve dahası... Peki ama ne uğruna? Neden ucunda ölümün dahi olduğu aktivitelere dahil oluyoruz? 111 Hz'in bu bölümünde ekstrem deneyimlere olan ilgimizin kaynağını sorguluyoruz. Adrenalin tutkusunu nörolojik, psikolojik, felsefi ve kültürel bağlamda inceliyoruz.

0:00

Yarısına gelmiş olmalıyım… Olmalıyım da bir sonraki hamlem ne olacak ki? Sol taraftaki şu çıkıntı sağlam gibi gözüküyor…

Harika… Çok iyi gidiyorsun Barış, böyle devam… Heh, sağ tarafta pozisyon alabilmem için epey iyi bir çıkıntı daha var. Yandaki oyuğa topuğumu kilitleyebilirim sanki… Adımımı sabitleyip ayağımı doğru şekilde oyuğa yerleştirebilirsem…

Aman! Ufalanabilir bir oyukmuş. Sakin ol Barış… Sakin… Sakin ol…

Neden böyle bir maceraya atıldım ki ben?! Başka deneyim mi yoktu?!

Ama kendimi nasıl test edecektim ki? Bu kadar uçlarda bir testi geçebilirsem, her sorunu aşarım…

Yarısını da tırmandım. Nereden baksan 450 metre eder. Geri dönüşüm de zor…

Ama başardığını düşünsene Barış… Bu cesareti göstermeseydin aklın hep burada kalmayacaktı sanki…

Peki ama, ne uğruna? Ya yukarıdaki girinti de sağlam olmasaydı… Ya kontrolü kaybetseydin ya kayıp düş—

Aman!

HAYIIIIIIIIIR!

Biraz stresli bir giriş olduğunun farkındayım. Fakat bölüme böyle bir serbest solo tırmanış mizanseniyle başlamamızın bir sebebi var elbette. Bugün biraz ekstrem sporlar ve adrenalin üzerine konuşalım istiyorum. Sosyal medyada, YouTube’da ya da izlediğiniz filmlerde falan mutlaka denk gelmişsinizdir. Son dönemde ekstrem sporlara olan ilgi epey artmış vaziyette. Öyle ki her Olimpiyat Oyunları’nda yeni bir ekstrem spor, organizasyona dahil oluyor. Epey de estetik ve havalı görünüyor bu aktiviteler açıkçası. Fakat bu kadar tehlikeli şeyleri ne uğruna yapıyoruz ki? Yani neden sonunda ölüm riski olan deneyimlere büyük bir hevesle dahil olmak istiyoruz? İşte sizinle bunun cevabını arayacağız bu bölümde. Bu arayışa da yine serbest solo tırmanıştan bir hikâyeyle başlayacağız. Hadi gelin benimle.

Yosemite Ulusal Parkı’nın eşsiz doğasındayız. Burada gezegenin en ünlü kaya parçası olan, granit duvar El Capitan yer alıyor. 1851’de Avrupalı yerleşimciler tarafından kayıt altına alınmış bu kaya parçasının varlığı. Fakat bu dev yapıyı asıl keşfedenler Ahwahneechee yerlileriymiş. El Capitan…

İspanyolcada kaptan ya da lider anlamına gelen bir kelime bu. Mevzubahis kaya formasyonuna da böyle denmesinin bir sebebi var. Aslında El Capitan, sadece 2 bin 308 metrelik bir heybeti değil, manevi bir meydan okumayı da ifade ediyor. Zira keşfedildiği dönemden bu yana birçok kişi, bu kayanın zirvesine erişmek için çaba harcamış.

O mücadeleyi başarıyla tamamlayan ilk kişiyse Warren Harding liderliğindeki bir ekip olmuş. Bu ekip haftalar öncesinde yaptıkları hazırlıkların neticesinde organize bir yolculuğa çıkmış, kullandıkları ekipmanlar sayesinde de El Capitan’ın zirvesine ulaşabilmişlerdi. Bu tırmanış her ne kadar insanın dayanıklılığına dair harika bir örnek olsa da, zihinsel ya da manevi açıdan büyük bir meydan okuma olarak tanımlamak güçtü. Sonuçta Harding ve ekibi yolculuğu planlamış ve tırmanışı dağcılık ekipmanlarıyla gerçekleştirmişti.

Fakat bahsettiğim zihinsel meydan okumayı başarıyla aşan birisi vardı. Alex Honnold.

Honnold, 3 Haziran 2017’de, sabah saat 5:32’de El Capitan’a tırmanmaya başladı. Fakat bu tırmanışı diğerlerinden ayıran bir detayı vardı. Free Solo, yani ekipmansız ve tek başına bir tırmanıştı Honnold’un gerçekleştirdiği. Fiziksel dayanıklılık kadar, doğru bir strateji ve çelik gibi bir zihin gücü de gerekiyordu ona. Koruma halatı olmadan 2 bin 308 metrelik, düz bir kayaya tırmanmaktan bahsediyoruz! Bu eşsiz bir cesaret ve yüksek bir odaklılık ihtiyacı da doğuruyor elbette. 3 saat 56 dakikada süren tırmanışın sonundaysa Honnold, El Capitan’ın zirvesine ayak basmış ve bu zihinsel meyan okumanın üstesinden gelebilen ilk insan olmuştu.

Bu hikâyenin detaylarını merak ediyorsanız da 2018’de yayınlanan ve En İyi Belgesel Film dalında Oscar ödüllü “Free Solo” belgeselini izlemenizi öneririm. Şimdi Honnold’un olağan üstü başarısı üzerinden çok fazla çıkarım yapabiliriz. İşin zihinsel boyutunu düşünün mesela. Yaptığı her hamleyi aklında defalarca canlandırmıştı Honnold. Her riski değerlendirmiş, kusursuz bir strateji kurmuştu. Hatta kendisinin beyin taramalarında amigdala, yani korku merkezinin normal insanlara göre çok daha az tepki verdiği de çıkmış ortaya. Zira o, tırmanırken korkudan değil derin bir konsantrasyondan besleniyor. Fakat onu doygunluğa ulaştıran başka bir şey daha vardı… Adrenalin. Honnold istisnai bir örnek de olsa, söz konusu ekstrem deneyimlerken dünyanın dört bir yanından benzer hikayeler ortaya çıkıyor. Bu tür aktiviteleri, adrenalin tutkusuyla yapıyoruz aslında.

Adrenalin ya da diğer adıyla epinefrin, tehlike anında vücudun hayatta kalma refleksini tetikleyen en önemli hormon olarak biliniyor. Savaş ya da kaç durumuyla karşılaştığımızda, böbrek üstü bezlerimizde salgılanan bir hormon bu. Epinefrin salgılanınca kalp atışlarımız hızlanıyor, göz bebeklerimiz büyüyor ve kaslarımıza daha fazla oksijen gidiyor. Kısacası adrenalin salgıladığımız anlarda, vücudumuzdaki tüm sistemler maksimum performansına ulaşıyor. Ancak asıl dikkat çekici nokta, adrenalinle birlikte salgılanan dopamin ve serotonin gibi nörotransmitterden geçiyor sevgili arkadaşlar. Biliyorsunuz, dopamin ödül mekanizmasının başrol oyuncusu. Motivasonumuz ve ruh halimizde çok ciddi rolü var. Seratonin ise mutlulukla ilişkilenen bir nörotransmitter. Şimdi şöyle düşünün… Bir tehlikeyi atlattığınızda ya da riskli bir işin altından kalktığınızda, bedeniniz sadece sizi uyanık tutmakla kalmaz, aynı zamanda bir ödül de verir. Başarmış hissedersiniz ve bu bir mutluluk yaratır sizde. Daha da açık konuşmak gerekirse bir hazza ulaşırsınız. İşte bu haz, kimi insanlar için tekrar tekrar aranan bir şeye dönüşüyor. Ekstrem sporlarla uğraşan kişilerde dopamin ve seratonin seviyelerinin daha yüksek olması, bu aktiviteleri neden seçtiklerinin de bir açıklaması esasında.

Ancak dahası da var... Bu arayışta genetik faktörlerin de etkili olduğu düşünülüyor. “Novelty-seeking”, yani yenilik arayışı olarak bilinen genin de bu konuda etkili olduğu tahmin ediliyor. DRD4-7R varyantı olarak isimlendirilen bu gene sahip olanların, dopamine daha çok ihtiyaç duyduğu düşünülüyor. Yani bu bireyler genetik olarak bilinmezliğe, risk almaya ve yeni deneyimlere de programlanmış oluyorlar. İşte bu noktada adrenalin tutkusu bir bağımlılığa da dönüşebiliyor. Zira beden adrenalini, dopamini ve oksitosini birleştirerek bireyi sürekli hazzın zirvesini arar bir hale geliyor. Eh risk ne kadar yüksekse, ödül de o kadar büyük olur, değil mi? İşte bu yüzden kimi insan, ölümün kıyısından geçen ekstrem aktiviteleri gerçekleştirirken hiç korku hissetmiyor. Aksine bundan keyif dahi alıyor.

Adrenalin tutkusunun bilimsel dayanağını böyle açıklayabiliriz. Fakat Alex Honnold’un hikâyesini anlatırken, bunun zihinsel bir mesele olduğundan da bahsetmiştim hatırlarsanız. Anlayacağınız adrenalin tutkusunun psikolojik, felsefi ve kültürel boyutları da var. Onları da kısa bir aradan sonra konuşacağız.

Evet, bizim ekstrem sporları ya da böylesi aktiviteleri neden deneyimlemek istediğimiz üzerine konuşmaya devam edebiliriz arkadaşlar. İşin nörolojik kısmını konuşmuştuk en son. Özetleyecek olursak adrenalin hormonuyla birlikte salgılanan dopamin, seratonin ve oksitosin gibi nörotransmitterler etkiliydi bu süreçte. Önce risk alıyoruz, ardından bunun altından kalkarak kendimizi başarmış hissediyor ve duyduğumuz hazla ödüllendiriyoruz. Fakat sorusun cevabı sadece hormonlarda değil. Aynı zamanda anlamda, varoluşta ve kimlikte saklı bir arayış söz konusu. Hadi biraz o sorgulamayı yapalım sizinle.

Nazi toplama kamplarından kurtulmuş psikiyatrist Viktor Frankl’ın, “ kitabında şöyle bir ifadesi var: Ona göre insanın bir amacı varsa; en karanlık anlarda, en zorlu koşullarda bile yaşama tutunur. Bu çerçeveden bakınca ekstrem sporlar bir tür anlam üretme alanı haline de geliyor aslında. Kendi sınırlarını aşmak, kendini tanımak, ölümle yüzleşerek hayatın değerini anlamak... Tüm bunları, modern insanın anlam boşluğunu doldurma çabaları olarak da değerlendirebiliriz.

2018’de kaybettiğimiz psikoloji profesörü Marvin Zuckerman’ın 1979’da geliştirdiği Sensation Seeking Scale, yani Duyum Arayışı Ölçeği bu konuda bize güzel bir yol gösterici aslında. Bu ölçekte bireylerin ne ölçüde uyarım ve yenilik aradıklarına dair bir test yapılmış. Neticesinde dört boyuttan oluşan bir ölçek geliştirmiş.

Ölçeğin başlarında sıkılmaya duyarlılık yer alıyor. Şayet siz rutinlerden, sıradan insanlardan ve tekrarlayan işlerden çabuk sıkılıyorsanız bu aşamayı geçmiş oluyorsunuz.

Ölçeğin ikinci seviyesindeyse içgüdüsel davranma yer alıyor. Eğer kişi toplumsal tabuları aşma, partilere katılma ya da cinsel deneyimlerde daha rahat davranışlar sergiliyorsa, bu anlam arayışında bir adım daha öteye gitmiş oluyor.

Üçüncü boyuttaysa deneyim arayışı bulunuyor. Farklı kültürleri tanımak isteyen, sanat ya da müzikte çeşitlilik arayan ve seyahat etme gibi yeni deneyimleri arzulayanlar bu aşamaya erişebiliyor.

Son aşamaysa adrenalin tutkunlarının varabildiği bir boyut aslında. Heyecan ve macera arayışı yer alıyor burada. Paraşütle atlama ya da bungee jumping gibi ekstrem deneyimler arayan kişilerin bu aşamada bulunduğunu söyleyebiliriz.

Zuckerman’ın bu skalası bize kişinin adrenalinle kurduğu bağı analiz etmemiz açısından yardımcı oluyor yani. Sadece ekstrem sporlar ya da deneyimler için de geçerli değil elbette. Gökdelen camlarını temizlemek gibi yüksek tehlike içeren mesleklerin tercihlerinde ya da uyuşturucu kullanımı gibi olumsuz alışkanlıklara yönelimlerin analizinde de başvurulan bir yaklaşım bu. Zaten bahsettiğimiz çoğu şey de insanın anlam arayışında yöneldiği ya da düştüğü durumlar oluyor genelde. Zuckerman’a göre heyecan ve macera arayan kişiler için sıradanlık, rutin ve güvenlik sıkıcı ve hatta ruh daraltıcı şeyler. Bu kişiler açısından yüksek tehlike içeren aktiviteler sadece eğlence değil yani. Bu bir varoluş biçimi, hatta bir ihtiyaç.

Bahsettiğim anlam arayışı sadece deneyimle değil, odaklanma halimizle de ilişkili aslında. Alex Honnold’u tekrar hatırlayalım dilerseniz. Ne demiştik? O, tırmanırken korkudan değil derin bir konsantrasyondan besleniyordu, değil mi? Dolayısıyla tehlikeye meydan okuma motivasyonumuzu farklı bir perspektiften de değerlendirebiliriz. Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’ın Flow, yani akış teorisi bu açıdan epey iyi bir cevap veriyor bize. Csikszentmihalyi akış kavramını; kişinin yaptığı işle tamamen bütünleştiği, zaman algısını yitirdiği ve benlik duygusunun silikleştiği olağanüstü odaklanma hali olarak tanımlıyor. Bu akış hali meselesini tarif ederken de dalga sörfçülerinden ilham almış kendisi. Zira onlar tam da yaşamın sınırında; korku, beceri ve odaklanmanın mükemmel birleşimiyle devasa dalgalara karşı koyuyorlar. Yani flow, onlar için sadece bir durum değil, aynı zamanda bir ruh hali de. Ve bu ruh halini, adrenalin salgıladığımız anda daha da yoğun yaşıyoruz. Bir anda zaman duruyor, siz ve yaptığınız aktivite dışında her şey önemini yitiriyor…

Evet, ekstrem deneyimler yalnızca atletik aktiviteler değiller. Gördüğünüz üzere altında hormonların ve buna bağlı olarak psikolojinin de etkisi var. Diğer taraftan bir varoluş biçimi, yani felsefi veya spiritüel bir arayış süreci bunlar. Fakat anlatmamız gereken son bir şey daha var. O da ekstrem deneyimlerin kültürel ve toplumsal algıyla olan bağı. Bunu da iki farklı örnekle anlatacağım size. Hadi gelin benimle.

İlk örneğim Nepal’den. Burada her yıl Gai Jatra adı verilen ve sonu Himalaya Dağı’nın geçitlerinde biten törenler düzenleniyor. Bu törenlerde insanlar kaybettikleri sevdiklerini anıyorlar. Fakat bu öyle basit ve sakin bir geçit töreni değil asla. Zira Nepalliler bu anmayı, ölüme meydan okurcasına zorlu patikalardan geçerek yapıyorlar. Yani ölümle barışabilmek için, ona kafa tutuyorlar. Dağın geçitlerinde donma, kaybolma, uçurumdan düşme ve yüksek irtifa hastalıkları gibi tehlikelerle karşılaşıyorlar. Bir bakıma adrenalinin ön planda olduğu bir durumun içine atılıyorlar kendilerini. Fakat adrenalin burada sadece fiziksel ya da psikolojik bir tatmini değil, geleneksel ve ruhsal bir eşiği de temsil ediyor. Bunun arkasında da yine geleneksel bir felsefe var. Nepal halkı bu geçitlerde doğanın, ruhlara yol açtığını ve ölümle yaşamın birbiriyle barıştığına inanıyor. Özetle ekstrem deneyim, bu sefer ruhani bir geleneği yaşatırken çıkıyor karşımıza.

Size vereceğim ikinci örnekse Portekiz kıyılarından sevgili arkadaşlar. Atlas Okyanusu’na bakan Nazare kasabasının kıyısı, gezegendeki en büyük dalgalara ev sahipliği yapıyor. Eh yüksek dalga demek, sörf demek takdir edersiniz ki. Yükseklikleri 20, hatta bazen 30 metreyi aşan dev dalgalar, kasabayı ekstrem sporcular için de bir çekim merkezi haline getirmiş. Fakat buraya gelen sörfçülerin büyük bir kısmı kendilerini bir savaşçı ya da felsefeci olarak tanımlıyor. Zira böylesi devasa dalgalara karşı koymak, doğanın ilkel ve kontrolsüz gücüyle doğrudan temas etmek anlamına da geliyor. Öyle ki bu kıyılardaki en büyük dalgalardan birini yakalamış Garrett McNamara, sörf yapmak için sadece yeteneğe değil egodan arınmanın da gerektiğini ifade etmiş bir röportajında. Savaşçılık, cüretkarlık, cesaret… Çok erkek egemen bir ortamı betimleyen kelimeler değil mi? Ama işte bu toplumsal anlayışa da karşı çıkan cesur bir kadın var… Maya Gabeira.

İşin gerçeği Gabiera, 2013’te Nazare’deki dev dalgalara yenik düşmüştü. Yakalamaya çalıştığı devasa bir dalganın altında kalmış ve ağır bir şekilde yaralanmıştı.

Fakat iyileştikten hemen sonra soluğu tekrar sörf tahtasının üzerinde aldı Maya. Brezilyalı sörfçü 2020’de 22,4 metre yüksekliğindeki dev bir dalgayı yakalayarak Guiness Rekorlar kitabına adını yazdırmıştı.

O devasa su kütlesi karşısında kendi iç dünyasıyla hesaplaşmış ve uçurumun kenarındaki virajı alabilmişti Gabiera. Bu başarısı adrenalinin, tehlikeye meydan okumanın ve cesaretin cinsiyet tanımadığının da bir göstergesiydi.

Söz konusu adrenalin tutkusu olduğunda verebileceğimiz onlarca örnek var aslında. Serbest dalış sporcusu Kiki Bosch’un travmalarıyla bu şekilde yüzleşmesine ya da tek bacağıyla 225,3 kilometrelik Sahra Çölü maratonunu tamamlayan ilk ampute sporcu Amy Palmiero-Winters’ın hikayesine de bakabilirsiniz mesela. Hatta Netflix’teki “Human Playground” isimli mini belgesel serisini izlemenizi mutlaka tavsiye ederim. Bu serideki her hikayede, insanın adrenalinle kurduğu bağı farklı bir perspektiften değerlendirebiliyorsunuz.

İnsan neden tehlikeyi arar? Ana sorumuz buydu. Belki de bu sorunun cevabı hem dağlarda hem okyanuslarda hem de kendi içimizde saklıdır. Kimileri için bu sınırlarını zorlamanın verdiği haz, kimileri için korkuyla başa çıkmanın bir yolu, kimileri içinse sadece o anı hissedebilmenin bir arayışıdır. Fakat motivasyonu her ne olursa olsun, kendimize en çok yaklaştığımız anın, tehlikenin kıyısında durduğumuz sırada yaşandığının bir tezahürü tüm bunlar. Hayatta olduğumuzu böylesi anlarda daha iyi fark ediyoruz bazen.

Elbette size hiçbir eğitim almadan ekstrem sporlara başlayın, korkularınızla yüzleşmek için akla sığmayan deneyimlere kalkışın gibi bir öğütte bulunmuyorum. Fakat hayatta tıkandığınız ya da korktuğunuz her konuyu tırmanılması gereken bir El Capitan ya da aşılması gereken bir Nazare dalgası gibi görebilirsiniz.

Belki de yaşadığımızı hissetmenin en güzel yolu, karşımıza çıkan zorluklara meydan okuyabilmekten ve onları aşabilme cesareti gösterebilmekten geçiyordur. Dolayısıyla kendi sınırlarınızı aşmaktan asla korkmayın. Unutmayın ki o sınırlar, siz onları bir şekilde aşabilesiniz diye varlar…

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (10)