111 Hz ·Bölüm 194 ·28 Temmuz 2025 ·30 dk ·2.299 kelime

Tasarlanmış Hayatlar, Seçilmiş Hayaller: Gattaca

İnsan olmak yalnızca bir DNA diziliminden mi ibaret? Mükemmel genlerle tasarlanmış bir bedene sahip olmak, gerçekten iyi bir hayat yaşamak anlamına mı gelir? Yoksa bir ruh da var mıdır bizi biz yapan? 111 Hz’in bu bölümünde, bir bilimkurgu klasiği olan Gattaca filminin distopik dünyasına adım atıyor, filmin bize sunduğu felsefi arka plan eşliğinde “Gerçekten insan olmak ne demek?” sorusuna yanıt arıyoruz.

0:00

Off nerede bu oda ya? 581… 582… Şu tarafta da 583 var. Ama 580 hiçbir yerde yok!

Biraz kısık konuşuyorum kusura bakmayın, çünkü hastanedeyiz şu an. Ama merak etmeyin telaş edecek bir durum yok, aksine çok tatlı bir vesileyle geldim buraya. Çok yakın arkadaşlarımın bebeğinin artık dünyamıza gelmeye karar verdiğini duydum. Hemen kaptım altınımı, koştum geldim ziyarete, ama bir türlü odayı bulamıyorum.

Aman da amannn…

Ne kadar da tatlısınız, ne kadar da masumsunuz siz öyle. Hoşgeldiniz dünyamıza, umarım hepiniz burayı çok seversiniz…

Bu tatlı bebişleri camın arkasından görmek bile içimi umutla doldurmaya yetti biliyor musunuz? Hayatlarının başında, minik insanlar… Önlerinde o kadar çok bilinmezlik, o kadar çok ihtimal var ki… Acaba nasıl insanlar olacaklar? Mizaçları nasıl olacak mesela? Hangi mesleği seçecekler? İçlerinden bir bilim insanı ya da sanatçı çıkacak mı?

Nasıl hobileri olacak, kime aşık olaca——

Az önce ilginç bir ana şahitlik ettik birlikte. Bir filmin bir sahnesine dahil oldum aslına bakarsınız. İzleyenler belki hatırlamıştır. Gattaca filminin baş kahramanı Vincent Freeman’ın doğduğu an bu. Doktoru topuğundan aldığı kanı saniyeler içinde analiz ederek onun geleceği hakkında bu bilgileri veriyordu ailesine.

Yıllar önce bir Youtube videomda bahsetmiş ve bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye etmiştim sizlere. Zira üzerine çokça konuşulması, tartışılması gereken bir bilimkurgu bence Gattaca. İnsanın zihninde pek çok soru bırakıyor. Önemli felsefi açmazların yanında bilimsel etik, toplumsal değerler ve insan psikolojisi gibi pek çok bağlamda düşünmeye yöneltiyor izleyeni. Temel olaraksa şu soruyu soruyor aslında: “İnsan olmak” ne demek? Genetik kodlar mıdır yoksa bir ruh da var mıdır bizi biz yapan?

Bu sorgulamaları hep birlikte yapacağız tabii ama biraz filmin konusundan bahsetmek istiyorum size. Bu arada başlamadan önce ufak bir spoiler uyarısı da yapayım izlemeyenler için. Dilerseniz filmi izledikten sonra da dinleyebilirsiniz bu bölümü. Evet, o halde hazırsanız başlıyoruz.

Andrew Niccol’ün yazıp yönettiği, başrollerinde Ethan Hawke, Uma Thurman ve Jude Law gibi önemli oyuncuların yer aldığı bu film, 1997’de vizyona girmiş bir bilimkurgu. Gattaca; DNA’nın dört nükleotit bazı olan Guanin, Adenin, Timin ve Sitozin’in baş harfleri bir araya getirilerek oluşturulmuş bir kelime. Bu tercihin sebebiyse filmin konusunda yatıyor.

Film, genetik mühendisliğinin çok ilerlediği bir gelecekte geçiyor. Öyle ki; bu dünyada bebekler henüz doğmadan, genetiklerine yapılan müdahalelerle anne-babalarının istediği şekilde tasarlanabiliyor arkadaşlar. Cinsiyetinden göz rengine, parmak sayısından organlarının şekline, hatta ileride seçeceği mesleğe kadar, her şeye önceden karar verilebiliyor ebeveynler tarafından. Bu sayede genetik hastalıklar ve türlü sıkıntılar da henüz çocuk doğmadan engellenebiliyor tabi. Yani insanlar, kendileri tarafından şekillendirilen bu “süper insanlar” sayesinde hep aradıkları o mükemmelliğe sonunda ulaşmışlar gibi görünüyor bu evrende. Tabi çoğunluk bu şekilde tasarlayarak çocuk sahibi olmayı tercih etse de doğal yollarla doğanlar da yok değil…

Fakat bugün bu tarz yöntemler kullanmak, yani tasarlanmış bebekler yaratmak dünyanın pek çok ülkesinde yasaklanmış durumda. Zira gelecek nesillere aktarılabilecek bu DNA değişikliklerinin uzun dönemli sonuçlarını tahmin etmek oldukça zor. Ayrıca diğer genlere verebileceği zararlar, istenmeyen etkiler, insanlık onuruna aykırı ve kötü amaçlar için kullanılma ihtimalleri göz önüne alınarak bu çalışmaların etik açıdan doğruluğu ve yanlışlığına dair yapılan tartışmalar hala sürüyor.

“Bugün savaşmak zorunda kaldığımız onlarca hastalığın, hatta ölümcül rahatsızlıkların önceden engellenmesi neden kötü olsun? Ayrıca anne babaların çocukları için en iyisini istemesi, daha onlar doğmadan en iyi şartları hazırlamak istemesi ne kadar kötü olabilir ki?” diye düşünmüş olabilirsiniz. Haklısınız da… Buradan bakıldığında tasarlanmış bebeklerin iyi yanını görüyoruz, evet. Fakat biraz daha düşündüğümüzde bu durumun yol açabileceği olumsuz sonuçlarla yüzleşmemiz de kaçınılmaz. Ki Gattaca da tam olarak bunu gösteriyor aslında bize. Filmin böyle bir gelecek için en büyük öngörülerinden biriyse; genoism.

Gattaca evreninde bugün etrafımızda görmeye alışık olduğumuz ırk, din veya sosyal statü gibi geleneksel ayrımcılık ölçütleri ortadan kalkmış durumda. Bunların yerini gen ayrımcılığı almış ve toplum iki ana sınıfa ayrılmış: Genetik mühendisleri tarafından kusursuz gen dizilimiyle yaratılan süper insanlar, yani “geçerliler”ve doğal yollarla dünyaya gelen Tanrı’nın çocukları, yani “geçersizler.”

Geçerliler üst tabaka sayılıyor bu evrende. En prestijli mesleklere sahip olma, en iyi şirketlerde çalışma ayrıcalığı dahil her hakka onlar sahip. İşverenler de işe alacakları kişiyi genetik kodlarına göre seçiyorlar tabii. Zira onlar için önemli olan; en akıllı, en zeki, hastalanma riski en düşük ve verimliliği en yüksek, yani “kusursuz” insanlarla çalışmak. Hayallerin, arzuların, kişiliğin, o işte çalışmayı gerçekten istemenin hiçbir önemi yok yani. Bu durumda alt tabaka kabul edilen geçersizlerin belli işleri yapmaları ya da belli şirketlerde çalışmaları neredeyse imkansız. Bu dünyada onlara kalan yalnızca vasıfsız işler oluyor diyebiliriz.

Kahramanımız Vincent da bir geçersiz fakat buna rağmen çocukluktan beri kurduğu tek bir hayal var, o da uzaya gitmek. Ancak ailesi dahil hiç kimse onun bu hayaline inanmıyor, bunu gerçekçi bulmuyor maalesef. Zira o genetik olarak mükemmel olmayan, kusurlu biri toplumsal kabullere göre. Hatta babası Vincent’ın uzay aracına adım atabilmesinin tek yolunun “aracın içini temizlemek” olduğunu bile söylüyor yüzüne karşı. Ardından ondan daha iyileri varken kimsenin onu eğitmek için zaman ve para harcamayacağını da ekliyor sözlerine. Vincent yaşadığı bu ayrımcılığa dair hisleriniyse şu cümlelerle ifade ediyor:

> “Benim durumumdaki pek çok kişi gibi, izleyen birkaç yıl orada burada dolaşıp nerede iş bulduysam çalıştım. Eyaletteki tuvaletlerin yarısını temizlemişimdir. Artık sosyal statü veya deri rengi tarafından belirlenmeyen yeni bir alt sınıfa aittim.” >

Gen ayrımcılığına ilk kez bu filmde işlenen bir şey değil tabii ki. Hatta tarihi oldukça eskilere dayanıyor diyebiliriz.

Öjeni kelimesini hiç duydunuz mu bilmiyorum. İlk kez Platon’un ortaya attığı, 1883’de Charles Darwin'in kuzeni Sir Francis Galton’ın formülüze ettiği bu felsefeyi savunanlar; zengin, zeki, başarılı yani toplum tarafından üstün kabul edilen bireylerin üremesinin teşvik edilmesi; yoksul, suçlu, zihinsel engelli gibi kusurlu görülen insanların üremelerininse engellenmesi ve hatta onların soylarının kurutulması gerektiğini söylemişler.

Ve maalesef teoride kalmamış bu düşünce. Öjeninin en korkunç ve sistematik uygulamaları Nazi Almanyası'nda yaşandı. Naziler, Aryan ırkının saflığını korumak adına, kalıtsal hastalığı olduğu düşünülen yaklaşık yüz binlerce insanı zorla kısırlaştırmış, on binlerce engelliyi katletmiş ve nihayetinde bu ideolojiyi soykırımın temel gerekçelerinden biri haline getirmişlerdi.

İnsanı yalnızca bir DNA dizilimine indirgemenin, sadece kusursuz gen havuzu üzerinden tanımlamanın ne kadar korkunç sonuçlara yol açabileceğini tarihe baktığımızda da Gattaca’nın öngörüsü üzerinden de görebiliyoruz. Peki kim olduğumuzu genlerimiz belirlemiyorsa ne belirliyor dersiniz? Yani filmin sorduğu o soruya geri dönersek; gerçekten insan olmak ne demek?

Tüm bunları Gattaca’nın değindiği noktalar üzerinden sorgulayacağız tabii, ama ben diyorum ki madem o kadar bahsettik gelin şu Gattaca evrenine kısa bir yolculuk yapalım birlikte. O halde şimdi kısa bir ara verelim, aradan sonra orada görüşürüz.

Tekrar hoşgeldiniz arkadaşlar. Evet şu an günümüzdeki SpaceX’in daha gelişmiş bir versiyonu olarak tanımlayabileceğimiz, uzay taşımacılığı yapan bir kurumda; Gattaca şirketinin girişindeyiz. Oldukça steril bir ortam burası. Biraz soğuk ama nizami bir mimarisi var diyebiliriz. Çalışanların hepsi son derece prezantabl görünüyor. Hepsi aynı kesim, koyu renk takımlar ya da elbiseler giymişler; saçları, sakalları son derece tertipli.

Belli bir düzen içinde, bir sırayı takip ederek ilerliyor, turnikeye geldiklerindeyse işaret parmaklarını bir düzeneğe yerleştiriyorlar. Bu düzeneğin içindeki iğne, herke sten minik bir damla kan alıp bunu anında analiz ediyor, akabinde geçerli ve şirket çalışanı olan kişilere giriş iznini veriyor.

Yalnız burada rahatsız edici bir şey var. Nasıl desem? Yani böyle karşımdakiler insan değil de birer robot gibiler sanki. Herkes aynı tarzda, belli bir düzende ilerliyor. Gülen, konuşan kimse yok; üzgün ya da yorgun görünmüyor kimse. Şirkette çalışan “insanlar” değil de, bir makinanın dişlileri gibiler sanki.

Amaaa biri hariç; Vincent da giriş yapıyor işte. Evet normal şartlar altında geçersiz biri olan, genetik olarak kusurlu görülen Vincent’ın böyle üst düzey bir şirkette çalışabilmesi mümkün değil. Bunu nasıl yaptığına geleceğiz ama öncesinde diğerlerinin durumunu konuşmak istiyorum biraz.

Genoism’in hüküm sürdüğü Gattaca dünyasındaki “geçerlilere” yani kusursuz kabul edilen bu kişilere, “gerçekten” insan diyebilir miyiz sizce? Zira hepsi adeta robotlaşmış gibi. Hiçbirinin hiçbir hayali, tutkusu, bir karakteri bile yok. Sistem tarafından okunabilir, analiz edilebilir ve sınıflandırılabilir bir DNA dizilimine indirgenerek araçsallaştırılmış durumdalar. Üst düzey bir şirkette çalışmaya hakları olduğu için çalışıyor, kendilerinden beklendiği gibi şekilde işlerini yapıyor ve daha onlar doğmadan belirlenmiş genetik özellikleri doğrultusunda hayatlarını sürdürüyorlar. Çünkü daha önce de konuştuğumuz gibi Gattaca’da genetik bir determinizm hakim. Kimlikleri, karakterleri, ne yapabilecekleri, yani “öz”leri daha onlar var olmadan önce laboratuvarlarda yazılan bu insanlar, hayatlarını da bu tasarıma uygun yaşamak zorunda olduklarını düşünüyorlar.

Tabi bu yaşadıklarına hayat denirse…

Bu arada bu cümleyi ben değil, Jean-Paul Sartre da söylemiş olabilirdi. Kendisi bu katı determinizmin tam karşısında duruyor zira. Sartre, cansız varlıkların aksine, insanlarda varoluşun özden önce geldiğini savunuyor. Yani ona göre; mesela bir makas üretilmeden önce, ilk olarak makasın kağıt kesmek amacıyla yapılacağı yani “özü” belirlenir, ardından fiziki olarak makas yapılır, yani “varoluşu” gerçekleşir. Fakat insanlar dünyaya nesneler gibi belirli bir amaç doğrultusunda gelmezler, ona göre. Yalnızca gelirler. Yani insan özden önce, varolur. Yani Sartre’a göre, insana hayatının anlamı doğuştan verilmediği için, her insanın varoluştan sonra kendi özünü, yani hayat amacını bulması, yaptığı seçimler ve eylemler doğrultusunda kendi karakterini oluşturması gerekir. Çünkü gerçekten insan olmak, sahip olunan bu seçim özgürlüğüne uygun yaşamayı, yaptıklarının sorumluluğunu alıp kendi yolunu çizmeyi gerektirir Sartre’a göre.

Bu durumda başarılarını veya başarısızlıklarını kendi seçimlerine değil, genetik kodlarının mükemmelliğine veya sınırlarına bağlıyan Gattaca’nın geçerli insanları; dünyada varolmuş ama özlerini bulamamış yani karakter sahibi olmayan varlıklardır diyebiliriz. Onlar yalnızca genetik kodları ve toplumun mükemmellik beklentilerine göre hareket ederek insan değil, sistemi devam ettiren birer araç haline gelmişlerdir aslında.

Fakat onların aksine geçersiz karakterimiz Vincent’ın çocukluğundan beri peşinden koştuğu bir uzaya gitme hayali vardı biliyorsunuz. Üstelik mevcut toplumsal düzene göre Vincent’ın bunu gerçekleştirebilmesi imkansız. Ama yine de o, hiçbir zaman vazgeçmiyor bu tutkusundan. Kendisine inanmayan ailesini bile karşına alıp bir seçim yapıyor ve evi terk ediyor Vincent. Tuvalet temizlemek dışında hiçbir işe, -kusursuz bir genetiğe sahip olmadığı için- kabul edilmemekten bıktığında, Vincent’ın bir seçim daha yapması gerekiyor ve işte o anda karşısına Jerome Eugene Morrow çıkıyor.

“Genetik katsayısı eşsiz" olarak tanımlanan, her türlü başarı için gerekli tüm genetik donanıma sahip eski bir sporcu ve tam anlamıyla mükemmel bir “geçerli” Jerome Eugene Morrow. Fakat kusursuz bir genetiğe sahip olmanın her zaman mutluluk ve tatmin getirmeyeceğinin, daha doğmadan tasarlanmasına rağmen her şeyin hesaplandığı gibi gitmeyeceğinin kanıtı kendisi aynı zamanda. Çünkü Jerome mükemmellik baskısı altında ezilmesinin yanında, geçirdiği bir kaza sonucu yürüme yeteneğini de kaybederek toplumun dışına itilmiş bir karakter.

İşte tam da bu noktada Vincent ve Jerome arasında simbiyotik bir ilişki kuruluyor. Vincent, Jerome'un kimliğini ödünç alarak, onun kusursuz genlerini Gattaca’da çalışarak uzaya gitme hayalini gerçekleştirmek için kullanıyor. Jerome da Vincent'ın hayat amacını sahipleniyor, bu sayede yaşamak için bir neden buluyor yani kendine.

Bu ilişki kusurlu ve kusursuzun, mükemmel ve yetersizin ne kadar değişken olduğunu göstererek potansiyel ile başarı arasındaki ilişkiye dair algıyı temelden sarsıyor diyebiliriz. Çünkü Jerome doğmadan önce kendisi için özel olarak tasarlanan bu dünyaya gelip onun sınırları içinde yaşamaya koyulmuş sadece. Zorluk ne demek bilmemiş, onları aşmak için ne yapılır öğrenmemiş. Kusursuzluğu en büyük kusuru haline gelmiş aslında Jerome’un, onu gerçek bir insan olmaktan alıkoymuş bunlar. Vincent’sa onun tam tersi bir hayat yaşamış takdir edersiniz ki. Çünkü o hayallerini gerçekleştirebilmek, hak ettiği hayatı yaşayabilmek için savaş vermiş, toplumun kusur olarak nitelendirdiği şeyleri bir engel olarak görmek yerine onları aşmak için elinden geleni yapmaya odaklanmış her zaman.

Böylelikle Vincent, insanı insan yapan en önemli şeylerden birinin “kusurlar” olduğunu yüzümüze vuruyor aslında film boyunca. Bizi şekillendiren şeyin mükemmellik ya da çok yüksek potansiyellere sahip olmak olmadığını; toplumun kusur olarak nitelediği şeyleri öylece kabul etmemiz gerektiğini, insanların zayıflıklarıyla güçlendiğini, hayalleriyle şekillendiğini, farklılıklarıyla birbirinden ayrıştığını hatırlatıyor.

Tüm bu mesajlarsa filmin en sonunda yer alan ikonik bir sahneyle bağlanıyor.

Vincent’ın bir kardeşi var. Ailesinin ondan sonra doğal yollarla değil de tasarlayarak sahip olmaya karar verdiği ikinci çocuk Anton… Hayatı boyunca, tasarlanarak dünyaya getirilmiş, geçerli kardeşi Anton’un yanında eziliyor Vincent. Onun mükemmelliği karşısında yetersiz hissediyor, anne ve babasının dahi Anton’a farklı davrandığını görmek derinden yaralıyor Vincent’ı. Ancak kalbinin durumunu, fiziksel kapasitesinin yetersizliğini bilmesine rağmen Anton’la yüzme yarışları yapmaktan da geri durmuyor tüm çocukluğu ve gençliği boyunca. Ama tabii hep kaybediyor bu yarışı Vincent. Ta ki o güne kadar…

Bir şekilde Gattaca’da çalışmayı başarmış, uzaya gitmek için gün sayan Vincent; yıllar sonra kardeşiyle karşılaşıyor. Ve bu yüzleşmenin ardından ikili, fırtınalı bir gecede yüzme yarışına başlıyor tekrar. Fakat bu sefer öncekilerden farklı olarak kazanan Vincent oluyor.

Anton bunu nasıl başardığını sorduğundaysa Vincent’ın yanıtı şöyle oluyor kardeşine:

“Geri dönüş için hiçbir şey saklamadım” diyor Vincent. “hiçbir şey”

Bu oldukça derin ve anlamlı bir söz bence arkadaşlar. Zira Vincent böyle diyerek yalnızca başarmaya odaklandığını, yarışı kazanmak için tüm gücünü ve iradesini ortaya koyduğunu, bunun dışında hiçbir şeyi -kıyıya nasıl geri döneceğini dahi- düşünmediğini söylüyor aslında.

Varoluşçu felsefenin tanınan isimlerinden Karl Jaspers’ın “sınır durum” olarak adlandırdığı kavrama çok güzel bir örnek bu an bence. Jaspers, olanakların bittiğini düşündüğümüz bazı zorlu anların, varlığımızın sıçramasına zemin hazırlayan edilgen sınır durumlar olabileceğini söylemiş. Ölüm, acı, suçluluk, başarısızlık gibi insanın varoluşunu tüm çıplaklığıyla fark ettiği, kaçamayacağı durumlar olarak örneklendirmiş bu anları. Vincent’ın boğularak ölme tehlikesi yaşadığı bu an da tam olarak bir sınır durum onun için. Ama o, bunu bir sıçrama anı olarak görüyor. O an sadece kardeşini değil, kendi genetik kaderini de yenmek istiyor bir anlamda. Fiziksel sınırlarının ötesine geçme çabası, toplum tarafından kendisine biçilen “geçersiz” kimliğinden kopararak, kendi potansiyelini yeniden tanımlamasına olanak tanıyor aslında. Vincent “Geri dönüş için hiçbir şey saklamadım.” derken, sadece risk aldığını değil, aynı zamanda ölümü göze alarak hayatının anlamını yeniden yarattığını da haykırıyor yani bir yandan.

Vincent’ın hikayesi bize gösteriyor ki; insan olmak yalnızca bir bedene, çeşitli organlara, mükemmel genlere sahip olmak değil arkadaşlar. İnsan olmak dünya üzerinde varolmaktan ibaret değil yalnızca. Bir özümüzün, ortaya koyduğumuz bir karakterimizin, bir kişiliğimizin olması gerekiyor gerçekten insan olabilmemiz, yaşadığımızı hissedebilmemiz için. Ki bu da bizim için tasarlanmış mükemmel bir hayata ya da süper genlere sahip olarak veya ağzımızda gümüş kaşıkla doğarak olmuyor yalnızca.

Kim olduğumuzu, karakterimizi şekillendiren şeyler; hayattaki amaçlarımız, hayallerimiz, onlara ulaşma yolunda aldığımız kararlar, yapmayı ya da yapmamayı tercih ettiğimiz şeyler, yürüdüğümüz ya da vazgeçip başka yöne saptığımız yollar oluyor. Bizi kusurlarımız, farklılıklarımız, zayıflıklarımız şekillendiriyor, bunlar karşısında takındığımız tutumlar, onları aşmak için ortaya koyduğumuz irade gerçekten insan olmamızı sağlıyor.

Gattaca filminin bir repliği tüm bunları çok iyi özetliyor aslında. “There is no gene for the human spirit” diyor Vincent bir sahnede. Evet arkadaşlar, insan ruhu için bir gen yok gerçekten. Ve insan olabilmenin tek yolu bu ruha sahip olmaktan geçiyor.

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (11)