111 Hz ·Bölüm 193 ·21 Temmuz 2025 ·30 dk ·2.733 kelime

Korkuları Yenerek İlham Vermek: Konuşma Sanatı

111 Hz'in dördüncü yılını kutladığımız bu özel bölümde, kendimizi beklenmedik şekilde bir sahnenin ortasında, yüzlerce kişinin karşısında buluyoruz. Topluluk önünde konuşma korkusu olarak bilinen glossofobiden etkili iletişim becerilerine uzanan bu serüvende, Kaliforniya'da bir mezuniyet törenine uğramayı da es geçmiyoruz. Sözlerle gerçek bir etki yaratmak ve içimizdeki hikaye anlatıcısını özgür bırakmak mümkün, ama nasıl? Gelin, beraber ilhamın peşine düşelim.

0:00

Arkadaşlar, yeniden hoş geldiniz! Bir bölümde daha beraberiz… Düşünüyorum da, bu işi yıllardır yapmama rağmen her hafta sizinle buluşmak bana hala büyük bir heyecan veriyor. Bakın, 111 Hz’in ilk bölümünün üzerinden tam 4 yıl geçmiş. 5 Temmuz 2021’den beri sizinle yüzlerce yolculuk yapmış, farklı maceralara atılmış, yeni konuların derinliklerine dalmışız; ve ben sıradaki serüvenlerimiz için sabırsızlanmayı sürdürüyorum! Burası bizim kendi özel alanımız gibi, o yüzden-

O ne ya? Bir yer mi çatırdadı?

Aaaa! Haydaaa, n’oluyoruz ya? Stüdyo başımıza yıkılacak!

Arkadaşlar dikkat edin, dikkat edin!

N-ne oldu şimdi? Truman Show gibi bütün stüdyo dekoru aşağı indi resmen… Kendimizi bir anda yüzlerce seyircinin önünde bulduk.

Durun, durun! Ne oluyor, neyi alkışlıyorsunuz? Ben neden buradayım?

Çıt yok… Bir şeyler dememi bekliyorlar herhalde…

Iıı… Merhaba… Şey… Bu, hiç beklemediğim bir durumdu… Açıkçası bu yüzden pek hazırlıklı olduğum da söylenemez… İnsan güne yüzlerce kişiye bir konuşma yapacakmış gibi uyanmıyor doğrusu… Hiç haberim yoktu.

Öncelikle kendimi tanıtayım isterseniz… Ben… Ben Barış Özcan. 111. Frekans’a hepiniz-

Bir dakika yaa… Şu an şovun içerisinde değiliz ki! Ya da öyle miyiz? Bu insanlar tam olarak hangi amaçla burada? Yeni bir şeyler öğrenmek için mi, eğlenmek için mi? Yoksa sadece ilham almak mı istiyorlar? Onlara nasıl seslenmeliyim? Nasıl bir girizgah yapmalıyım? Kendimi tanıtmak çok mu sıkıcı ve sıradan oldu?

Arkadaşlar kalbimin nasıl hızlı attığını duyuyor musunuz? Ellerim de terlemeye başladı. bütün vücudum buz kesti…

Neden böyle oldu şimdi? Yani konuşmayı yeni söküyor olsam eminim daha az strese girerdim. Yok, bu böyle olmayacak. Bizim hızla stüdyoya geri dönmemiz lazım, zaten nereden bu koca sahnenin ortasına düştüysek… Hadi hadi, çabuk olalım. Ama durumu da toparlamak gerek.

Öhöm… Efenim, burada sizlerle birkaç dakika geçirmek dahi çok güzeldi. Şimdi kısa bir ara verelim, ardından umarım yeniden aynı sahnede bir araya geleceğiz. Evet… Iııı… Kendinize iyi bakın!

Evet arkadaşlar, sonunda yine başladığımız yerdeyiz. Bu sefer dışarıyı da kontrol ettim, gerçek bir stüdyoda olduğumuza eminim. Yani öyle sahnenin ortasına yerleştirilmiş bir dekorun içinde falan değiliz; güvendeyiz.

Güvendeyiz demek de şimdi biraz abartılı oldu, farkındayım. Sanki balta girmemiş bir ormandan, vahşi yaratıklardan falan kaçtık… Altı üstü bir sahneydi yahu… Ama öyle demeyin, çünkü konumuz aslında tam da bu: konuşmak. Bölümün başındaki senaryo size dramatik gelebilir; fakat topluluk önüne çıkmak, hele de o topluluğun önünde konuşma yapmak pek çok insan için büyük bir korku sebebi. Glossofobi olarak da geçen bu durum, kimileri için ölüm korkusunun dahi önüne geçebiliyor. Amerikan analitik ve danışmanlık şirketi Gallup’ın 2001 yılında yaptığı ankete göre Amerikalılar için topluluk önünde konuşmak, en çok korkulan şeyler listesinde yılanlardan sonra ikinci sırada geliyor. Öyle ki, The National Institute of Mental Health, toplumun en az %40’ının bu dertten muzdarip olduğunu ve gündelik hayatlarının negatif yönde etkilendiğini ortaya koymuş. Hatta ünlü komedyen Jerry Seinfield, konuyu esprili şekilde bakın nasıl dile getirmiş:

> Gördüğüm bir araştırmada şöyle diyordu… Ortalama bir insan için bir numaralı korku, topluluk önünde konuşmaktır. Bunu müthiş buldum. İki numara neydi peki? Ölüm. Bu demek oluyor ki; cenazede tabutta yatan kişi, merhum için anma konuşması yapandan daha şanslı… >

Tabii bu durumun vehametini anlatmak için yapılmış, belki işin içine biraz abartı da katılmış bir espri arkadaşlar… Fakat topluluk önünde konuşmak yerine çok daha rahatsız edici durumlarda bulunmayı tercih edecek pek çok insan var. Peki neden böyle? Yani birilerinin bizi duyması ve gözlerin tamamen üzerimizde olması neden bu kadar ürkütücü olabiliyor?

Bugün bir kafede, parkta ya da metroda bile oturduğumuzda etrafımızda konuşan, birbiriyle etkileşim halinde olan insanları görüyoruz, öyle değil mi? Kimileri fısıltıyla dertleşiyor, kimileri hararetle bir konuyu tartışıyor, kimileri de sadece günlük hayatın küçük detaylarını paylaşıyor. Hepimiz bir şekilde kendimizi ifade etmek istiyoruz, bunun için de duyulmaya ve daha da önemlisi dinlenilmeye ihtiyacımız var. Topluluk önünde konuşmak, her zaman binlerce kişiye hitap etmek anlamına gelmiyor. Bazen arkadaş grubunuza yaşadığınız bir olayı anlatırken, bazen bir iş toplantısında fikrinizi savunurken ya da hiç tanımadığınız birisiyle yaşadığınız çatışmayı çözümlemeye çalışırken… Ne dediğimiz kadar nasıl dediğimiz de mühim. Kendimizi doğru ifade etmemiz oldukça kritik. Bunu bilmek, bunun farkında olmak bizi daha da tetikte kılıyor.

Hatırlarsanız, Gallup Şirketi’nin yaptığı korku anketinde birinci sırayı yılanlar çekiyordu.

Günümüzde çoğu insanın, hayvanat bahçesi sınırları dışında bir yılanla karşılaşmamış olduğunu söylemek pek uzak bir iddia sayılmaz sanırım. Yine de bu sürüngenden korkmak, oldukça yaygın bir davranış. Araştırmalardan bazıları, korkuların genetik geçişli olduğunu ya da ebeveynlerden öğrenildiğini öne sürse de bazı araştırmacılar kimi korkuların evrimsel süreç içerisinde bizi hayatta tuttuğunu savunuyor.

2008 yılında University of Virginia psikoloji departmanı tarafından yapılan çalışmada insanların yılan ve örümcekleri fark etmeye doğuştan gelen bir yatkınlıkları olduğu gözlemlenmiş. Psikologlar Vanessa LoBue ve ekip arkadaşı Judy DeLoache, üç yaşındaki çocuklar ve yetişkinlerden oluşan iki ayrı gruba çeşitli bitki örtüsü fotoğrafları göstermiş. Katılımcılardan bu fotoğraflardaki hayvanları, bitkileri ve diğer objeleri tanımlamaları istenmiş. Görmüşler ki, hem yetişkinler hem de üç yaşındaki çocuklar, diğer hayvan ve objeler arasından yılanları rahatça seçebilmişler. Yani yılanlara dair negatif öğrenimleri ya da kötü deneyimleri olmayan bebekler bile onları rahatça fark edip,tehdit olarak algılayıp dokunmatik ekranda işaretleyebilmişler.

Vanessa LoBue, bu durumu şöyle açıklıyor. İnsanların yılanlardan korkmayı hızlıca öğrenmesi, onların evrimsel süreçte hayatta kalma ve çoğalma şansını artırdı. Yılanlar, çok kolay kamufle olabilen ve sessizce hareket edebilen canlılar. Bu sebeple korku, onlara karşı hazırlıklı olma ve her durumda fark edebilme ihtimalimizi güçlendirdi. Böylece aynı genler, gelecek nesillere aktarılabildi.

Peki bu kadar eskiye dayanan, hatta ilkel diyebileceğimiz bir korku; nasıl oldu da topluluk önünde konuşmak gibi görece yeni bir korkuyla benzer yerde konumlanabildi? Konuşmak ve kendini ifade etmek, düşündüğümüz kadar modern ihtiyaçlar değildir belki de…

Önce seslerle, sonra da başka hiçbir canlıda olmayan şekilde kelimelerle kurduğumuz iletişim; insanlık tarihinin en temel taşlarından biri.

Ateşin başında toplanıp hikayeler anlattığımız, ve doğadaki tehlikelere karşı birbirimizi uyardığımız zamanlardan beri sözcükler ilişkiler kurmamıza, dünyayı anlamlandırmamıza ve hatta onu değiştirmemize aracı oldu. Bu sebeple evrimsel psikologlar topluluk önünde konuşma korkusunu, tıpkı yılanlarda olduğu gibi hayatta kalma dürtüsüne bağlıyorlar. Man the Hunted adlı kitaplarında antropolog yazarlar Robert Sussman ve Donna Hart; atalarımızın büyük, yırtıcı hayvanlar tarafından sıklıkla saldırıya uğradığını ve bunun, fosil kanıtlarla sabit olduğunu vurgulamışlar. Bizden katbekat güçlü bu korkunç avcılara karşı elimizdeki tek koz, gruplar halinde yaşamakmış. İnsanlar, zekaları ve beraber çalışabilme becerileri sayesinde hayatta kalıyorlardı. Gruptan atılmak, dışlanmak ya da geride bırakılmak ölmek demekti. Bugün hala bir arada yaşayan, toplumda çeşitli roller üstlenen sosyal canlılarız. Dışlanmak, anlaşılmamak, reddedilmek dünyadaki tüm tehlikelere karşı yalnız başımıza kalma riski taşıyor. Bu sebeple topluluk önüne çıkmanın kötü bir şekilde sonuçlanma olasılığı, evrimsel anlamda ölümden pek de farklı gelmiyor bizlere…

Elbette ki bu, açıklamalardan yalnızca biri… Diğer korkularda olduğu gibi konuşma korkusunun da aslında öğrenilmiş olduğuna dair araştırmalar da var. Nitekim hepimiz, kendimizi doğru anlatmaya hayatın farklı alanlarında ihtiyaç duyuyoruz; ve bunu ustalıkla yapabilen insanların da var olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla kendimizi evrimsel açıklamaların içine hapsedip gerçek potansiyelimizi açığa çıkarmaktan geri durmak, bizi ancak önümüzde açılabilecek sınırsız kapılardan mahrum bırakır.

Peki bunu nasıl başaracağız? Yani heyecanımızla başa çıkmayı, doğru kelimeleri seçmeyi ve insanları etkilemeyi nasıl çözeceğiz? Bunlar çok önemli sorular.

Ama sesi duyuyor musunuz? Öncelikle katılmamız gereken bir mezuniyet töreni var. Hadi az sonra sizinle orada buluşalım. Bu arada küçük bir tavsiye, gelmeden önce yüzünüze güneş kremi sürmeyi unutmayın.

Arkadaşlar gelin gelin, buradayım! Size güneş kremlerinizi sürün demiştim, zira Haziran’ın ortasında kavurucu Kaliforniya güneşinin altında oturuyoruz. Yıl 2005 ve biz, Stanford Üniversitesi’nin 114. mezuniyet törenindeyiz. Kürsüde konuşmakta olan kişiyse adını muhtemelen hepimizin duyduğu bir isim: Steve Jobs.

E peki neden buradayız derseniz, sizi yıllardır insanlara ilham vermeye devam ettiği için internette milyonlarca izlenmeye ulaşmış bir konuşmanın tam kalbine getirmek istedim.

On yedi yaşındayken şöyle bir şey okumuştum. Her gününü hayatının son günü gibi yaşarsan günün birinde haklı çıkarsın. Bu cümle beni çok etkilemişti. Ve o günden bu yana yani 33 yıldır her sabah aynaya bakıp kendi kendime hep şunu sordum: Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı, bu gün normalde yapacağım şeyleri yapmak ister miydim? Bu soruya uzun süre hayır yanıtını verdiğimde bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anlarım.

Hiç kimse ölmek istemez. Cennete girmek isteyenler bile oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir. Çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayatın değişim elçisi. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an yeni sizsiniz. Ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm ama gerçek bu. Zamanınız kısıtlı ve bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki her şey ikinci planda.

Konuşmanın bütününde Jobs, hayatı boyunca başına gelen dönüştürücü olayları iyi-kötü tüm yanlarıyla, dürüst bir şekilde paylaşıyor ve bunlardan çıkarımlarını aktarıyor 2005 mezunlarına… Yer yer kendi deneyimlerinden öğütler veriyor, yer yer yüreklendiriyor bazı cümlelerindeyse hayatın gerçeklerine karşı uyarıyor. Doğumundan başladığı hikayeler zincirini, ölüm kavramının kendisine öğrettikleriyle tamamlıyor. Bu konuşmanın üzerinden 20 yıl geçmiş. O gün seslendiği heyecanlı yeni mezunlar bugün 40 yaşın üzerinde, kendilerine bahsedilen hayatı artık pek çok yönüyle deneyimlemiş yetişkinler… Jobs’un bahsettiği döngü gerçekten de kendini sürdürüyor. Fakat iyi bir konuşmanın - ve tabii ki bunu kaydetmeyi mümkün kılan teknolojinin - sihri şu ki, bu sözler dünyanın her yerinde yaşayan milyonlarca gence ve hayatında yeni bir adım atmak için cesarete ihtiyaç duyan herkese ilham vermeye devam ediyor.

Fakat Jobs’ın konuşması, mucizevi şekilde birden bire ortaya çıkmadı.

Ocak 2005’te Stanford Üniversitesi’nin başkanı John Hennessy, Steve Jobs’tan o yılın mezunlarına bir konuşma yapmasını istemiş. Bunu kabul eden Jobs, sonraki 6 ay boyunca konuşması üzerinde çalışmış. Bulduğu çeşitli fikirleri ve aklına gelen anılarını kendisine e-postalamış. Arkadaşlarına, Apple çalışanlarına hatta senarist Aaron Sorkin’e, hazırladığı taslaklarla ilgili düşüncelerini sormuş. Tüm bunların sonucunda konuşmasını yine kendisi yazan Jobs, törene üç gün kala dahi sonuçtan tam emin değilmiş. Hatta yazıyı bir arkadaşına gönderdikten sonra şöyle yazmış:

Bunu sana gönderiyorum, ama lütfen kusma. Buna benzer bir şeyi daha önce hiç yapmadım.

Normalde, Apple sunumlarında önünde bir metin olmadan konuşmasıyla bilinen Jobs, ilk defa bu mezuniyet töreninde, öğrencilere seslenirken yazıyı kürsüden okuyor. Fakat bu, konuşmasının etkileyiciliğine ket vurmamış. Aklındakileri kendisine e-postalaması sayesinde, 6 aylık hazırlık sürecini net bir şekilde görmemiz de mümkün üstelik…

Kendisi aldığı notlarda alışkanlık oluşturmanın faydalarından, meraktan, iç dünyanın ve hayata nasıl yaklaştığımızın öneminden bahsetmiş. Bu fikirlerin bazıları konuşmasına girebilmiş, bazılarını ise sonradan elemiş. Mayıs gibi, konuşmasını nasıl bitireceğini; hangi örnek ve alıntıyla kapatacağını netleştirmiş aslına bakarsanız… Demek istediğim, bu uzun bir sürecin; pek çok fikir değişikliğinin ve deneme-yanılmanın sonucunda ortaya çıkan bir konuşma. Hayatta iz bırakan, duygu oluşturan ve bir anlam ifade eden çoğu şey, karşılığında çaba gerektiriyor.

Bill Gates, Steve Jobs’u topluluk önünde konuşma konusunda “doğal yetenek” olarak tanımlıyor ve Apple ürünlerinin lansman başarısının ardında, onun sunumlarının büyük pay sahibi olduğunu da ekliyor. Fakat Gates’in vurguladığı bir başka şey daha var… Jobs, yeteneğinin yanında sunumlarındaki doğallığı yakalamak için epey uğraş veriyordu. Yani bu çabasız imaj, aslında sahne arkasında ciddi çaba gerektiriyordu. Harvard’da öğretim üyesi olan yazar ve konuşmacı Carmine Gallo, etkileyici bir konuşma yapabilmek için Jobs üzerinden 5 adıma dikkat çekmiş…

İlk madde: provalara erken başlamak arkadaşlar… Gallo, çoğu girişimcinin ve liderlerin genellikle konuşma yapmadan önceki akşam ya da sabah erkenden sunumlarının üzerinden geçtiğini gözlemlemiş. Fakat Jobs, herhangi bir sunum veya lansmandan haftalar önce çalışmaya başlıyormuş. Nitekim, mezuniyet konuşması için de hazırlıklarına 6 ay önce başladığını biliyoruz zaten.

İkinci madde: provayı yüksek sesle almak. Kişi, böylece esas ana çok daha gerçekçi bir şekilde hazırlanmış oluyor çünkü söyleyeceklerimizi sessizce zihnimizden geçirmekle, yüksek sesle konuşmak arasında önemli farklar var. Sahnedeki duruşumuz, kullandığımız ses tonu, kendi sesimizi duymanın üzerimizde yaratacağı etki… Tüm bunları öngörebilmek için tıpkı bir tiyatro provası gibi şovun tamamını, en son haliyle almak şart.

Üçüncü madde: görsellik. Topluluk önünde konuşma yapmak, başlı başına bir performans aslında… Dolayısıyla performatif her alanda olduğu gibi, dikkat çekici unsurları güçlendirmeye ve parlatmaya ihtiyaç var. Bunun içine arka planda dönecek slaytlar da giriyor, sahne tasarımı da… Hatta vücut dilimiz de! Gallo, gerekirse kendinizi önceden videoya almayı ve izlemeyi öneriyor. Bu sayede, farkında olmadığınız bazı kusurlar üzerine çalışabilirsiniz. Belki yeterince dik durmamak, belki heyecanlanınca sallanmak ya da ellerinizi hiç kullanmamak… Bunları düzeltmek için önce görmek, fark etmek gerek. Aynı zamanda konuşmanızın mesajını daha iyi vurgulamanızı sağlayacak eklemeler de yapabilirsiniz.

Dördüncü madde: geri bildirim. Jobs’un konuşmasından üç gün önce bile metnini bir arkadaşına gönderdiğinden bahsetmiştim. Aynı zamanda törene yaklaşan aylar boyunca fikirlerini, taslaklarını iş arkadaşlarına, dostlarına ve yeteneğine güvendiği profesyonellere atmaya devam etmişti. Bu, size tamamıyla yabancı olan seyircilerin önüne çıkmadan önce tanıdık ama yine de performansınıza dışarıdan bakabilecek kişilerle fikir alışverişi yapabilmek için bir fırsat! Hatta öğretici bir simülasyon gibi bile düşünülebilir… Başkaları, bizim fark etmediklerimizi fark edebilir; sık tekrardan artık duyarsızlaştığımız nüanslara dikkat çekebilirler. Bu da, günün sonunda konuşmamızı en iyi versiyonuna taşır.

Ve son madde: kıyafet provası yapmak. Saydığım diğer şeyler içerisinde bu, kulağa biraz ilginç gelebilir belki… Fakat performansta her şey bir bütün ve konuşmamızda vermek istediğimiz mesaj, vücut dilimizle olduğu kadar oluşturduğumuz imajla da örtüşmeli. Jobs, şirkete sürekli o aşina olduğumuz kot ve siyah boğazlı kazak kombiniyle gelmiyormuş mesela… Ama bu “kostüm”, sunumlarının bir parçası olmuş. Konuşma yaparken nasıl hissetmek istiyorsak ona göre giyinmemiz ve bu kıyafetler içinde prova yapmamız, o gün geldiğinde olabildiğince doğal hissetmek için çok değerli adımlar…

Evet arkadaşlar, her ne kadar bunlar iyi bir sunuma hazırlanmak için önemli tavsiyeler olsa da belki de daha öne çıkan bir şey var: o da kişiliğiniz ve anlatmak istediğiniz hikaye… Ne şanslıyız ki dünya üzerinde sonsuz kişilik ve hikaye kombinasyonu var; çünkü her birimiz ve deneyimlediklerimiz eşsiz. Bu yüzden konuşmalarımızı kusursuz hale getirmeye çalışırken kendimize has dokunuşlarımızı yapmaktan çekinmemeliyiz. Bizi başkalarından farklı ve dinlenilmeye değer kılan bu… Çünkü birbirimizden ayrı hayatlar sürsek de hikayeler, özellikle de bunların sözlü aktarımı; bize ortak bir paylaşım ve aynı duyguları hissetme alanı sunuyor. Konuşmanın gücü burada yatıyor.

Princeton Üniversitesi’nden Dr. Uri Hasson, 2015’te gönüllü bir grup katılımcıya 50 dakikalık bir film izletmiş ve fMRI makinesi sayesinde beyin aktivitelerini gözlemlemiş. Çoğu katılımcının beyninde aynı noktalar aktive olmuş; yani filmi izledikleri süre içerisinde ortak bir deneyimde buluşmuş bu katılımcılar… Film bittikten sonra, katılımcılardan izledikleri hikayeyi anlatmaları ve bunu kayda almaları istenmiş. Katılımcılar, oldukça detaylı bir şekilde hatırladıkları her şeyi kaydetmişler. Kimileri 20 dakika sürmüş hatta… Bu kayıtlar, filmi hiç izlemeyen yeni katılımcılara dinletildiğinde şaşırtıcı bir sonuç alınmış. Filmi hiç izlemeyen katılımcıların beyin aktiviteleri, filmi izleyenlerle birebir örtüşmüş! Yani sadece hikayeyi dinleyerek onlar da bu deneyime dahil olmuşlar! Kelimelerin gücünü görüyor musunuz arkadaşlar? Kendinizi anlatabilmek ve birilerini harekete geçirebilmek için bundan daha büyük bir tılsım olabilir mi?

2005’teki Stanford mezuniyetine bir an için geri dönüp düşünelim…

Steve Jobs, orada kendi hayatından anıları içten bir şekilde anlatırken aslında onu dinleyen ve gelecek yıllarda dinleyecek olan milyonlarca insanın kendisiyle bir nevi aynı yollardan geçmesini sağlıyordu! İlham verici olan da buydu…

Zamanınız kısıtlı ve bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın.

Konuşmanın bu cümlesi oldukça dikkat çekici. Tutkularımızın peşinden gitmeye cesaret edersek yeni keşifler yapabiliriz ancak… Keşif yaparak kendi sesimizi bulabiliriz. Ve ancak kendi orijinalliğimize, hikayelerimize güvenirsek sesimiz daha gür çıkar. Topluluk önünde konuşmak, üzerine çalışılan bir beceri; ama bu alanda ustalaşmış kişilerin ortak özelliği, kendi yollarını çizebilmiş ve yolda gördükleri manzaraları geçiştirmemiş, içselleştirmiş olmaları… Başka insanların kimi zaman yargılayıcı bakışları önünde konuşmak her zaman heyecan ve gerginlik yaratacak belki, nitekim bunları aşmak için pek çok yöntem de var. Fakat içimize işleyen o dışlanma korkusundan kurtulmanın tek çözümü; kendimizi, farklılıklarımızı ve kararlarımızı gerçekten, içten bir şekilde kabul etmek olabilir. Başarısızlıklarımız olsa da gurur duyacağımız, arkasında durabileceğimiz işler yapmak… Bir günde talihimiz dönmese bile her gün ilerleyecek kadar tutku duyduğumuz amaçlar edinmek… Başkalarına suni bir motivasyon aşılamak için konuşmak değil de; ilham veren yerlerin, hislerin, kişilerin peşinden gitmek… Bunları paylaşmak…O zaman söyleyecek sözümüz hiç bitmez.

Ben de tutkularımın ve birbirinden ilham verici hikayelerin peşinden gidebildiğim için çok mutluyum. Üstelik 111 Hz’in 4 yıldır devam eden yolculuğunda tüm bunları sizlerle paylaşabilmek daha da heyecan verici! Bu podcast’i dinlerken mimiklerimi, vücut dilimi ya da kıyafetlerimi görmüyorsunuz ama belki de şu anda beynimizde aynı noktalar, kolektif bir dans gibi birlikte yanıp sönüyor… Modern dünyada teknoloji sayesinde her birimiz, büyük bir futbol stadının dahi alamayacağı kadar büyük kitlelere ulaşabiliyoruz. Topluluk önünde konuşmak, bambaşka bir boyut kazandı diyebiliriz. Bir hikayeyi anlatmanın, kalabalıklarla bağ kurmanın yüzlerce yolu var artık. Bu yolların hepsinde merak, adanmışlık ve her gün daha iyiye gidebilmek için tükenmez bir çaba var. Şu anda, bölüm akıp giderken belki dinleyen tarafta olabilirsiniz; ama kendi hayatınızın sahnesine çıkmak, hiç çekinmeden mikrofonu elinize almak ve yeni hikayaler anlatmak için hiçbir sınır ya da engel yok! Hatta acaba, bölümün başında bizi aniden hazırlıksız yakalayan o yere, ışıkların altına geri mi dönsek?

Evet, 111. frekansın yeni bölümlerine doğru birlikte yelken açmadan önce, bu sefer son söz sizde…

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (9)