111 Hz ·Bölüm 157 ·11 Kasım 2024 ·24 dk ·1.574 kelime

Oyun, Set ve Maç: Nadal’ın Vedası

Tenis efsanesi Rafael Nadal, bu ayın sonunda profesyonel sporculuk kariyerini sonlandırıyor. Biz de 111 Hz’in bu bölümünde, onun hem seyirciler hem de diğer sporcular için bir ilham kaynağı olan yolculuğuna göz atıyor, mücadele ruhunu yüreğimizde hissediyoruz. Zaferler, yenilgiler, sakatlıklar ve ezeli rakiplerle temposu bir an bile düşmeyen bu oyunu, mental açıdan analiz ediyoruz.

0:00

Arkadaşlar, gelin gelin. Size yer tutmuştum. Biraz geç kaldınız doğrusu, maçın artık son dakikalarındayız ama bu heyecanı hissetmek bile yeter…

2009 Avusturalya Açık Erkekler Finali’nin son seti oynanıyor şu an. Sıkı tenis takipçileri korttaki tenisçileri iyi tanır. 23 yaşındaki İspanyalı Rafael Nadal ve 28 yaşındaki İsviçreli Roger Federer, sert zeminde kozlarını paylaşıyor. Elbette bu karşı karşıya geldikleri ilk maç değil; ve biliyoruz ki son da olmayacak.

Heyecan gerçekten dorukta… Tüm salon derin bir sessizlik içinde maçın kazananının belli olmasını bekliyor. İşler Nadal için daha iyi gidiyor gibi görünüyor… Yaklaşık 7 ay önce, 6 Temmuz 2008’de Wimbledon’da tarihin en görkemli tenis maçlarından birini oynamıştı bu ikili. Nadal, Wimbledon finallerinin tartışmasız kazananı olarak görülen Federer’i, 4 saat 48 dakikanın sonunda mağlup etmişti o zaman. Ve bu tenis için gerçek bir kırılma anıydı…

Şimdi burada…

Melbourne’de…

Tecrübeli oyuncu Federer…

İbreyi tekrar…

Kendine döndürebilecek mi acaba?

Ve sıradaki, maçın son servisi olabilir… Biz en iyisi susalım da raketler konuşsun.

Ve maç bitti arkadaşlar! Kazanan Nadal oldu!

Off ne maçtı ama… Federer son sette birkaç defa şampiyonluk sayısı kurtarıp durumu eşitler gibi oldu fakat bu, Rafa’yı durdurmaya yetmedi. Nadal, Avusturalya Açık’ı kazanan ilk İspanyalı unvanını da almış oldu böylelikle… Federer ise bu turnuvada ilk defa bir final mağlubiyeti tattı. Bir sporcu için felaket desek yeridir.

İşte… Tüm bu duygular; aylarca süren hazırlıklar, yorgunluklar ve hayal kırıklıkları birikmiş olacak ki, ikincilik ödülünü alan Federer göz yaşlarına boğulmuştu. Öyle ki seyircilerin alkışlarına ve destek tezahüratlarına rağmen konuşmasına devam edememişti. Diğer taraftaysa Nadal şampiyon olduğu için epey sevinçliydi tabii ki. Ama duygularını oldukça kontrollü bir şekilde yaşıyordu genç tenisçi. Zira Federer’e duyduğu saygı, sevgi ve takdiri bir an bile elden bırakmamıştı.

İşte sporun ve rekabetin bu yönünü çok seviyorum! Artık bu karşılaşmalar çok daha anlamlı ve nostaljik olacak üstelik… Zira bir devir sona eriyor. Federer, profesyonel sporculuk kariyerini 2022’de noktaladı. Nadal da bu ayın, yani 2024 Kasım’ın sonlarında kortlara veda edecek. Her ikisi de kıran kırana bir rekabetin nasıl centilmence olabileceğini tüm dünyaya gösterdi.

Özellikle de turnuva finalleri gibi baskının en yüksek seviyede olduğu anlarda, stres ve kazanma arzusu bizi normalden farklı davranmaya itebiliyor. Kazanmaya öylesine odaklanıyoruz ki, tüm duygularımızı çok daha yoğun bir şekilde yaşıyoruz. Vücudumuzun ısındığını hissediyor, sesimizi yükseltiyoruz. Ağzımızdan çıkan kelimeler çok daha keskin olabiliyor. Kaybetmemek için var gücümüzle savaşıyoruz.

Bu noktada kaybetmeyi nelerle ilişkilendirdiğimize bir bakmak gerek. Öncelikle bizim kaybetmemiz, bir başkasının kazandığı anlamına geliyor. Dolayısıyla birinin bizden daha iyi bir performans sergilediğine, hatta bütünüyle daha iyi olduğuna inanıyoruz. İster istemez kıyas yapmaya başlıyor, bunun sonucunda da derin bir yetersizlik hissiyle baş başa kalıyoruz. Bunun sebebi, yaşadığımız mağlubiyetin tüm kimliğimizi tanımladığına dair genelleyici bir inanç geliştirmemiz.

Bahsettiğim bu duygu ve düşüncelerin özellikle profesyonel sporcular için ne kadar belirgin olduğunu bir düşünsenize... Fiziksel ve mental anlamda en üst seviyede olabilmek için verilen emek, çekilen çileler, yaşanan sakatlıklar, sabır, adanmışlık… Kısacası ortaya koyulan bahis oldukça büyük ve kişisel. Üstelik kazandığınızda ya da kaybettiğinizde, bu herkesçe görülebiliyor. Bırakın sadece rakibinizle kıyaslanmayı, kendi önceki versiyonlarınızla dahi karşılaştırılıyorsunuz. Durum böyle olunca, zaferlerinizi ve yenilgilerinizi kişiliğinizin bir parçası olarak görmemek cidden zor bir meziyet. Meseleye böyle baktığımızda Federer’in göz yaşlarının nereden geldiğini çok daha iyi anlayabiliyoruz.

Fakat profesyonel spor kariyeri, inişli çıkışlı bir yolculuk… Ki Federer de Nadal’a kaybettikten bir sene sonra tekrar Avusturalya Açık’ı yeniden kazanmayı başarmıştı. Aynı turnuvada Nadal ise sağ dizindeki sakatlıktan dolayı çeyrek final maçından çekilmişti. Eğer ki bir sporcuysanız, zaferler ve yenilgiler birbirini takip edebiliyor yani. Bu da gerek bedensel gerekse zihinsel anlamda her şeye hazırlıklı olmalısınız demek. İsterseniz bunu Nadal’ın bireysel yolculuğu üzerinden anlamaya çalışalım biraz da… Çünkü onun yolculuğu, hem diğer sporcular hem de seyirciler için bir ilham kaynağı…

Rafael Nadal sporla epey erken yaşlarda tanışmış. Nitekim iki amcası da profesyonel sporcu. Fakat o, futbolcu olan amcası Miguel’in değil, tenisçi olan Toni Nadal’ın yolundan gitmeyi seçmiş. Hem de daha üç yaşındayken. Yani bir bakıma bu genlerinde de var diyebiliriz. E haliyle amcası da hem eğitmeni hem mentoru haline gelmiş. Aslen sağ elini kullanan Rafa’ya, sol eliyle oynamayı öğretmiş mesela. Daha da önemlisi onun forehand vuruşunu üst seviyelere taşımasında da etkili kendisi… Hem iyi bir rehbere hem de doğuştan gelen bir yeteneğe sahip olan Rafa, küçük yaşlardan itibaren turnuvalar kazanmaya ve ödülleri silip süpürmeye başlamış böylece.

İlk profesyonel maçını ve zaferini, ATP Tour’da, 15 yaşındayken deneyimliyor Rafa. Hatta üç sene sonra, ABD’de düzenlenen Davis Kupası finalinde dünya iki numarası Andy Roddick’i yenerek bu başarıyı yakalayan en genç kişi oluyor. Aslına bakarsanız yaşı, daha doğrusu tecrübe eksikliği bir problem değildi Rafa için… 2005’te 11 maç kazanarak, bir yılda en çok galibiyet alan genç oyuncuydu. Ve bu maçların 8’ini toprak zeminde kazanmıştı. Bu da, ona yakıştırılan Toprağın Kralı unvanını alacağının ilk sinyalleriydi.

Sonrasında başarılar da birbiri ardına geldi. Katıldığı ilk Fransa Açık turnuvasında Federer’i yarı finalde mağlup ederek Dünya sıralamasında üçüncülüğe yerleşen Rafa, 2006’da da ilk Wimbledon finaline çıkmayı başardı. Fakat bu sefer, daha pek çok kez karşılaşacağı ezeli rakibi onu yendi. Aynısı 2007 finalinde de yaşandı bu arada. İşte tüm bunlar, size bölümün başında bahsettiğim 2008 Wimbledon finalini ve Nadal’ın zaferini daha da anlamlı kılıyor. Genç Rafa hızını alamayıp, bir ay sonra Pekin Olimpiyatları’nda altın madalya almış ve Dünya sıralamasında birinciliğe de yükselmişti. Peki bunu yaparak kimi tahtından etmiş dersiniz? Evet, doğru bildiniz. Roger Federer.

Nadal, sonraki yıllarda kariyerine yeni başarılar ve ödüller katmaya devam etti elbette… Fakat her yolculukta olduğu gibi, onun da duraksadığı ve hatta geriye gittiği anlar oldu. Özellikle sakatlıklarla başı dertte olan oyuncu, bu sebeple çok büyük maçları kaçırdı. Mesela 2012 Londra Olimpiyatları… Üstelik kariyeri boyunca 11 büyük turnuvayı da pas geçmek zorunda kalmış maalesef. Nadal, tüm bu sakatlıklardan bir şekilde geri dönmeyi başardı. Ancak çekilen bunca zorluğun ve kronikleşen acıların bir sporcunun gerek psikolojisini gerekse performansını önemli ölçüde etkileyeceği aşikar. Ne var ki, Nadal’ın bir ilham kaynağı olmasının ardında yatan sebeplerden birisi de, sportmenliğinin yanında işte bu dayanıklılığı… Düşüşlerin ve mağlubiyetlerin onu tanımlamasına izin vermeyişi… Ve görünen o ki, bu profesyonel arenada dahi her sporcunun becerebildiği bir şey değil. İşte biraz da—

AMAN! Ne oluyor ya!

Gördünüz mü… Gallwey, kitabında tam da bundan söz etmiş işte. Birinci Benlik ve İkinci Benlik adını verdiği iki ayrı biz... Birinci Benlik ne yapılması gerektiğini söyleyen, İkinci Benlik de bunları yapan tarafımız. Aslında ikisi de biziz, ama birincisi egomuzu, ikincisiyse sezgilerimizi temsil ediyor.

Gallwey’e göre eforsuz bir efor ve kişinin adeta kendini aşan bir performans göstermesi ancak ve ancak birinci benliğin susturulmasıyla mümkün. Çünkü o konuştukça, her şeyi açıkladıkça ve en önemlisi de yargıladıkça; ikinci benlik oyundan kopuyor. Böylelikle de doğal yeteneklerini etkileyici bir akış içerisinde kullanma yetisini kaybediyor. Kaybettikçe birinci benliğin sert sesi yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor ve en sonunda ikinci benlik, kötü bir oyuncu olduğunu kabulleniyor. Hata üzerine hata yapmaya başlıyor, hatta adımlarını şaşırıyor ve kendini olası bir sakatlığa sürüklüyor. Neyse ki bizim başımıza bu gelmedi…

Aslında Nadal denilince sözünü ettiğimiz direnç de, işte içeride bir yerde, zihinde başlıyor. Kendisini izlerken gördüğümüz sakinlik ve kontrol, içerideki oyunun bir yansıması adeta… Rafa, oyunlarında flow olarak adlandırdığımız, bizi yukarı taşıyan o akışın içine giriyor ve bunu korta adımını attığı anda yapmaya başlıyor. Su şişelerini yan yana ve etiketleri belirli bir yöne bakacak açıyla dizmesi de bunun bir parçası aslında… Kimilerinin totem ya da batıl inanç olarak gördüğü bu hareketin, aslında onu mental olarak oyuna soktuğunu söylemiş kendisi. Pek çok sporcunun böyle ritüellere sahip olması bir rastlantı olmasa gerek. Yüksek seviyede disiplin, tekrar ve netlik isteyen bir yaşam tarzı sürdürmek; bu nitelikleri hayatın her alanına taşımayı gerektiriyor belki de… İçsel oyuna giremeyen bir sporcunun, dışarıdaki oyunda da yenilmesi kaçınılmaz oluyor. Şişeyi dizmek kadar basit bir hareket; bedeni sakinleştirmeye, beyinde yankılanan yargılayıcı sesleri susturmaya ve tıpkı bu aktivite gibi her zamanki performansı ortaya koymaya yarıyor.

Ama Nadal’ın dayanıklılığı ve istikrarı sadece su şişelerinden gelmiyor elbette arkadaşlar. Daha önce de bahsettiğim gibi, burada aslında bir hayat görüşü ve kaybetmeye, kazanmaya yüklediği anlam yatıyor. İsterseniz kendisinden dinleyelim onu… Geçirdiği sakatlıklar olmasa çok daha fazla Grand Slam kazanabileceği yönündeki iddialara katılıp katılmadığını soran bir gazeteciye bakalım ne cevap vermiş kendisi…

> Ben hiçbir zaman “şunu yapsaydım” ya da “bunu yapmasaydım” diye düşünecek biri olmadım. Her şey böyle oldu ve ben tüm bunlarla birlikte hayal bile edemediğim bir kariyere sahibim. Çok da mutluyum. Her zaman en iyisi olmak istedim; ama bunu hiçbir zaman takıntı yapmadım. Evet, yarışın ortasında aklınızdan geçen tek şey kazanmak oluyor. Ama kariyerinizin sonlarına doğru, her şey bittiğinde, yaşananların tamamına değer veriyorsunuz; fazladan yaşananlara değil. >

Hayattaki başarılarımız ve geleceğe bıraktığımız iz, yeteneğimizden ziyade bakış açımızla ilintili aslında. Hepimiz her an bir şeyleri kaybedebiliriz... Bu profesyonel bir sporcu için bazen çok önemli bir maç, bazense sağlığın kaybı olabilir. Bunun sonucunda kendisine veya yaptığı işe küsebilir sporcu. Zihnindeki o yargılayıcı benliğin sürekli konuşmasına izin vererek yapar bunu da… İşte saydıklarım, bir sporcunun oyun tarzından bağımsız, karakteriyle alakalı nitelikler. Nadal da spor dünyasına adını altın harflerle sadece yeteneği ve disipliniyle değil, hem kort hem de kort dışındaki kişiliğiyle yazdırdı. Tıpkı Roger Federer gibi…

2022’de Laver Cup’ta tenis hayatını sonlandırırken, o gün çekilmiş bir fotoğrafı da çerçeveletip evine asmış Federer. Bu karede onunla birlikte göz yaşı döken kişiyse Nadal’dan başkası değil… Bu sefer ortada ne bir yenilgi ne de sakatlık var. Kim bilir, belki de Rafa için kendi yolculuğunu da hatırlatan bir özelliğe sahipti bu veda. Sonuçta insan aynı anda pek çok şey için göz yaşı dökebilir. Ama iki ezeli rakibin birbirlerine duydukları içten saygı ve hayranlık, sporu seven ve erdemli rekabetin anlamını bilen herkesin gözlerini dolduracak cinsten. Zira Nadal ve Federer’in hikayesi, onlar tenisi bıraktıktan uzun yıllar sonra bile bizlere ilham vermeye devam edecek.

Ne de olsa rekabet de, kazanmak da böyle hikayelerle anlamlı…

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (15)