111 Hz ·Bölüm 111 ·4 Ocak 2024 ·28 dk ·2.717 kelime

Bir Simülasyonda Mı Yaşıyoruz?

Gerçek olan nedir? Nasıl tanımlarsınız gerçeği? Yanıtlaması çok zor bir soru bu… İnsanlık tarihi boyunca cevabı aranan, onlarca farklı felsefi, bilimsel ya da teolojik yaklaşım veya inanışla yanıtlanmaya çalışılan bir soru… Bir adım daha öteye götürelim sorumuzu. Ya hepimiz, etrafımızdaki her şey, hatta evrenin ta kendisi aslında bir simülasyondaysa. Bizler bir simülasyonda yaşıyorsak! 111'inci bölümümüzde bu sorunun peşine düşüyoruz. Bir Matrix'te yaşayıp yaşamadığımız üzerine kafa yoruyoruz. Bölümün sonundaysa işi bir oyuna çeviriyoruz. Kırmızı Hap bölümünü buradan dinleyebilirsiniz. Mavi Hap bölümünü buradan dinleyebilirsini.

0:00

Gerçek olan nedir? Nasıl tanımlarsınız gerçeği?

Yanıtlaması çok zor bir soru bu… İnsanlık tarihi boyunca cevabı aranan, onlarca farklı felsefi, bilimsel ya da teolojik yaklaşım veya inanışla yanıtlanmaya çalışılan bir soru…

Gerçek nedir?

Öncelikle basit düşünelim… Hissedebildiğimiz, somut olarak algılayabildiğimiz her şeyi gerçek kabul ediyoruz, değil mi? Gördüklerimiz, duyduklarımız, tadını, kokusunu aldığımız, dokunduğumuz her şeyi gerçek sayıyoruz. Peki ya bu bir yanılsamaysa? Şu an gördükleriniz ya da duymakta olduğunuz ses, yani benim sesim… Beyninizin size yaptığı bir numaraysa?

Mesela şu an sizin sağ tarafınızda olduğumu söylesem…

Kısa bir anlığına da olsa kafanız karıştı değil mi? Size sağ tarafınızda olduğumu söyledim, fakat sesimi sol tarafınızdan duydunuz… Gerçeklik algınızı kısa bir anlığına da olsa kırdım aslında. Bu kısa yanılgının, yaşamın tamamına nüfuz ettiğini düşünün şimdi. O zaman, gerçek nedir ki? Bir illüzyon ya da bir his mi? Nasıl tanımlarız bunu?

Bir adım daha öteye götürelim bu meseleyi… Bu hissettiğiniz şeyler ya birer kodsa? Hadi bir adım daha öteye gidelim… Ya bizler de birer kodsak!

Peki ya hepimiz, etrafımızdaki her şey, hatta evrenin ta kendisi aslında bir simülasyondaysa. Bizler bir simülasyonda yaşıyorsak…

Belki çılgınca gelecek size, fakat buna dair bazı felsefi yaklaşımlar, düşünce deneyleri ve argümanlar mevcut. Hatta bir simülasyonda yaşıyor olabileceğimiz üzerinde duran bilim insanları dahi var. Eh madem hakikati arıyoruz, gelin takip edelim beyaz tavşanı ve bu similasyon meselesinin derinlerine dalalım birlikte.

Size ilk olarak bir teoriden bahsetmek istiyorum. Simülasyon teorisinin esin kaynaklarından biri olan bu düşünce deneyini filozof ve matematikçi Hilary Putnam ortaya attı. Baştan uyarayım, az sonra olacaklar sizi biraz zorlayabilir. Ancak olayın kendisine değil, anlattığım şeyin felsefesine odaklanmanız burada daha önemli…

Neyse, bu teoriye göre çılgın bir bilim insanının laboratuvarında ameliyat edilmeyi bekliyorsunuz. Ameliyat masasında, tüm varlığınızı etkileyecek bir şeyin gerçekleşeceğinden habersiz bir şekilde öylece uzanıyorsunuz.

Söz konusu ameliyatsa, nasıl desem… Biraz rahatsız edici…

Zira bu bilim insanı, beyninizi kafa tasınızı açıyor, beyninizi vücudunuzdan çıkartıyor…

Ve onu alıp, yaşamsal faaliyetlerini sürdürmesini sağlayabileceği bir sıvıyla dolu bir deney kavanozuna koyuyor.

Ardından kavanozdaki beyninize bir takım kablolar takıyor bu bilim insanı.

Bu kablolarsa yüksek, çok yüksek teknolojideki bir bilgisayara bağlı.

Bu bilgisayarın; elektriksel uyaranlar oluşturabilen ve bu uyaranları da kablolar aracılığıyla nöronlara aktarabilen düzeyde bir teknolojiye sahip olduğunu kabul ediyoruz. İşte bu bilgisayar, gerçekliği simüle edecek ve bedeninden ayrılmış olan beyininiz normaldeki gibi yaşamayı, algılamayı ve hissetmeyi sürdürebilecek.

Daha net anlaşılması için şöyle örneklendireyim size bunu… Bu bilgisayar, beyninize güneşli bir günde, bir parkta yürüdüğünüzü elektriksel sinyallerle iletiyor. Beyniniz de bunu algılayıp, böyle bir ortamda olduğunu hissediyor. Orada olmasanız bile oradaymışsınız gibi…

Elbette böyle bir deney fiziken yapılmadı arkadaşlar. En başında da dediğim gibi bu bir düşünce deneyi aslında. Bakın gerçeklik algınızı yine kısa bir süreliğine de olsa sarstım. Ama merak etmeyin bu tür bilgileri işleyebilecek bir bilgisayarlar yok…

Henüz!

Hilary Putnam’ın ileri sürdüğü bu teorisi, felsefi bir soru soruyor aslında… Biz o kavanozun içindeki beyinler olabilir miyiz? Dış dünya diye bildiğimiz her şey birer yanılsama olabilir mi?

Putnam’ın bu yaklaşımı temelde, Rene Descartes’ın düşüncesinden ilham alıyor. Elbette söz konusu bu iblis dini bir figür olarak değil, bir metafor olarak kullanılıyor. Bunu da not düşelim. Modern felsefenin kurucularından biri olarak kabul edilen Descartes, bir iblisin insan zihnini dilediğince yönlendirebileceğini düşünüyor ilk önce. Yani gerçek olduğunu düşündüğümüz şeylerin birer kandırmaca olduğunu, bir iblis tarafından yaratılmış illüzyonlar ya da yanılsamaları gerçek zannettiğimizi söylüyor. Ancak, bu yaklaşımda varlığın anlamsızlaşmaya doğru gittiğini fark eden Descartes, konuyu biraz daha derine çekiyor ve diyor. Zira kandırılmak için önce var olmanız gerekir, değil mi?

Bu iki sorgulamayı iyice bir düşünün şimdi… Varlık, gerçeklik, zihin ve dış dünya… İzlediğiniz bilimkurgu filmlerini çağrıştırıyor değil mi tüm bunlar? in finali mesela ya da Stanislaw Lem’in romanı… Philip K. Dick’in neredeyse tüm eserleri… ve tabii ki ‘99 yapımı … Hepsi benzer şeyler sorgulatıyor bize… Zihnimiz ve dış dünya arasındaki ilişki üzerine kafamızda soru işaretleri yaratıyor.

Gerçek olan ne? Bunun için basit bir sorgulama yapmak istiyorum sizinle.

Oynadığınız oyunları düşünün şimdi… Ne olabiliiir… Hah! Mesela The Sims. Neredeyse hepimizin bildiği bir simülasyon oyunu bu. Kendi dünyamızdan farklı olan bambaşka bir dünya… Bir dizi kurallarla sınırlı, tamamen sizin yönlendirdiğiniz şekilde yaşayan, yani sizin senaryonuza göre hareket eden karakterlerden oluşan bir mini evren burası.

Pekiii… Şimdi de The Sims’teki bir kapıyı düşünün.

Oyun dahi olsa bu kapının içinden geçemiyorsunuz, değil mi?

Yani The Sims’in dünyasında kapının içinden ruh gibi geçebilmenizi sağlayan bir mekanik yok. Tıpkı gerçek hayatta -ya da gerçek olduğunu düşündüğümüz hayatta- olduğu gibi. Şöyle izah edeyim… Bizim dünyamızda kapıyı atomlar oluşturuyor. Bu atomların dizilimi sayesinde kapı, katı bir madde özelliği gösteriyor. Öyle kafamıza göre içinden geçip, süzülüp gidemiyoruz yani… Fakat The Sims’teki kapı katı bir madde değil ki, bir takım bilgisayar kodlarının birleşimi! Onun içinden geçip geçemeyeceğiniz de kodlarla belirleniyor. Yani buna oyunun tasarımcıları karar veriyor. İşte bizim dünyamızla The Sims’i ayıran tek fark da bu. Odamızın kapısının tasarlanmış, kodlanmış ve yapay sınırlarla belirlenmiş bir şey olduğunu değil de fiziksel bir şeylerden oluştuğunu düşünmemiz…

Şimdi tüm bu konuştuklarımızı toparlayabilecek bir teoriden bahsedeceğim size. Ancak buraya gelmeden önce ufak bir ara versek iyi olur. Arka arkaya gelen gerçeklik sorgulamaları, vücuttan ayrılan beyinler, The Sims falan derken kafalar karışmış olabilir. Bir mola verelim yahu! Zihnimize de biraz nefes aldırmak gerek sonuçta.

Evet, ne durumdayız? Beyinler yanmadı, kodlar karışmadı diye umuyorum!

Eh buradaysanız, her şey yolunda demektir. Madem öyle, beyaz tavşanı takip etmeye devam edelim. Bakalım daha derinlerde bizi neler bekliyor…

Bir simülasyonda yaşayıp yaşamadığımıza dair yapılmış en ciddi çalışmadan bahsedeceğim size şimdi. Oxford’un felsefe bölümünde yaptığı çalışmalarla tanınan İsveçli felsefeci Nick Bostrom’un adını koyduğu bir teori bu. Bu arada kendisi yapay zekadaki ilerlemenin bir süper zekaya ulaşabileceğine de inananlardan. Ben yorum yapmadan kendi sözleriyle anlatayım onun yaklaşımını. olarak tanımlıyor bu süper zekayı. Ve insanlık süper zeka seviyesine ulaşırsa, bu türümüz için bir yok oluşa yol açabilir diye de ekliyor.

diyenlerle aynı fikirde yani Bostrom. Neyse biz şimdi onun bu öngörüsünü aklımızın bir köşesinde tutalım ve gelelim yazdığı …

Bostrom, 2003’te yayınladığı “Are You Living in a Computer Simulation?”, Türkçesi ile makalesinde bu konuyu derinlemesine inceledi. Fakat öncelikle sizi uyarmalıyım, bu tür çalışmalar bir takım varsayımlar üzerine dayanan, felsefi çalışmalar. Bunun altını kalın bir çizgiyle çizmek gerek. Diyelim ve devam edelim…

Bostrom, makalesinde teknolojik olarak gelişmiş bir uygarlığından söz ediyor. Nedir bu post-insan derseniz, bildiğimiz her alanda son derece gelişmiş, eşsiz bir zeka ve teknolojiye sahip olan bir uygarlık. Bu uygarlığın da devasa bir bilgi işleme gücüne sahip olacağını iddia ediyor Bostrom. Ve böylesi bir güce sahip olan bir uygarlığın da yürütmeye ilgi duyabileceği fikri üzerinde duruyor.

diyenlere hemen izah edeyim… Bir medeniyetin, kendi atalarının evrimsel ve tarihsel sürecini simüle etmesi olarak açıklayabiliriz bu ifadeyi. Yani bir nevi …

Elbette bu kadar basit bir şekilde açıklanabilecek bir makale değil bu, birçok detaydan oluşuyor. Ancak temelde üç önermenin olduğunu söyleyebiliriz. Gelin onları inceleyelim şimdi…

Öncelikle önermesini yapıyor Bostrom. Eğer bu önermeyi kabul edersek, bir simülasyonda yaşamıyoruz demektir. Zira uygarlığımız bir post-insan seviyesine ulaşamadan yok olacağı için, bir simülasyon ihtimalinden de söz edemeyiz.

İkinci olarak diyor. Ki bu son derece olasılık dışı gözüküyor, sonuçta biz insanlık tüm gelişimini merak duygumuza borçluyuz. Geçmişe dair her şeyi merak ediyoruz. Ancak Bostrom unutmamamız gereken bir ihtimalden de bahsediyor burada. Bunu şöyle açıklayayım size… Bizim bir bilgiyi tam olarak öğrenmemiz bir vakit alıyor. Eh dünyadaki günümüz de sayılı malum. Zaman gibi bir kavrama rağmen ve bu zamanımız da kısıtlıyken, her şeyi öğrenmeyi arzuluyoruz. Merak arzumuz hiç dinmiyor… Fakat bir bilgiyi sadece saniyeler içinde anlayabilen bir varlık, zamanı neden önemsesin ki? Merak onun için bir arzu konusu dahi olmayacak ne de olsa… Kısacası post-insanlar bizim ilgi duyduğumuz hiçbir şeyi önemsemeyebilir. Dolayısıyla da bir simülasyon yapmak istemeyebilirler. Bu durumda yine ata-simülasyonlarından bahsedemeyiz.

Üçüncü alternatifteyse insanlık, bir post-insan aşamasına ulaşmış ve ata-simülasyonları çalıştırmayı seçmiştir. Eğer üçüncü önerme doğruysa iddia ediyor Bostrom. Yani bu önermeye göre, biz bir post-insan uygarlığının ata-simülasyonlarıyız.

Az önce sizden Bostrom’un süper zekayla ilgili görüşlerini aklınızın bir köşesine yazmanızı istemiştim. Kendisi bir süper zeka ya da post-insan ihtimali üzerinde duruyor. Dolayısıyla da bir simülasyonda yaşadığımız argümanını ciddi bir şekilde değerlendiriyor.

Peki nasıl bir post-insan, nasıl bir bilgi işleme gücünden bahsediyoruz burada? Bunun için makalenin biraz dışına çıkıp bir takım hesaplamalar yapmalıyız sizinle…

Öncelikle şu bilgiyi bir cebimize atalım. Ortalama bir insan beyni, saniyede 10 üzeri 18 adet işlem yapabilir. 10 üzeri 18! Baştan hızlı başladık… Neyse pes etmek yok, matematikte işlemleri kolaylaştırabiliriz… Şimdi bir insan beynini simüle edebilmek için öncelikle sinapslarınız arasındaki her etkileşimi bir işlem olarak sayalım.

Beynimizin saniyede milyar kere milyar işlem yapabildiği bilgisini cebe atmıştık zaten. Yani saniyede 10 üzeri 18 işlemi işleyebilecek bir bilgisayara ihtiyacımız var öncelikle. Ama daha bitmedi, zira biz sadece bir insan beyninin 1 saniyesini değil, koca bir insanlık tarihini simüle edeceğiz… 300 bin küsur yıllık insanlık tarihinden bahsediyoruz.

Bir yıl 30 milyon saniye ediyor. Yani 30 milyon x 300 bin yılı hesaplamalı ve zaman aralığını netleştirmeliyiz öncelikle. Ama burada da bitmiyor işlem… Diyelim ki bu zaman aralığında, ortalama yaşam süresi 50 yıl olan 200 milyar insanı simüle edeceğiz… E beynimizin saniyede gerçekleştirdiği işlem sayısı da var…

Bu durumda 30 milyon saniye x 300 bin yıl x 50 yıllık ortalama yaşam süresi x 200 milyar insan x saniyede 10 üzeri 18 işlem!

Vallahi benim hesap makinesi işlemi tamamlayamadan yandı arkadaşlar!

İşte bilinci işlemek böyle devasa bir işlem arkadaşlar. Biz gelecekte böylesi bir işlemi gerçekleştirebilecek bilgisayarları tasarlasak bile, bu işlem gücünü karşılayabilecek bir enerjiye sahip olmayabiliriz. Böylesi bir simülasyonu oluşturabilecek bilgisayarlar, devasa bir enerji kaynağına da ihtiyaç duyacaktır elbette. Dolayısıyla bir simülasyon oluşturabilmek için teknolojik gelişmenin asla durmayacağı kabulünü yapmamız, yeni enerji kaynakları da bulabilmemiz gerekiyor. Ki buna yönelik fantastik teoriler de var. Mesela Robert J. Bradbury’nin fütüristik Matruşka Beyin konsepti.

Matruşka Beyni, bir yıldızın etrafında dönen, o yıldızın yaydığı enerjiden beslenen ve milyonlarca parçadan oluşan bir bilgisayar fikri temelde. Hatta buna bir fantazya demek daha doğru olur bence. Ancak biz de teknolojik gelişmenin asla durmayacağını kabul ettik az evvel, dolayısıyla hayal kurmaya devam edebiliriz. İşte bu büyüklükteki bir enerjiden beslenebilecek devasa birkaç bilgisayar, 300 bin yılda yaşamış 200 milyar insanı simüle edebilir.

Bu şimdi size çok hayalperest bir örnek gibi geliyor, farkındayım. Ancak ilk video oyunlarını hatırlamanızı rica ediyorum sizden. Hatta ilk video oyunlarından biri olan ‘72 yapımı The Pong’a bakın mesela… 2D, yani iki boyutlu bir düzlemde, iki çubuk ve bir noktanın olduğu, çok basit bir tenis oyunuydu bu. Fakat The Pong bile devrim niteliğinde bir gelişmeydi o yıllar için.

Bir de şimdilerde Unreal Engine ile tasarlanan oyunları, VR teknolojisini falan düşünün… Sadece 50 küsur yılda ne kadar büyük bir ilerleme kaydettik öyle değil mi? Oyunları da bırakın bir kenara… Şu anda uzayda yaşanan bazı olayları neredeyse birebir simüle edebilen bilgisayarlara sahibiz.

Şimdi çerçevenin daha da dışından bakalım. Hani hep duyuyoruz ya evren sürekli genişliyor ve büyüyor diye… Belki de henüz simülasyonumuz henüz yüklenmemiş ya da inşasını henüz tamamlamamıştır? Bizden daha gelişmiş, yıldızların enerjisini dahi absorbe edebilecek bilgisayarlar yaratabilen bir canlı türünün tasarladığı açık dünya oyununda olup olmadığımızdan emin olabilir miyiz?

Şayet uzaklarda bir yerlerde kendini yok etmemiş ve süper gelişmiş bir insan uygarlığı varsa, mutlaka bir simülasyon oluşturmak isteyecektir. Bu test edilmesi imkansız bir şey şu an için elbette. Hatta felsefi bir düşünce deneyi sadece. Birçok bilim insanı da bu teorinin henüz somut verilerle ispat edilemediğini söylüyor zaten.

Tamam öyleyse, bölümün en başında yaptığımız sorgulamaya geçelim sizinle. Hadi gelin benimle.

Gerçek nedir? Bir şeyin gerçek olduğunu nasıl anlarız? Bir simülasyondaysak bile bunu nasıl fark edeceğiz? Nasıl tanımla—

Heh şöyle aksiyonsuz, ferah bir alan… Gerçek nedir diyorduk, değil mi? Bunun için size Mağara Alegorisi’nden bahsetmek istiyorum.

Platon’un kitabında yer alan bir senaryo bu. Biz de o mağaraya geldik… Ya da Matrix’teki o mağaraya girdik diyelim…

Platon’un alegorisinde doğduklarından beri karanlık bir mağarada tutsak edilmiş bir grup insan yer alıyor. Bu insanlar sadece bir mağara duvarına bakarak geçirmişler tüm yaşamlarını.

Gördükleri tek şeyse mağara duvarından yansıyan ışığın, baktıkları duvarda oluşturduğu gölgelermiş. Bazen bir tavşanın, bazen bir çiçeğin, bazen de mağaranın önünden geçen bir insanın siluetini görmüşler bu duvarda. Gerçek diye bildikleri tek şey bu gölgelermiş.

Ta ki…

İçlerinden biri zincirlerinden kurtulup, mağaranın dışına çıkana dek.

Dışarı ilk adım attığında Güneş’in ışığından gözleri yanmış elbette mağaradan kurtulan kişinin. Ama aydınlanan tek şey gördükleri de değilmiş.

Kendisi de aydınlanmış aslında mağaradan çıktığında.

Hemen gördüklerini mağarada tutsak bekleyen diğerlerine anlatmaya gitmiş. Ancak tutsakların tamamı bu kişinin söylediklerini bir deli saçması olarak düşünmüşler. Çünkü onlar için gerçek, duvarda gördükleriymiş ve inandıkları gerçekliğin sarsılması ihtimaliyle yüzleşmek istememişler. Eğer olur da mağaradan kurtulan kişi, tutsakları zincirlerinden kurtarmaya kalkarsa, onu öldürmekle bile tehdit etmişler.

Bu alegoride mağara bir toplumu, zincirler toplumsal kuralları, gölgelerse toplumsal kabulleri teslim ediyor. Platon’a göre nesneler ve idealardan oluşan iki ayrı dünya var ve ona göre zincirlerinden kurtulan kişi artık hakikatin peşine düşebilir. İşte simülasyon argümanının temellerinde de bu alegori yatıyor. İşin bilimkurgu kısmı bir yana, özünde bir hakikat arayışı bu. Adı simülasyon ya da değil, bu aslında gerçekliğe dair bir sorgulama…

Peki, bir simülasyonda yaşıyorsak ne olacak? Bunun için New York Üniversitesi’nde felsefe profesörlüğü yapan Dave Chalmers şöyle diyor:

Ancak bir simülasyonda yaşıyorsak bile bir seçim şansımız olmalı değil mi? Hatırlayın in ilk filmindeki o meşhur sahneyi… Morpheus, Neo’ya iki hap uzatıyordu hani… Eğer Neo mavi hapı tercih ederse hikaye biter. Neo yatağında uyanır ve istediğine inanır. Fakat kırmızı hapı tercih ederse, mucizeler ülkesinde kalır ve gerçeklikle tanışır…

Hadi öyleyse gelin bu bölümü bir oyuna dönüştürelim. Bu dinlediğinizle birlikte iki yeni 111 Hz bölümü daha yayınlandı bugün. 111’inci bölümümüzün şerefine… 1-1-1. Üç bölüm… Diğer iki bölümün başlıklarından da anlayabilirsiniz zaten ne yapacağımızı…

Birinin adı diğerininkisiyse … Siz hangisinde uyanmak isterseniz orada buluşalım. Seçim…

..sizin.

Harikalar Diyarı’na hoş geldiniz! Gözleriniz kamaştı biliyorum. Sanki bir mağaradan çıktınız ve Güneş gözlerinizi kamaştırdı gibi hissediyor olabilirsiniz şu anda. Tıpkı Neo’nun Matrix’ten çıktıktan sonra Morpheus’a diye sorması gibi bu yaşadığınız… Kırmızı hapı yani gerçekliği seçtiniz… Sizler taa Platon’dan, Sokrates’ten bu yana süregelen bir arayışın yılmaz neferlerisiniz.

Ne demişti Sokrates…

Kırmızı hapı seçmek, cesaret gerektiren bir karar aslında. Zira hakikate tanık olmak çok son derece zordur. Bakmayın buraya Harikalar Diyarı dediklerine. Gerçekler genelde acıdır, hazmetmesi zordur ve can yakar… Mesela insanlığın açgözlülüğüne, savaşlara, cinayetlere, sömürüye, gelir eşitsizliğine ve daha birçok şeye tanık olmak, onları hazmetmek ve onlarla mücadele etmek demek yaptığınız seçim. Her daim sorgulamalısınız. Her şeyi… Gerçeğin ne olduğunu. Doğru bilgiye erişmekten bir an olsun vazgeçmemeniz gerekiyor. Ciddi bir sorumluluğunuz var artık… Ve işin kötüsü bunu kısıtlı bir sürede, sadece ömür dediğimiz o ufak zaman aralığında yapmanız gerekiyor. Buna rağmen sorgulamaktan, öğrenmekten, her konuyu çok boyutlu bir şekilde ele almaktan vazgeçmemelisiniz. Dahası hakikate tam anlamıyla ulaşıp ulaşamayacağınızın da bir garantisi asla olmayacak. Kederli ya da neşeli, gerçekliğin sonu nerede… Tam anlamıyla bilen kimse yok şimdilik…

Ama burada önemli bir şeyi hatırlatmam gerekiyor size. Evet, gerçekliğe adım attığında diye sormuştu Neo. Ancak o sahnede daha da önemli bir replik vardı: Morpheus’un ona verdiği cevap… Hatırladınız mı ne dediğini? demişti. Belki başta canınız acıyacak, fakat adaptasyon da insanın bir özelliği. Çok kısa bir süre sonra gözünüzü yakan Güneş’in etkisine alışacağınız gibi, gerçekliğe de alışacaksınız. Öğrendiği tüm bilgilere, içinde bulunduğu her koşula adapte olabilen bir canlı türüyüz biz. Ve bu, gerçeği aradığımız zorlu yoldaki en güçlü özelliğimiz.

Sadece bu da değil… İflah olmaz bir merak arzusuna sahibiz. Çocukken sorduğunuz soruları bir hatırlayın… Bitmek bilmeyen soru işaretleri vardı kafamızda. Belki unuttuk bunları, ama aklımızın bir köşesinde duruyorlar hala. Kırmızı hapı seçtiyseniz, o soruların peşine de düşmelisiniz artık.

Diğer yandan gerçeklerin her zaman acı olduğunu iddia etmek de haksızlık olur. Evet, birçok gerçek can yakıyor, ama sizi sarıp sarmalayan gerçeklikler de var. Aşık olmak mesela… Bunu daha iyi anlamak için bölümümüze buyurabilirsiniz mesela. Aşık olduğunuz insanı gördüğünüz ilk an yaşadığınız o tuhaf histen daha gerçek ne olabilir? Ya da birine yardım etmenin, birileriyle dayanışmanın, bir şeyleri paylaşmanın mutluluğundan daha sahici ne yaşayabilirsiniz?

Kırmızı hapı tercih etmek demek bir mücadele vermek, bir topluluk için çaba sarf etmek anlamına da geliyor. Ki tanımı, son yıllarda ana akım da dahil olmak üzere toplumun temelindeki politik ön yargıları kabul etmeyen insanların da kullandığı sembolik bir ifade haline geldi. Mesela eşit işe eşit ücret için mücadele veren kadınların ya da toplumsal cinsiyet eşitliği için çabalayan toplulukların sembol ifadelerinden birisi .

Daha da net konuşmak gerekirse, bir uyanış anı bu. Konfor alanınızdan dışarıya adım atmayı göze almak demek. Ki hatırlatmak isterim… in sonunda Rage Against the Machine’in şarkısı boşuna çalmamıştı.

İster mağaradan ister simülasyondan çıkın, isterseniz de derin bir uykudan uyanın… Temelde zor bir yolu seçtiniz. Ancak seçiminizi doğru veya yanlış diye yargılamayacağım. Yaşadığınız dünyaya duyduğunuz sorumluluk, bitmek bilmeyen merakınız ve derin bir umutsuzluğa düşme ihtimaline rağmen bu yolu seçtiğiniz için kendinizle övünebilirsiniz. Zihninizin berrak, sorularınız isabetli olması dileğiyle.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)