111 Hz ·Bölüm 169 ·3 Şubat 2025 ·28 dk ·2.489 kelime

Buzda Dramatik Bir Dünya: Artistik Patinaj

Kış sporları arasındaki popülerliğini yıllardır koruyan bir branş, artistik patinaj. Atletizm, sanat ve estetiğin büyüleyici bir buluşması olan bu spor dalında sadece sporcuların duygularına tanıklık etmiyor, onların bize aktardığı hikayeleri de izliyoruz. Mimikler, jestler ve kostümler bizi bambaşka, dramatik bir dünyaya davet ediyor. Üstelik sahne arkası da en az pistte yaşananlar kadar ilgi çekici... 111 Hz'in bu bölümünde, kış mevsimine henüz veda etmeden buz tutmuş göllerde kayıyor ve artistik patinaj tarihine damga vurmuş; hırs, rekabet ve tutkunun eseri olan çekişmeleri hatırlıyoruz.

0:00

Arkadaşlar hoş geldiniz! Zaman ne hızlı akıyor değil mi? Kışın son ayına geldik bile…

Brrrr! Ama soğuklar hızını kesmeden devam ediyor… Eh, ne yapalım, böyle kardan fırtınadan söylenmek olmaz. Sonuçta her mevsimin bir güzelliği var. Hem ben kışı çok severim, çünkü aslına bakarsanız yapılabilecek pek çok aktivite var. Öncelikle evin keyfi belki de en çok kışın çıkarılıyor. Şöyle sımsıcak bir odada kahvenizi yudumlarken sevdiğiniz müziği dinlemek, ya da heyecanlı bir kitabın sayfalarına gömülmek…

Tamam Barış ya, sen de ne ev kuşu çıktın diyebilirsiniz belki, ama kışın eğlencesi iç mekanlarla sınırlı değil tabii ki… Özellikle de tıpkı şu anda olduğu gibi kar iyice tuttuğunda kardan adam yapabilir, ya da arkadaşlarınızla kartopu savaşına girebilirsiniz. Ama bunlar biraz daha bilindik elbette… Ben bugün farklı bir şey deneyeceğim.

Buz pateni arkadaşlar, evet! Ne zamandır denemek istiyordum; hazır gölün donduğunu da görünce bu fırsatı kaçırmak istemedim. Ne kadar özgür hissettiriyor bir bilse- Ay! Ay! Ay!

Tabii kendini çok kaptırmaya da gelmiyor. Sonuçta buz pistinde değiliz, yüzey o kadar pürüzsüz sayılmaz. Baksanıza, nasıl da suçu hemen kendi kayma becerilerime değil de zemine attım ama…

Şaka bir yana, buz patenine ve bu sporla uğraşanlara her zaman hayranlık duymuşumdur. Oldukça karmaşık ve fiziksel anlamda zorlayıcı figürleri, adeta eforsuz bir zarafet ve estetikle yapabilmek… Gerçekten çok etkileyici. Yani belki biraz zorlasam ben de şöyle ufak bir figür yapabilirim ama…

Aman arkadaşlar, o neydi? Buz mu çatırdadı yoksa bana mı öyle geldi?

Yok yok, eminim bu sefer. Bir çatırdama sesi geliyor. Neyse… Başımıza bir iş almadan, bir yerlerimizi kırmadan gelin bu sevdadan vazgeçelim en iyisi… Kaymayı kastediyorum tabii ki, yoksa buz pateninden bahsetmeyi bırakacak değilim.

Hadi devamını stüdyoda konuşalım, hem biraz içimiz ısınır. Uuuuuvv!

Kış sporları arasında ciddi anlamda popüler olan bir branş varsa o da kuşkusuz buz pateni… Hatta daha spesifik ifade edersek artistik patinaj diyebiliriz. Spor, estetik ve sanatın büyüleyici bir buluşması adeta… Diğer branşlarda, sporcuların yaşadığı duygulara tanıklık ediyoruz. Fakat artistik patinajda, bu duygulara tanıklık etmekle kalmayıp onların bir hikaye içerisinde yorumlanışını da izliyoruz. Sporcular, sadece atletik becerilerini sergilemiyorlar; mimik ve jestlerini kullanarak bizleri dramatik bir dünyaya davet ediyorlar. Bir anlatıcı rolüne bürünüyorlar yani…

Ve bembeyaz pistin ortasında yaptıkları figürler, onları ahenkle dans eden renkli silüetlere dönüştürürken hem sporun kendisine hem de mevsime sihir katıyor sanki...

Peki bu etkileyici spor dalı nasıl ortaya çıkmış? Yani ayakkabıların altına metalden yapılma jiletler takıp buzun üzerinde kayma fikri kimin aklına gelmiş? Gelin eski zamanlara gidelim… Biraz daha kuzeye ve yaklaşık 3.000 yıl öncesine…

İskandinavya’nın sert geçen kış aylarındayız. Güçlü, tüyler ürpertici bir rüzgar esiyor.

Ve karşınızda… Vikingler! Onları genellikle baltaları, boynuzlu miğferleri ve savaşçı kişilikleriyle tanıyoruz. Fakat savaş dönemlerinin dışında, kendilerinin zaman geçirmek için tercih ettiği çok daha huzurlu bir aktivite var…

Buz pateni! Evet, Vikingler tıpkı bölümün başında benim de yaptığım, ya da yapmaya çalıştığım gibi, İskandinavya’nın donmuş göllerinde, hayvan kemiklerinden yapılmış basit patenlerle kolayca hareket edebiliyorlardı. Ama bu patenlerin tasarımı biraz farklı. Metal jiletler yerine at ve geyik kemikleri, deriden yapılmış kayışlarla ayakkabının tabanına bağlanıyor. Bu da, buzun üzerinde şimdiki kadar keskinlik sağlamasa da ilerlemelerine imkan tanıyor. Patenler sayesinde savaşçılar ve haberciler, gitmek istedikleri yere daha kolay ulaşıyor; ya da düşmanlarına sürpriz saldırılar düzenleyebiliyorlar.

Fakat şu anda oldukça barışçıl, hatta dostane bir hava hakim. Kış aylarında düzenlenen buz pateni yarışları sadece fiziksel dayanıklılık geliştirmeye yaramıyor, aynı zamanda burada yaşayan halkı bir araya getiriyor.

Üstelik bu, çocuklar ve gençler için eğlencenin dışında hız ve çevikliklerini ortaya koyma fırsatı aynı zamanda. Onların bu eğlencesini görünce neredeyse ben de kendimi tutamayıp katılacağım şimdi aralarına… Ama hemen dikkatleri üzerime çekerim tabii ki… En iyisi bu savaşçı topluluk hala eğlenme havasındayken biz de buradan yavaşça ayrılalım.

Evet arkadaşlar, donmuş göllerde ustalıkla kayabilen birilerini izlemek iyi geldi. Bundan sonraki denemem için çaktırmadan birkaç tüyo da edindim üstelik… İskandinavlar bu konuda gerçekten iyiler. Günümüzde de hokey, kayak ve buz pateni gibi kış sporları bu ülkelerde ciddi anlamda rağbet görüyor ve halkın büyük kısmının oldukça yetkin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki Dünya üzerinde birbirinden farklı pek çok toplululuk yaşıyor. Dolayısıyla, buz pateninin sadece Vikinglere ve İskandinavya’ya has bir şey olduğunu iddia edemiyoruz. Arkeolojik kazılarda İngiltere, Almanya, Macaristan hatta Çin’de dahi 3.000 yıl öncesine ait, patenlerde kullanılan hayvan kemiği kalıntılarına rastlanmış. Bu da demek oluyor ki buzda kaymak, gerek stratejik gerekse eğlence amaçlı olarak bambaşka coğrafyalar ve kültürlerde tercih edilen bir aktivite. Fakat günümüzde bazı akademisyenler, buz pateninin özellikle Vikinglerle özdeşleştirilmesini; aristokrat çevrelerin bu aktiviteyi sahiplenme, hatta ipotek koyma arzusuna bağlıyor.

Buz pateni tarihiyle ilgilenen akademisyen Beverly A. Thurber makalesinde; bu aktivitenin 18. yüzyıldan itibaren, Avrupa ve Kuzey Amerika’da büyük gelişme katettiğini belirtmiş. İşte tam da bu dönemde, Büyük Britanya’nın eğitimli ve varlıklı çevrelerinde, Orta Çağ İskandinavya’sına karşı büyük bir ilgi varmış. Bu ilgi, bir süre sonra Viking hayranlığına evrilmiş. İngiliz asilzadeleri ortak ilgi alanlarına yönelik topluluklar kurmuş, mitleri kendi dillerine çevirmiş, İzlanda’ya ziyaretler gerçekleştirmiş ve hatta kendilerine Viking takma isimleri bile koymuşlar. Paralel gelişen bu iki ayrı ilgi alanı, buz pateni ve Viking mitolojisinin birleştirilmesine yol açmış. Thurber’a göre, ancak belirli bir sosyo-ekonomik düzeydeki insanların ilgilendiği bu hobiler, toplumun geri kalanıyla aralarına set çekmek için de kullanılmış. Ağırlıklı olarak kadın sporcuların yer aldığı profesyonel bir spor dalı olmadan çok önce, buz pateni çoğunlukla beyaz ve zengin erkeklerin tekelindeymiş ve şehirlerin içindeki buz tutmuş göller, bu ayrımı sergilemenin en kolay yolu haline gelmiş. Şiirler ve masallarla romantize edilen, efsanelerle de iyice yüceltilen bu aktivite; Thurber’a göre bugün hala kimilerince aynı ayrımı derinleştirmek amacıyla tercih ediliyor.

Tabii buz pateni, Vikingler’den ve Avrupa’nın aristokrat topluluklarından bu yana aynı kalmamış arkadaşlar. Geçirdiği değişimler ışığında, basit bir zaman geçirme aktivitesi olmaktan çıkıp rekabetçi bir spora dönüşmüş. ABD’li iş adamı Edward Bushnell, 1850’de ilk tamamı çelikten yapılma buz patenini geliştirmiş ve böylece, tahtadan üretilmiş hantal patenler tarihe karışmış. 1900’lerdeyse jiletin parmak ucundaki tarafına, “toe pick” adı verilen ve zıplamayı kolaylaştıracak dişler eklenmiş; böylece buz pateniyle etkileyici hareketler yapabilmenin de önü açılmış. Mesela artistik patinajla ilgilenen ve izleyen herkesin bir noktada duyduğu Axel, Salchow ve Lutz sıçrayışları, onları bulan kişilerin isim ve soy isimlerinden geliyor: Axel Paulsen, Ulrich Salchow, ve Alois Lutz.

Bu kadar sevilen ve benimsenen bir spor dalında elbette ki pek çok farklı kişi hak iddia etmek istiyor. Örneğin İngiliz yazar Samuel Pepys, Londra’nın oldukça çetin geçen 1662 kışında buzun üzerinde dans ettiğini ifade etmiş yazdığı günlüklerde… Fakat “ice dance” olarak adlandırılan buzda dansın, Viyana Buz Pateni Kulübü’nün 1880 yılında yaptığı vals uyarlaması sonucu ortaya çıktığı daha yaygın bir görüş. Günün sonunda, farklı ülkelerden gelen ama ortak bir tutkuya sahip tüm bu gruplar birleşip 1892’de Uluslararası Buz Pateni Birliğini’ni kuruyorlar; böylece kurallar da daha net şekilde belirleniyor. Erkekler, kadınlar ve çiftler için ayrılan artistik patinaj kategorileri, 1908’de düzenlenen Londra Olimpiyatları’nda programa ekleniyor.

Buz pateni, eskisi kadar aristokratik ve halka kapalı bir spor branşı olmasa da bu alanda yükselmek ciddi bir emek ve maddi fedakarlık gerektiriyor. Küçükken alınan dersler, kişi bu yolda profesyonel olmaya karar verirse yerini özel hocalara ve bire bir derslere bırakıyor. Bunun yanında kullanılan ekipmanlar, puanlamada oldukça büyük önem arz eden kostümler ve çeşitli yarışmalara katılmak için yapılan seyahatler… Haliyle bunlar, sporu lüks bir konuma taşıyor. Fakat bir izleyici olarak tanık olduğumuz bu ahenk içindeki seçkin dünya, biraz daha yakınlaşınca çok daha sert çekişmelere sahne oluyor arkadaşlar. Özellikle de son yıllarda puan sisteminin değiştirilip atletizmin biraz daha ön plana çıkmasıyla sporcular, sınırlarını pist dışında da zorluyorlar.

Ağırlık çalışmaları, çeviklik antrenmanları ve saatlerce tekrar tekrar denenen akrobatik hareketlerle rakiplerin içinden sıyrılmayı hedefliyorlar. İşte burada da işin yüksek baskı, stres ve dayanıklılık kısmı başlıyor. Tüm bu zorlu koşullar altında tek bir hedef için çalışan sporcuların içindeki hırs ve kazanma arzusu, elbette ki rekabeti kızışıyor.

Birazdan en hararetli rekabetlerden birine, adeta bir ateş hattına tanıklık edeceğiz. Fakat buz pistine tekrar çıkacağımız için önce paten becerilerimi birazcık da olsa geliştirmeliyim. En iyisi biz araya giderken ben de birkaç figür ve atlayış çalışayım. Kolay değil, olimpiyat seyircisinin önüne çıkacağız. Hazırlıklı olmamız gerek…

Ne kadar büyüleyici bir başlangıç… Amerika Birleşik Devletleri’nin Salt Lake şehrinde düzenlenen 2002 Kış Olimpiyatları’ndayız. Ve parlak, gümüş renkli kostümüyle kusursuzca süzülen bu sporcu da…

Rus buz patenci Evgeni Plushenko’dan başkası değil… O, Michael Jackson şarkıları eşliğinde hareketlerini sergilerken salon, tıpkı pist gibi buz kesmiş; tüm gözler ona kitlenmiş durumda. Her manevrasında uzun sarı saçları uçuşan Plushenko, Olimpiyatlar’ın tartışmasız gözdelerinden… Ona kafa tutabilecekse tek bir kişi var… Kendisi gibi Rus olan, hatta bir zamanlar onunla aynı eğitmenin altında çalışmış Alexei Yugadin. Teknik bilgisi ve gerçekten de üniversitede ders vermesi sebebiyle “Profesör” olarak bilinen ünlü buz pateni koçu Mishin, altın madalyaya aday olan bu iki sporcuyu da eğitmiş. Fakat Yugadin, Plushenko’yu kayırdığı sebebiyle Mishin’in kampından ayrılıyor ve yeni bir koçla, Tatiana Tarasova’yla çalışmaya başlıyor. Sadece teknik koç değiştirmekle yetinmeyen Yagudin, mükemelliyetçilikle mücadele ettiği zorlu dönemin ardından Rudolf Zagainov isimli meşhur bir psikologla da anlaşıyor. Yarışmanın seyrini değiştiren ve yıllarca sürecek söylentilere yol açan kısım, işte tam da burası…

Neyse, biz şova dönelim. Henüz 20 yaşındaki Plushenko her zamanki güvenli duruşuyla ilk hareketini yapmaya hazırlanıyor. Kendisi, özellikle sıçramalar konusunda usta. Bu konuda eline su dökebilen yok. Fakat Plushenko…

Sıçramaya yeltendiği daha ilk hareketinde…

Pistin soğuk buzuna kapaklanıyor.

Olacak iş değil! Bu düşüş ona çok ciddi puan kaybettirecek. Plushenko bozuntuya vermeyip devamında rutinini harika bir şekilde tamamlasa da izleyiciler şaşkın… Zıplamaların ustası Plushenko’yu böylesine sert bir düşüşe iten şey ne olabilir?

2002 Kış Olimpiyatları’nda altın madalya Alexei Yagudin’e giderken Evgeni Plushenko, tıpkı kostümü gibi gümüş madalyaya layık görülüyor ve ikincilik kürsüsündeki yerini alıyor.

Fakat Plushenko için bu yeterli değil. Bir sporcu için en önemli organizasyonda, en önemli anda, hem de en uzman olduğu konuda ezeli rakibinin nasıl gerisinde kaldığına inanamıyor.

Hadi onu bu buruk ikincilikle baş başa bırakıp stüdyoya geri dönelim.

Plushenko devam eden yıllar boyunca yarışma kayıtlarını defalarca izlemiş ve konuya kendi açıklamasını getirmiş. Burada ilginç bir iddiada bulunuyor Plushenko :

“O gün, ezbere bildiğim dörtlü atlayışta düştüm. Normalde beni gece yarısı uykumdan uyandırsanız bile o atlayışı tek bir hata olmadan yapardım. Antrenmanlarda her şey harika gitti… Ve sonra birden… tam atlayışı gerçekleştirecekken onu gördüm, Zagainov’un silüetini… Tam karşımdaydı. Bakışları bana odaklanmıştı. Sanki o anda birisi bana sıçramamı emretti, ve ben de itaat ettim. Oysa bunun için hala erkendi. Bu sinyal nereden geldi, beynime nasıl ulaştı bilmiyorum. Hala, anlaşılamaz bir güç tarafından ele geçirildiğime inanıyorum.”

Aslında Plushenko’nun demek istediği, Yugadin’in psikoloğu olan Zagainov tarafından hipnotize edildiğiydi. Zagainov, o dönemde satranç ustalarıyla da çalışıyordu ve söylentilere göre, birtakım özel güçlere sahipti; kimi zaman karanlık olduğu iddia eden güçler… Bazılarına göre Zagainov, insanların zihinlerini ve fizyolojik durumlarını manipüle edebiliyordu.

Plushenko ve Yagudin’in rekabetinde, o gün gerçekte neler olduğu gizemini koruyor; fakat kimse Yagudin’in altın madalyayı şans eseri kazandığını söyleyemez elbette… Olimpiyatlar’dan önceki yıl Dünya Şampiyonluğu’nu Plushenko’ya kaptırmasıyla neredeyse sporu bırakma noktasına gelen Yagudin, koçu Tarasova sayesinde oyunda kalmış ve tüm zamanını performansını kusursuzlaştırmaya adamıştı. Saatlerce süren teknik çalışmaların yanında sıçrama ve hız konusunda da gelişmek için zayıflamaya kafayı takmış, en az 10 kilo vermişti. Olimpiyatlar’a giden yolda bir anlamda yeni bir Yagudin yaratmıştı yani… Eh, böyle bir adanmışlığın hakkı da altındır zaten… Zaten günümüzde de pek çok yorumcu, Plushenko’nun hipnotize edildiği için değil; 20 yaşında genç bir sporcu olarak Olimpiyatlar’ın getirdiği stres sebebiyle düştüğü fikrine yakın. Yagudin’i kürsüye taşıyan, rakibinin düşüşü kadar kendi iradesiydi.

Ne drama ama… Hırs, rekabet, tutku, takıntı… Sürecin kendisi dahi tüm bu duyguları doruk noktasına taşırken, gösteri anında aynı hissiyatın seyircilere geçmemesi imkansız olurdu… Üstelik bu, ünlü rekabetlerden yalnızca biri… Geçmiş yıllarda buz pistleri, buna benzer pek çok kıran kırana mücadeleye sahne olmuş.

Battle of the Carmens ismiyse sporcuların adlarından değil, seçtikleri ortak şarkıdan geliyor. Doğu Almanya’dan Katarina Witt ve ABD’li Debi Thomas, şovları için Bizet’nin Carmen operasını tercih etmişlerdi. Tabii ki rekabet, sadece sporcular düzeyinde ilerlemiyordu; Soğuk Savaş’ın etkisiyle dönemin blokları da birbirine karşıydı ve her kulvarda en iyi olabilmek için amansız bir çekişme vardı. Bu kulvardaki galip o yıl Katarina Witt, ve dolayısıyla da Doğu Bloğu olmuştu.

Fakat 1994 yılında düzenlenen Kış Olimpiyatları’nda, kadınlar kategorisinde bundan çok daha ses ve reyting getiren bir mücadele gerçekleşti.

ABD’li sporcular Tonya Harding ve Nancy Kerrigan arasındaki rekabet, en sonunda Kerrigan’ın hain bir saldırıya uğramasına sebep olmuştu. Ulusal Artistik Buz Pateni şampiyonası için antrenman yapan Kerrigan’ın karşısına, soyunma odasına gittiği sırada maskeli bir adam çıkmış ve bu kişi, metal bir sopayla dizini hedef almıştı. Diz kapağının kırıldığını düşünerek yere yığılan Kerrigan, ağlayarak “Neden ben?” diye isyan ediyordu. Şampiyonanın kazananı, Kerrigan’ın en büyük rakibi Tonya Harding’di. Bu da, kendisinin maskeli saldırganla bağlantısı olduğu yönündeki şüpheleri artıran bir detaydı.

Harding ve Kerrigan iki zıt kutup. Harding istismarcı bir anneyle, finansal zorluklarla büyürken Kerrigan; maddi durumu iyi ve anlayışlı ebeveynlerle yetişmiş bir kuğu prensesini andırıyordu. Harding’in saçları ve tarzı ona dağınık, asi bir hava katarken Kerrigan her zaman zarif, ölçülü ve asil görünüyordu. Herkes, birbirinen her anlamda farklı bu iki kadının karşılaşmasını izlemek için oldukça hevesliydi.

Saldırıdan kalıcı bir hasar almadan kurtulan Kerrigan, kısa sürede tedavisini tamamlayıp aynı yıl düzenlenen Kış Olimpiyatları’na katılabildi, hatta seyircilerin hayranlık dolu bakış ve tezahüratları içerisinde gümüş madalya aldı. Patenleriyle sorun yaşadığı için rutinini yarıda kesen Harding’se yarışı sekizinci sırada tamamladı. Bu acı yenilginin üzerine bir de hakkında soruşturma başlatıldı Harding’in... Saldırının azmettirici olduğu yönündeki iddialar, şok edici bir şekilde, saldırganın eşi ve koruması tarafından tutulduğunu ortaya çıkarttı. Her ne kadar kendisi bundan hiçbir şekilde haberi olmadığını söylese de doğal olarak kimseyi inandıramamıştı. Asla bir itirafta bulunmayan Harding, tüm bunların sonucunda herhangi bir hapis cezasına çarptırılmadı. Fakat kamuoyu karşısındaki itibarı çoktan yerle bir olmuştu. Üstelik çok sevdiği buz pateninden de ömür boyu men edildi.

İnsanın hayattaki en büyük tutkusundan men edilmesi çok üzücü elbette, fakat 1994 Kış Olimpiyatları’nda artistik patinajın milyonları ekrana kilitlemesinden çıkarabileceğimiz en belirgin sonuç, zıtlıkların savaşına tanık olmayı sevdiğimiz belki de…

Tekniğe karşı sezgisellik, deneyime karşı gençlik, asalete karşı asilik… Birbirine ters düşüyor gibi görünen özelliklerin kendi içlerindeki kusursuzluğunu takdir ederken hangisinin galip geleceğine dair bir merak duymak olarak da açıklayabiliriz bu ilgiyi… Aslında sporcuları, medya ve mitlerin de etkisiyle belirli arketiplerle özdeşleştiriyoruz ve bu hikayenin nasıl sona ereceğini izlemek hoşumuza gidiyor. Sporcuların bireysel hikayeleri, bizim onların sahnedeki anına şahit olmamızdan çok önce başlıyor ve izleyiciler karşısında zirve noktasına ulaşıyor. Tıpkı, Jung’dan ilham alan Joseph Campbell’in yapılandırdığı “Kahramanın Yolculuğu” gibi… Bu hikayenin içinde türlü engeller, zorluklar, mentorlar, rakipler, yenilgiler ve zaferler var. Artistik patinaj, en başta da dediğim gibi, sporun sanatla kesiştiği noktada karşımıza çıkıyor ve bize anlatılan hikayeyi sevdiğimiz kadar, ardındaki kahramanı da seviyor; onunla bir bağ kuruyoruz. Bahsettiğim tüm rekabetlerde hangi sporcuya daha yakın hissettiğiniz, size kendinizle ilgili bir içgörü sunacaktır elbet. Onların özelliklerinden ve mücadelelerinden aldığımız ilham; kendi hayatımızda karşılaştığınız engelleri, zıtlıkları ve bunları aşmak için hangi “figürleri” tercih ettiğimizi de ifade ediyor aslında… Duyguları deneyimlemek yaşadığımızı hissettiriyor, ama sanatta aynı zamanda kendi yansımamızı görüyoruz. Artistik patinaj; müzik, kostüm ve koreografi seçimleriyle bu yansımanın gelebileceği en estetik noktalardan biri. Üstelik branşın kendisi halihazırda zıtlıkların birleşiminden oluşuyor… Kondisyon, kas gücü ve mental dayanıklılık; duygular, hassasiyet ve incelikle buluşuyor. En başarılı performanslar, bunların mutlak dengesinden ortaya çıkıyor. Belki de insanlığın bu spora çağlardan beri süregelen ilgisi, hepimizin içinde var olan dualiteden, yani ikilikten kaynaklı… Ne demiştik, her mevsimin farklı bir güzelliği var ve kışlar, buz pateniyle çok daha ihtişamlı. Sonuçta insan, geçirdiği her mevsimde zorluklar kadar güzellikler de bulabilmeli. Bir sonraki mevsime hazırlanma gücünü bizlere bu verir.

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (93)