Gençlik, Yaşlılık ve Yaşçılık: The Substance
Hiç kendinizin daha genç, daha güzel ve daha mükemmel bir versiyonunu hayal ettiniz mi? Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan filmlerinden The Substance, işte tam da bu soruyla başlıyor. Film, gençlik, güzellik ve tiksinti üzerine derin tartışmaları tekrar başlatıyor. 111 Hz’in bu bölümünde, The Substance’ın işlediği temalardan yola çıkarak gençleşme teknolojilerinin bilimsel altyapısını keşfe çıkıyoruz. Aynı zamanda yaşlılığa dair toplumsal ve bireysel yaklaşımları felsefi bir perspektiften anlamaya çalışıyoruz.
x
Ve… Firuze’nin daha genç, daha güzel ve daha mükemmel hali doğar… İşte böyle arkadaşlar… Geçen yılın baya bi konuşulan filmi The Substance’ta kullanılan madde insanı bu şekilde etkiliyormuş. The Substance’ın evreninde Türkiye’ye de ulaşmış ve Firuze de kullanmaya karar vermiş. Firuze’nin kullanmasının ardından Genç Firuze dünyaya geliyor. Ancak o daha tam ne olduğunun farkına varmış değil. Bu evrene döneceğiz zira isterseniz önce bu gençlik kavramına, gençliğe duyulan arzuya ve gençleşme isteğine bir bakalım…
Dinlerle başlayalabiliriz… En azından iki İbrahimi dinde benzer bir gençlik tahayyülü var. İslam alimlerinin genel kanısına göre ölümden sonra dirilme yaşı belli. Cennete gidenlerin 33 yaşında olacak şekilde dirilmesi bekleniyor. Cennetin mükemmelliğini de hesaba katarsak burada 33 yaşın bir tür “en iyi” yaş olarak ifade edildiğini söyleyebiliriz. Hristiyanlıkta ise yine 33 yaş öne çıkıyor. Tabii İslam’daki kadar genel kabul görmüş değil. Yine de İsa’nın çarmıha gerildiği yaş olmasından kaynaklı 33 yine öne çıkan olasılıklardan biri. Dünyanın neredeyse 3’te biri mükemmel yaşın 33 olduğuna inanıyor desek pek abartmış olmayız… Anlayacağınız o ki gençliğe dair yüceltme ne yeni ne de güncel popüler kültürün bir icadı. Neredeyse 2000 yıllık tarihi olan, milyarların benimsediği düşünce sistemlerinin dahi özümsediği bir inanç.
Gençleşme kelimesi Cambridge Sözlükte şöyle tanımlanmış: birinin daha enerjik ve daha genç hissetmesi veya görünmesi için alınan aksiyonlar ve süreçler. Dikkat ederseniz sadece biyolojik bir yaşa değil enerjiye ya da görüntüye de bir referans var. Buradan yola çıkarak baktığımızda yaşın, gençliğin sadece biyolojik veya fizyolojik süreçleri tanımlamadığını anlıyoruz. Zira, bizim karakterimiz Firuze de halini elde edebilmek adına ne olduğunu bilmediği bi’ madde kullanıyordu. Durham Üniversitesi’nden Jean Spence, gençlik kavramının bu diğer yönlerini inceliyor. Spence’e göre “gençlik” biyolojik olduğu kadar toplumsal hatta ekonomik pozisyonlarımızdan türetilen bir kavrammış. Ayrıca farklı dönemlerde veya farklı mekanlarda değişik anlamlar kazanabiliyormuş.
Mesela 60’lardan önce “gençler” dediğimiz grup iş gücüne girişi belirtirken, 60’lar ve 70’ler sonrası Batı’da özellikle popülerleşen üniversite eğitimleri ve cinsel devrim hipi hareketi gibi nedenlerle “hedonistik, deli dolu, politik olarak aktif” gibi anlamlar kazanmış.
Sanat tarihçisi Patricia Mellencamp gençliğin kültürdeki anlamının bir tür kaybetme hissiyle bağdaştığını ifade ediyormuş. Ona göre gençlik bizim deneyimlerimizle ve başarılarımızla değil kaybetme hissiyle andığımız bir dönem… Firuze de bu nedenle istemişti yeniden genç olmayı… Bu madde ona kaybettiği bir şeyi vaadediyordu… O evrene tekrar bir bakalım isterseniz. Bakalım Genç Firuze neler yaşayacak?
Bakar mısınız nasıl da koşuşturmaca içinde! Gençliğin tam enerji dolu olma ve hedonistlik algısını pekiştiriyor onun bu davranışları. Ama… çok mu bilim kurgu bu yaşananlar? Yoksa cidden böyle bir tıbbi prosedür mümkün mü? Yani yanlış anlamayın, filmi izleyenlerinizin malumudur… Bölünme sahnesi oldukça fantastik… Ancak gençleşme ve yaşlanma için tıbbi olarak ne tür teknolojiler mevcut buna bir bakmak lazım. Acaba daha gerçekçi, ayakları yere basan prosedürler var mı? Yaşlanmanın geri çevrilebilir olup olmamasına girmeden önce yaşlanma sürecini bi’ iyice anlamamız gerekiyor...
Yaşlanma dediğimiz şey hücresel düzeyde DNA hasarı, protein birikimi ve hücre fonksyionlarında bozulmalar gibi değişiklikler içeren bir süreç. Bu değişiklikler de zamanla dokuların ve organların işlevlerini olumsuz etkileyerek hastalıkların gelişimine katkıda bulunuyormuş. Nobel ödüllü biyolog Venki Ramakrishnan, evrimsel sürecin üremeyi uzun yaşama tercih ettiğini söylemiş. Bu şu demek, insanların biyolojisi türün devamlılığı için çocuk yapmaya uzun yaşamaktan daha yatkın. Ramakrishnan hem biyolojik olarak yaşlanma sürecinin değiştirilebilir olduğunu söylemiş hem de insanın doğal bir yaşam limiti var diye belirtmiş. Ortalama yaş limiti 100 civarıymış insan türü için ve bu limitin üzerine çıkanların en büyük farkı da genetikmiş. Örnek olarak, 1997’de hayatını kaybeden Jeanne Calment adındaki Fransız bir kadın bilinen en yaşlı insan olma özelliğini hala koruyor.
Tam 122 sene yaşamış olan Jeanne, her gün şarap içen, yemeklerden sonra sigara içen ve günde 1 kiloya yakın çikolata yiyen biriymiş. Çok şaşırtıcı değil mi? İlla ki genetiktir demesinin sebebi de bu biraz sanki değil mi… Pratikleri hiç de sağlıklı görünmüyor doğrusu… Sakın örnek filan almayın!
Ramakrishnan’ın çalışmaları tabii yaşlanmayı anlamakla sınırlı değil… Onun çalışmaları bizlere yaşlanmayı durdurma ve hatta tersine çevirmeye dair başka bilgiler de sağlıyor. Yaşlanma önleme dediğimizde önümüze çıkan bir enzim var mesela: telomeraz. Bu enzimi, hücrelerimizin içindeki DNA'nın uçlarını koruyan ve bu vesileyle yaşlanmayı yavaşlatan bir enzim olarak düşünebiliriz. Bu enzim sayesinde hücrelerimiz daha uzun süre çalışabiliyormuş.
“Eee o zaman bu telomarazı daha aktif hale getirecek biyolojik ya da tıbbi yolları bulalım!”
Dediğinizi duyar gibiyim ama Ramakrishnan uyarıyor. Telomeraz enziminin bazen de durdurulması gerekiyormuş. Bazı hücrelerin bir noktada ölmesi ve yerini yenilerine bırakması gerekiyormuş. Telomeraz aktivitesinin artması işte bu ölme sürecini öteliyor ve kanser riskini arttırıyormuş. Hatırlarsanız kanser dediğimiz tıbbi durum hücrelerin durmadan bölünmesini içeriyor.
Kanser hücrelerinin ortaya çıkmasında birçok etken var ve telomerazın aktivitesi de bunlardan biri. Kanser hücreleri telomerazın aktivitesine devam etmesini sağlayorlarmış. Tam da bu nedenle durmadan bölünüyorlarmış. Yani arkadaşlar anlayacağınız şu ki yaşlanmanın önüne geçmek ve kanser riskini azaltmak aynı anda gerçekleşmesi oldukça zor iki hedef… Bu nedenle olacak ki günümüzdeki müthiş tıbbi gelişmelere rağmen yaşlanma hala durdurulabilmiş bir şey değil.
Peki yaşlanmak bir hastalık mı? Aslında değil…
Örneğin, dünyanın önde gelen üniversitelerinden Harvard Üniversitesi’nin Kök Hücre Enstitüsünde yaşlanma sürecini ve bu sürecin farklı organ sistemleri üzerindeki etkilerini anlamak için kapsamlı bir takım araştırmalar yürütülmekte. Yapılan çalışmalara göre yaşlandığımızda eklemler, kan damarları ve diğer anatomik yapılar daha hassas hale geliyor. Hastalıkların daha yüksek oranda ortaya çıkmasının sebebi de buymuş. Yani yaşlılık bir hastalık değil ancak bizleri hastalıklara daha yatkın bir hale getiriyor.
Bir de bu yükselen bir tıbbi alana bakalım: kök hücre çalışmaları. Bu alanı da anlamak için kök hücre denilen ~~bu~~ hücrelere biraz daha yakından bakalım.
Kök hücreler, vücuttaki tüm hücrelere dönüşme potansiyeline sahip olan özel hücrelerdir. Kök hücrelerin sayısı ve fonksiyonları yaş ilerledikçe azalıyormuş. Aslında etrafımıza baktığımızda da görebiliriz bu durumu. Çocuklar tüm gün koşuşturup dururken düşerler, kolları bacakları yara bere içinde kalır. Yine de sonrasında çok hızlı şekilde iyileşirler. Diğer yandan yaşlı bir tanıdığınız bir kaza geçirdiğinde iyileşme süreci daha uzun ve sancılı olur. Burada önemli olan nokta şu ki kök hücrelerin işlevlerinin zayıflaması en basit yarada dahi kendini gösteriyor. Bu durum, bilim insanlarını kök hücrelerin yalnızca iyileşme sürecinde değil, aynı zamanda yaşlanma belirtilerini hafifletme ve biyolojik gençleşmeyi sağlama potansiyeli üzerinde de çalışmaya yönlendirmiş.
Mesela, hayvan deneylerinde kök hücre tedavilerinin yaşlanma belirtilerini azalttığını ve yaşam süresini uzattığını gösterilmiş. Örneğin, Harvard Üniversitesi'nde fareler üzerinde gerçekleştirilen deneylerde, yaşlı farelerin kan dolaşımı genç farelerle birleştirildiğinde, genç farelerin organlarının hızla yaşlandığı gözlemlenmiştir. Dolaşımlar ayrıldığında ise yaşlanma belirtilerinin yok olduğu ve organların biyolojik olarak yeniden gençleştiği tespit edilmiştir. Bir diğer deneydeyse yaşlı farelere uygulanan kök hücre tedavileri, bu hayvanların motor fonksiyonlarında iyileşme ve bilişsel fonksiyonlarında düzelme gibi olumlu sonuçlar vermiş. Ancak tabii insanlar için daha yolun başındaymışız…
Sonuç olarak, kök hücre tedavileri yaşlanmanın etkilerini hafifletme ve yaşam kalitesini artırma potansiyeline sahip zira büyük konuşmak için çok erken olduğunu unutmamak gerekiyor, özellikle de insanlar olarak. Şimdi kısa bir ara verelim isterseniz. Geri dönüşte biraz da gençleşmenin, yaşlanmanın felsefesi nedir biraz da buna bakarız.
Firuze’nin genç versiyonunun yaşlı haline neler dediğini duydunuz mu? Ondan çirkin diye bahsediyor… Sanki iğrenç bir şeymiş gibi, sanki insan değilmiş gibi davranmaya başlıyor… Burada biraz da gençlilik yaşlılık meselelerinin felsefesine bakmamız şart oldu... Mesela neden genç Firuze yaşlı versiyonuna karşı böyle bir davranış içinde? Biraz bunu anlamaya çalışalım…
Yaşlılık meselesine dair ilk konuşanlardan biri ünlü Fransız filozof Simone De Beauvoir şöyle demiş:
De Beauvoir genç Firuze’nin yaşlı versiyonuna yaptığı şey görmemiz için bize bir netlik sağlıyor sanki değil mi arkadaşlar. Ona göre bizler yaşlılara karşı sessiz bir komplo kuruyoruz, onları insanlığın dışında bırakmaya çabalıyoruz. Ki etrafımızda baktığımızda da görebiliriz… Yaşlılar, toplumun “normal” yaşamından dışlanıyor. Onların üzüntüsüne, sıkıntısına, yalnızlığına acıyoruz ama büyük oranda neden böyle hissettiklerini sormuyoruz. İşte Beauvoir’a göre yıkıcı gerçek şu: henüz yaşlanmamış olanlar, yaşlıların insanlığını reddediyor.
Yaşlılara saygı duymaktan oldukça fazla bahsedilir ama bu laf sanki ~~Beauvoir’ya göre~~ biraz da ikiyüzlülük içeriyor. İnce bir alayla, onların kenara çekilmeleri gerektiğini ima ediyoruz. Saçlarının eksilmesi veya ağarması gibi sebeplerle görünüşü itibari ile yaşlı dediğimiz kişilerle anlamlı aktivitelere girmekten kaçınıyoruz.
Gibi laflar ediyoruz veya duyuyoruz etrafımızda.
Aynı zamanda günümüz dünyasında piyasa odaklı bir dünyadayız. Bu da ister istemez bakış açımızı etkiliyor… Yaşlılara çalışmadığı için, ekonomiye katkı sağlamadığı için topluma bir şey katamayacağı gibi bir önyargıyla bakıyoruz. Onları küçümsüyor, yetkin olmadıklarını varsayıyor, bu da doğal olarak konuşmalarımıza yansıyor ve onlarla küçümseyici bir tonda konuşuyoruz. Ne kadar da gerçek ve üzücü değil mi arkadaşlar.
Peki, neden böyle yapıyoruz?
Amerikalı filozof Martha Nussbaum yaşçılığın, yani yaş temelli ayrımcılığın tüm insanları kapsayan tek ayrımcılık türü olduğunu ifade ediyor. Çünkü, yeterince uzun yaşayan herkes, bir gün yaşlı olacaktır. Ona göre bu ayrımcılıktan hiç kaçış yok... Örnek olarak bir erkek için bir kadını irrasyonel, duygusal, itaatkar gibi görmek aynı zamanda onu rasyonel, emir almaz gibi bir pozisyona yerleştiriyor. Ancak bir genç bir yaşlıya söylediği her şeyin kendisi için de gün gelip geçerli olacağını biliyor. Nussbaum’a göre bu hatırlatma durumu da yaşlılara yönelik ayrımcılığın temellerini atıyormuş.
Yaşlanma ise ölümle ilişkilendirildiği için bir tiksintiyle ele alınıyormuş insanlarda. Ona göre, yaşlı bedenler, gençlere kendi kırılganlıklarını ve ölümlülüklerini hatırlatıyormuş. Popüler söylemler bu bedenleri beceriksiz, çekici olmayan, hatta itici olarak resmettiğinden yaşçı bakış açısı oldukça yaygın diyor Nussbaum. Yani, ona göre yaşlanmak sadece bireysel bir deneyimi değil, aynı zamanda toplumsal bir dışlanma sürecini de ifade ediyor~~muş~~.
Nussbaum, ölümle tiksinti duygusunun bir arada ele alınması gerektiğini fark etmiş. Vücut sıvıları ve kokuları gibi doğal durumların, insanlarda hem tiksinti hem de ölümlülüğü hatırlatma hissi uyandırıyormuş. Bu tür kokular, sanki bir insandan değil de yalnızca bir hayvandan çıkabilirmiş gibi algılandığından bizlere fani doğamızı ve en sonunda gelecek o ölümü hatırlatıyormuş. Ayrıca, bedensel sıvıların ve kokuların bir tür zehirlenme korkusunu harekete geçirdiğini iddia ediyor. Anlayacağınız o ki iğrenme hissimiz bizleri korumak için evrimselleşmişse de sosyal hayatta başka şekillerde bizlerin davranışlarını etkiliyor. Yüz binlerce yıl önceki atalarımızın ölmüş bir hayvanı yememek için geliştirdiği bir takım duygular bizlerin karmaşık toplumsal yapıları olan dünyamızda her zaman faydalı olmayabiliyor.
İğrenme duygusu üzerine uzmanlaşmış bir psikolog olan Paul Rozin’e göre tiksintinin bir kısmı çevresel öğrenmeyle oluşsa da, evrimsel bir temele dayandığı da düşünülüyormuş. Tabii Rozin bir uyarıda da bulunuyor ve yaşlı bedenlere yönelik bu damgalamanın genelde abartılı olduğunu belirtiyor. Ona göre yaşlanma ile ölüm arasında bir ilişki var ancak yaşlıların topluma katkı yapamayacağı düşüncesi bütünüyle bir yanılgı. İsterseniz son bir kez Firuze’ye bakalım. Bakalım bu defa hangisi ne yapıyor.
Veee hikayemiz de bu deney de böyle bitiyor arkadaşlar…
Yaşlanmaya yönelik damgalama sadece başkalarına yöneltilen bir önyargı değil, aynı zamanda bizim kendimizi dışlamamızla ve kendi bedenimize yabancılaşmasıyla devam eden bir mekanizma. Toplumun, bu önyargıları yıkması ve yaşlanmanın sadece biyolojik değil, aynı zamanda kültürel bir zenginlik olduğunu kabul etmesi gerekir. Tabii bu sadece tek yönlü bir ilişkilenme içermiyor. Aynı zamanda gençler için de büyük bir kayıp var burada. Yaşlılar homojen bir grup değil. Bizim çizdiğimiz o kırılgan karikatürler de değiller. Her biri birer birey, üstelik deneyimlerin çetin sınavlarında şekillenmiş bireyler.
Bu sessizliği, Beauvoir’ın dediği gibi, parçalamak gerekiyor olabilir.
Onların seslerini duyalım ve bunu bir yardım eylemi olarak değil; insanlığı yeniden sahiplenme çabası olarak yapalım. Çünkü onları gerçekten dinlediğimizde sadece yaşlılara saygı duymuyoruz, her yaşta insanın değerli olduğu bir dünyanın hep birlikte inşası için bir adım da atıyoruz.
Yaşlanmaya dair önyargılar sadece başkalarına yönelik değil - kendi bedenimize ve geleceğimize karşı da yabancılaşmamıza sebep oluyor. Yaşlılık sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda kültürel bir zenginlik. Her yaşlı birey, kendi benzersiz deneyimleriyle şekillenmiş bir hikaye taşıyor.
Belki de yapılması gereken, Beauvoir'ın dediği gibi bu sessizliği bozmak. Yaşlıların seslerini duymak, onları gerçekten dinlemek. Bunu bir yardım eylemi olarak değil, insanlığı bütünüyle kucaklama çabası olarak görmek. Çünkü yaşlıları gerçekten dinlediğimizde, her yaştan insanın değerli olduğu bir dünya için önemli bir adım atmış oluyoruz.
Künye
- YazanUğur Yıldırım
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (13)
- The Substance
- Can ageing be stopped? A biologist explains
- More evidence that aging might be reversible - Harvard Health
- sciencedirect.com
- Research in Context: Can we slow aging?
- National Institutes of Health (NIH)
- New York Post
- Aging
- Harvard Stem Cell Institute
- Stem cells to reverse aging
- Blog - How Old Are You? Philosophy of Age and Its Relevance for Bioethics - Bioethics Today
- Simone de Beauvoir on facing old age and avoiding bad faith | Aeon Essays
- jme.bmj.com