111 Hz ·Bölüm 160 ·2 Aralık 2024 ·23 dk ·2.034 kelime

Çok Yönlülüğümüzle Parlamak

Bir konuda derinleşmek mi daha önemli, yoksa çok sayıda konuda az şey bilmek mi? Günümüzde, kökeni modernleşmenin iş bölümü anlayışına uzanan bir uzmanlaşma trendi var. Bir de bunun karşısında, Rönesans’tan günümüze çok yönlü olmayı arzulayanlar var. İş dünyasında ve kişisel gelişimde çok yönlü olmanın avantajları ile uzmanlaşmanın sağladığı derinlik arasında nasıl bir denge kurulabilir? 111 Hz’in bu bölümünde çok yönlülük ve uzmanlaşma kavramlarını ele alıyoruz.

0:00

Yahu arkadaşlar ben bu kanalı yıllardır takip ediyorum. Çok da güzel içeriklerine denk geldim ama bu haftaki sohbetten pek de bir şey anlamadım açıkçası. Yani videoyu izlemeye Platon konuşacaklar diye başladım, ama sanki bu iki profesör yabancı bir dilde konuşuyor gibi geldi bana. Bayağı felsefe hakkında hiçbir şey bilmiyor gibi hissediyorum şu an. Arada hepiniz böyle hissetmişsinizdir eminim. Bir konuda uzman kişileri dinlerken, hiçbir şey anlamayıp moraliniz bozulmuştur illa ki. Bu okulda da olabilir, benim gibi internetten video izlerken de…

Aslına bakarsanız bu üzerine konuşabileceğimiz harika bir konu. Öyleyse Platon’u ve bu kavramları bir kenara bırakıp, uzmanlaşma ve çok yönlülük meselesi üzerine konuşalım bugün.

Tekrardan merhabalar arkadaşlar. Az önce de dediğim gibi bugün, uzmanlık ve çok yönlülük üzerine konuşacağız. Bunun için de öncelikle uzmanlaşma halinin tarihine bir bakmamız gerekiyor.

Rönesans’ta bu hiç böyle değildi… O dönemde eğitim alacak kadar şanslı olanlar farklı yönlerde gelişir, topluma birçok alanda katkı sağlardı. Örnek olarak, Leonardo Da Vinci’yi resimlerinden hepimizi biliyoruzdur. Peki onun sadece ressam olmadığını ne kadar biliyoruz? Da Vinci modern uçaklardan yüzyıllar öncesinde uçma teknolojisini geliştirmeye çalışmış bir mühendisti aslında. Aynı zamanda, uçma teknolojisini geliştirebilmek adına yıllarca kuşların fizyolojisini çalışmış bir biyologdu da. İnsan fizyolojisini çok iyi biliyor, insan anatomisi üzerine çizimler yapıyormuş. Yani o hem bir sanatçı hem bir bilim insanı hem de bir mühendis! Evet en çok sanat alanında parlıyor ancak bu diğer alanlarda başarısız olduğu anlamına gelmiyor.

Hatta Leonardo da Vinci'nin demir çubukları elleriyle bükme yeteneğinden Mona Lisa'dan olduğu kadar gurur duyduğu söylenir…

Mesleklerde veya akademide uzmanlaşma Modern Çağ ile başlıyor. Adam Smith, 1776’da “Wealth of Nations” yani “Ulusların Zenginliği” kitabında ekonomik ilerlemenin en temel lokomotiflerinden biri için iş bölümü demiş. İş bölümü modern dönemde hızla artıyor... Ancak Adam Smith dahi 200 yıl öncesinden bizlere bir uyarıda bulunmuş. Haddinden fazla iş bölümünü “zihinsel sakatlanmanın” izlediğini ve bunun bir sınırı olması gerektiğini ifade etmiş. Aslında böyle demesi gayet normal çünkü kendisi de sadece bir ekonomist değildi. Felsefe, astronomi, edebiyat ve hukuk üzerine de yazan çok yönlü biriydi.

Şöyle düşünebilirsiniz: orta çağda bir çantacıysanız çantayı neredeyse baştan sona sizin yapmanız gerekiyor. Belki 1-2 çırak veya kalfanız olabilir ama işin büyük kısmı sizde! Kumaşı veya deriyi almanız, onu kesip biçmeniz, ardından ölçümleri ve çizimleri yapmanız lazım. Bunları bir şekilde hallettiğinizde de artık dikişler, zımbalar… Derkeeen günler geçiyor. Modern dönemdeyse bu iş olabildiğince kolaylaşıyor. Hatta gelin bunu direkt bir çantacının üretim süreci üzerinden ele alalım…

Kesip biçme… Bunun için bir kişi alalım.

Ölçümler ve çizimler için bir kişi daha…

Bir kişi de dikiş için lazım olacak…

E alım-satımla da ilgilenecek biri lazım değil mi?

Eveet, ekip tamamdır.

Kesip biçen kişinin eli alışık olduğundan işini çok hızlı yapacak hale geliyor tabii ki. Ancak dikiş dikmeyi hiç bilmiyor! Dükkanın başında duran kişinin matematiği gayet iyi, alım satımı yapıyor ve gayet güler yüzlü. Ama o da hiç çizim yapamıyor. Her bir işçi kendi alanında gelişiyor, gün geçtikçe daha hızlı ve iyi oluyor kısacası. Yani, her biri yaptığı işte iyice uzmanlaşıyor.

Günümüzdeyse, iki akademisyenin konuşması gibi bir uzmanlaşma söz konusu. Akademiden şirketlere her birimiz dar iş tanımlarından, neredeyse tek bir fonksiyonu olan işlerden sorumlu olduk. Hiper-uzmanlaşma diye adlandırılan bir çağda yaşıyoruz artık. Görece yeni bir meslek ismi olan “yazılım geliştirici” bile artık fazla genel kalıyor... Hem kodlama hem tasarım hem test etme fonksiyonlarını tek bir tanım altında toplamak dahi zor bir hale geldi.

Günümüzün iş dünyası ise bu durumdan oldukça memnun. Çalışanları bir konuda yüksek düzeyde uzmanlaştırmak oldukça efektif. Hatta efektif olmanın ötesinde fazlasıyla verimli. Ne kadar verimli olduğunu şu örnekle anlayabiliriz: Mesela bir hukuk firmanız var ve yirmi tane çok iyi avukat çalıştırıyorsunuz diyelim. Ancak hiçbirinin uzmanlaşma alanı olmasın... Bu durumda size gelecek müşterilere vereceğiniz en iyi avukatlarınızın dahi tekrar konularına çalışması gerekecek… Eğer yirmi avukatınızın her biri farklı hukuk alanlarının farklı alt dallarında uzmanlaşmışsa, gelecek müşterilere kimi sunacağınız bellidir. Bu şekilde hem avukatlarınızın iş yükünü azaltırsınız hem de müşteriler sizin her biri kendi alanının önde geleni avukatlarınızdan oldukça memnun kalır…

Harvard Buisness Review’da yayınlanan bir makaleye göre, bir firma hiper-uzmanlaşmış bir çalışanına giriş seviye bir pozisyona verdiğinin tam beş katı bir maaş ödediğinde dahi karda çıkıyor. İşte böyle bir verim söz konusu! Yani eğer bir konuda ileri derecede uzmanlaşmışsanız, şirketlerin kapıları sizlere açılıyor… Böylelikle hem şirketler hem de çalışanlar için uzmanlaşmak oldukça cazip hale geliyor. Çalışanlar alanlarının en iyisi olmaya uğraşırken, şirketler her bir işçisinin alanlarının en iyilerinden olmasını talep ediyor.

Peki insanlar ne kadar iyi olabilirler?

Kumar Mahta The Exceptionals adlı kitabında çok başarılı figürlerin nasıl o noktalara geldiklerini incelemiş. Mahta’ın dediğine göre insan nüfusunun sadece on binde biri istisnai diyebileceğimiz özelliklerle doğuyor ve hayatlarının devamında bunları geliştirebilecek koşullara sahip oluyormuş.

Mahta kitabının işinde en iyi olma odağını ABD’deki Sivil Haklar hareketinin öncülerinden Martin Lutker King Jr.’ın şu sözüyle özetliyor:

Peki kimler istisnaidir? Mesela Usain Bolt örneğini inceliyor kitapta... Onun dünya rekorları herhalde hepimizin aklındadır… Bolt halihazırda koşmada başarılı olacak şekilde bir biyolojiyle doğuyor. İnsan vücudunda iki tip kas türü var. Birinci gruptakiler yüksek enerji harcayan, gücü hızlı tüketen kaslar. İkinci gruptakilerse daha verimli şekilde enerji tüketen ve uzun süre boyunca bu tüketimi koruyan kaslar. Ortalama bir insanda bu iki kas türü yarı yarıya bölünüyor. Ancak Bolt’un kısa sürede hızlanmayı sağlayan kaslarının, dayanıklılık sağlayan kaslarına oranı dört kat. Bu nedenle Bolt normal bir insandan çok daha kısa sürede çok daha yüksek hızlara ulaşabiliyormuş. Zaten rekorlarına bakarsak Bolt’un istisnai durumu 100, 150 ve 200 metrelik kategorilerdeydi. 400 metre ve üzeri kategorilerde artık biyolojik avantajı ona istisnai bir durum sağlamıyor, hatta yavaş yavaş dezavantaja dönüşüyormuş. Biyolojik avantajının yanında Bolt Jamaikalı. Bu ülke halihazırda koşma kültürünün olduğu bir kültüre sahip. Burada büyüdüğü için doğuştan gelen avantajının üzerine katarak da ilerleyebiliyor. Yani Mahta’nın iddia ettiği gibi çevre de en az doğuştan gelen özellikler kadar önemli.

Modern dünyanın, daha özelinde Batı dünyasının modeli bu... Alanında özelleşmiş, uzmanlaşmış ve eğer şanslıysa “istisna” denebilecek başarılara imza atan bir birey. Tabii… bu uzmanlaşma ve istisnalaşmanın bir de bizden aldıkları var. Şimdi de biraz o karanlık tarafa bakalım… Bu konularda yazıp çizen başka birine, Karl Marx’ın fikirlerine bakalım bir de… Bakalım o ne demiş iş bölümü hakkında?

Marx insanlığın temel psikolojik sorunlarından birini yabancılaşma olarak saptıyor. İş bölümüyle sürekli bir alanda uzmanlaşmamız ve bu işi tekrar tekrar yapmamız gerekiyor. Bu nedenle her bir işçi sadece kendi işini bir makineymişçesine yapıyor. Sonuçta ortaya çıkan ürüne “ben yaptım” diyemiyor. Çanta örneğini hatırlayalım… çizimi yapan kişi, hangi materyalden yapıldığından bağımsız olarak çiziyor mesela. Sonuçta ortaya çıkan çantada sadece kendi tasarımını görüyor. Ancak… Çanta onun üretimi değil. Endüstriyelleşme öncesi bir çantacı yaptığı çantaları yine satıyordu ama ürünüyle kurduğu bir bağ vardı. Hem yapım sürecine hakimdi ve hem de çantalarını kendi yaratıcı sürecinin bir sonucu olarak görebiliyordu. Özetle, bir makineye dönüşmemişti… Kendisi hala bir yaratıcı ve yarattığı eserlerden para kazanan bir zanaatkardı.

Üretimin bu derece odakta olduğu durumlarda insanlar insanlığını kaybediyor ve birer makineye dönüşüyor. Herhangi bir haber programı veya videoda görmüşsünüzdür... Günümüzde fabrikalardaki üretimin çoğu otomasyon ile gerçekleşiyor. Yani dolusuyla makine, her biri spesifik bir fonksiyonu yerine getirecek şekilde bir parça işi hallediyor. Ancak geçmişe baktığımızda oradaki her bir işi yapanın bir insan olduğunu görebiliriz. Makineleşmeden kast ettiğim de bu aslında. Eğer bir fabrikanın zihni olsaydı ve bu zihni okuyabilseydik şunları duyardık herhalde:

Üretmeliyiz.

Daha fazla üretmeliyiz.

Üretmelisin!

Üret!

Üret!!!

Gördüğünüz gibi makineler bile bozuluyor… İnsanın psikolojisi nasıl bozulmasın? Peki hiç çıkış yok mu? Alternatifi nedir bunun? Bunu da konuşacağız elbette, ama önce kısa bir ara versek iyi olur. Üretimdi uzmanlıktı derken ben de zihnen yoruldum zira…

Eveeeet, iş bölümünün ve uzmanlaşmanın hem yararlarına hem de karanlık tarafı üzerine konuşmuştuk bölümün ilk yarısında. Şimdiyse tek bir konuda uzmanlaşmayanları, yani çok yönlüleri anlamaya çalışalım. Bunu da çok sevdiğim bir müzisyen üzerinden yapmak istiyorum… Bir çoğumuzun severek dinlediği Queen grubunun efsanevi gitaristi…

Gitar sololarıyla gönlümüzde taht kurmuş bu müzisyen pek çoğumuzun tahmin etmediği kadar çok yönlü birisi… Zira Brian May aynı zamanda astrofizik alanında doktora yapmış bir bilim insanı da. Tabii doktorasını müzik grubunun altın günlerinden çok daha sonra tamamlamış. Yarıda bıraktığı fizik kariyerineyse, 2000’li yıllarda geri dönmüş ve resmi olarak bir fizik doktoru unvanı edinmiş kendisine. Yani o aslında herhangi bir üniversitede fizik hocanız olabilecek kadar iyi bir fizikçi. Fakat May’in çok yönlülüğü bununla da sınırlı değil… O aynı zamanda bir hayvan hakları aktivisti de. Kendisinin kurucusu olduğu “Save Me” adında bir vahşi hayvanları koruma oluşumu dahi var.

Çok şaşırtıcı değil mi? Nasıl bir insan bunca farklı alanda bu kadar çok şey yapmış olabilir ki? Üstelik başarılı bir şekilde… İşte bu soruya David Epstein, kaleme aldığı “Çok Yönlü” kitabında bir cevap veriyor...

Epstein, modern çağın uzmanlaşma takıntısına karşı çok yönlü olmanın çağımızdaki getirilerine odaklanmış. Genel olarak anektodlarla ilerleyen kitapta çarpıcı örnekler de mevcut. Mesela hepimizin büyük ihtimalle duymuş olduğu bir kurala karşı çıkıyor kendisi. “On bin saat kuralı”… Bu kurala göre herhangi bir alanda, o alanın en iyilerinden olmak istiyorsanız, on bin saat pratik yapmalısınız. Bu koşmak da olabilir, keman çalmak da, satranç oynamak da… Yani aslında kural basitçe diyor ki olabildiğince erken başlayın ve odağınızı kaybetmeden çabalayın. Böylelikle bu süreyi hızlı şekilde doldurup alanınızın en iyilerinden olabilirsiniz.

Ancak Epstein’a göre bu böyle değil… Mesela geçtiğimiz bölümlerde de adını andığımız Roger Federer… O çok küçük yaştan itibaren birçok şey denemiş aslında. Ancak en sonunda teniste devam etmeye karar vermiş. Yani çok erken başlayıp uzmanlaşmak yerine, olabildiğince çok şey denemiş kendisi. Kısacası tenisi erken başladığı için değil, sevdiği için seçmiş bir sporcu. Sonrasındaysa başarı üstüne başarı dolu bir hikayesi var… Ve tenisten emekli olduğunda Guinness Rekorlar Kitabı’nda tam 30 rekora sahipti. Epstein da onun hikayesinin pek istisnai olmadığını savunuyor. Hatta Federer gibilerin sayısının daha fazla olduğunu ifade ediyor.

Sadece spor alanlarıyla da sınırlı değil tabii bu. Epstein bilim insanlarına da bakmış örneğin. Onun saptadığına göre bilim insanlarıyla toplumun hobi edinme oranı oldukça yakın. Yani bilim insanları alanlarının uzmanları olmalarına rağmen, her konuda yetenekli değiller. Hatta Epstein’a göre bilim insanları kendi alanlarında uzmanlaşmış, danışılması gereken kişiler olsalar da, uzmanlıkları dışında pek şaşırtıcı bir yanları yok.

Fakat tüm bilim insanlarına yönelik bir tespit değil bu elbette. Hatta daha prestijli oluşumlara üye bilim insanlarına baktığımızda, çok yönlülük oranlarının arttığı da gözlemleniyor. Örneğin Martha Nussbaum… Bazılarına göre yaşayan en önemli filozoflardan biri. Nussbaum felsefeye yönelmeden önce tiyatro alanında eğitim almış. Bu yüzden olacak ki onun konuşmalarını izleyenler, sanki bir sahne performans izliyormuş gibi hissediyor. Fakat tek mahareti de bu değil. Mesela operayla da ilgili birisi Nussbaum.

Günlük koşusunu yaparken

Mozart dinlediğini söyleyen Nussbaum, evde kendi kendine onun aryalarını seslendiriyormuş. Öyle ki erken dönem tiyatro ve drama eğitimi nedeniyle, ilk kitabını Yunan Trajedileri’yle başlatmış.

Şimdilerdeyse diğer hobisini derslerinin bir parçası haline getirmiş Nussbaum. “Opera Performansı” adında dersler açıyor veriyor artık. Özetle, çok yönlü olmak sizi kendi uzmanlaştığınız alanda da daha yaratıcı ve üretken yapabilir.

Şimdi dilerseniz Rönesans’a, yani çok yönlü olmanın hala norm olduğu o dönemlere geri dönelim. Çok yönlü sanatçıların, düşünürlerin ve bilim insanlarının çağına…

Rönesans insanı” diye bir arketip var… Da Vinci gibi isimlerden bu terimle bahsediliyor. Bu insan tipinden beklenenlerse olukça fazla. Birkaç dili konuşabilmesi, müzikle ve edebiyatla ilgilenmesi, bilimsel bilgiye hakim olması, felsefe tarihini belli oranda bilmesi… Bunun Orta Çağ ve Rönesans dönemleri eğitim sistemleriyle de direkt olarak bir bağı var. Orta Çağ’da, Batı’daki eğitim kurumlarında yedi temel konu işlenirmiş. Erken eğitim denebilecek aşamada öğrenilen üç konu dil bilgisi, mantık ve söz sanatıymış. Bunları tamamlayabilenler matematik, geometri, müzik ve astronomiyle öğrenimlerine devam edebiliyormuş. Üç artı dört… Yedi! Yedi özgür sanat. Bu eğitim, bireyin kendine yetebilmesini ve her konuda geliştirmesini hedefleyen bir vizyona sahip aslında.

Şimdi bunu günümüze uyarlayalım… Mühendis mi olmak istiyorsunuz? Yine de edebiyat dersi görmelisiniz. Ve bu size bir şeyler katacaktır. Mesela kendinizi bu sayede daha iyi ifade edebilirsiniz. Ya da tarihçi mi olmak istiyorsunuz? Matematik bilin ki neden - sonuç ilişkisini daha iyi kurabilin. İşte bu felsefeyle yürütülen eğitim sonucunda insanlar her konuda kendine yetebilen entelektüellere dönüşebilir. Ki Epstein’ın da kitabındaki temel argümanlarından biri buydu. Ne kadar çok şey denersek, bize en uygun olanı o kadar kolay bulabiliriz…

Uzmanlaşmanın bu derecede artması insanlığa çok fazla şey kattı ve katmaya devam edecek elbette. Ancak bazılarımız da spesifik alanlarda özelleşmediğinde, her şeyden biraz bildiğinde parlıyor olabilir… Şöyle düşünün, Da Vinci bu kadar iyi anatomi bilmeseydi büyük bir ressam olamazdı belki de… Kısacası hepimizin kendine has kabiliyetleri, güçlü ve zayıf yanları var.

Ve unutmayın… İster çok yönlülük isterse tek bir konuda uzmanlık olsun… Her iki yaklaşımın da kendine ait avantajları ve dezavantajları var. Önemli olan da kendi yolculuğunuzda hangisinin biz daha uygun olduğunu keşfetmek.

Künye
  • YazanUğur Yıldırım
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)