111 Hz ·Bölüm 143 ·5 Ağustos 2024 ·27 dk ·2.182 kelime

İçindeki Sese İnat, Durma Taklit Et!

Taklit denince hepimizin aklında olumsuz bir imaj oluşuyor. Bir şeyleri taklit etmekten kaçınıyor, her zaman özgün olmaya gayret ediyoruz. Peki ama taklit etmek gerçekten de kötü bir şey mi? 111 Hz'in bu bölümünde ön yargılarımızı bir kenara bırakıyor ve taklit etmenin faydalarına odaklanıyoruz. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu özelliğimizi, ünlü sanatçıların ilham verici hikayeleri eşliğinde inceliyoruz.

0:00

Selam arkadaşlar, ben de tam yaptığım şu şarkıyı birilerine dinletsem diyordum, iyi ki geldiniz.

Duydunuz değil mi bestemi? Ne diyorsunuz, nasıl, olmuş mu sizce? Sanki başka bir şarkıya benzedi gibi amaaa…

Neyse durun bir önceki yaptığımı da dinleteyim size.

Off bu da Star Wars’taki Darth Vader müziği ‘Imperial March’ı andırıyor işte.

Off hayatımda ilk defa bir beste yapayım dedim ama görüyorsunuz işte çaldığım her şey sonunda sevdiğim bir şarkıya benziyor. E özgün olmadıktan sonra da bunu yapmanın ne anlamı var ki? Sevdiğim şarkıları taklit ederek ya da onlardan esinlenerek ortaya çıkardığım şeyin hiçbir kıymeti yok…

Yok mu gerçekten?

Off yeter, bi karar verin ama!

Arkadaşlar benim kafam fena halde karıştı. Sizin de böyle iç seslerinizin birbirine girdiği anlar oluyor mu? İçimden bir ses taklidin hiçbir kıymeti yok diye bağırsa da; diğer ses taklidin o kadar da kötü bir şey olmadığını, öğrenme aşamasında taklit etmenin doğal ve olması gereken bir şey olduğunu söylüyor.

Bir dakika ya! E madem öyle, gelin bu bölüm içimdeki seslerden hangisinin haklı olduğunu bulalım.

Taklit denince hepimizin aklında olumsuz bir şey canlandığının farkındayım ama şimdi önyargılarımızı bir kenara bırakma zamanı! Öyleyse taklidin öğrenme sürecimize olan katkılarını, hatta insanlığın evrimindeki rolünü araştırmakla başlayalım işe. Tabii bunun için bundan binlerce, hatta milyonlarca yıl öncesine gitmemiz gerekiyor.

O zamanlarda dünyaya dair pek bilgisi olmayan ilk insanlar her şeyi yaşayarak öğrenmeye, keşfetmeye başlamışlar.

Tehlikelerden nasıl korunacaklarını, nasıl avlanacaklarını, işlerine yarayacak aletleri nasıl yapacaklarını deneye yanıla öğrenmişler. Yeni gelen kuşaksa atalarının edindiği bu bilgi ve becerileri gözlemlemiş tabii ki… Böylelikle her seferinde aynı şeyleri en baştan keşfetmelerine gerek kalmamış.

Mesela ilk başta savunma ve avlanma aracı olarak taşları olduğu gibi kullanıyorlarmış. Yeni gelen kuşaklarsa bu taşları yontup sivriltmişler. Bir sonraki nesillerse işi biraz daha ileri götürüp sivri taşları uzun sopaların ucuna bağlayarak mızrak gibi silahlar yapmaya başlamışlar. İşte bu şekilde oluşan kültürel birikim, yeni gelen kuşaklarca taklit edilmeye, bu sayede öğrenilmeye ve üzerine eklenen yeni bilgilerle birlikte nesilden nesle aktarılarak geliştirilmeye devam etmiş.

E tabii insanlığın doğuştan sahip olduğu bu taklit yeteneği birçok araştırmaya da konu oldu. Mesela içlerinden en ilginç olanını anlatayım size…

2017 yılında Birmingham Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma bu. Psikoloji profesörü Zanna Clay ve Claudio Tennie, farklı türlerin taklit davranışlarını gözlemlemek ve insanların taklit yeteneklerinin diğer canlılardan farklı olup olmadığını araştırmak amacıyla bir deney tasarlamışlar. Bu deneyin gözlem grubunuysa 3 ila 5 arasında değişen 77 çocuk ve insanın en yakın primat akrabalarından olan 46 bonobo maymunu yer alıyormuş.

İlk olarak her bir çocuğa ve bonoboya içinde ödül olan ahşap bir kutu gösterilmiş.

Bu kutu önce, araştırmacılar tarafından deneğin de görebileceği şekilde açılmış. Burada belirleyici olan şeyse araştırmacıların kutuyu açmadan önce yaptığı bazı hareketler… Araştırmacılar kapağı açmadan önce kutunun üzerinde el çırpma ve parmak şıklatma gibi hiçbir amacı olmayan bazı hareketler yapmışlar. Ardından kutunun içindeki ödülü alıp kapağı kapatıp gitmişler. Sonraki adımdaysa kaplı kutuyu deneklerin önüne koyup, kendilerini taklit etmelerini beklemişler. İşte arkadaşlar tam bu noktada epey ilginç bir sonuç çıkmış ortaya. Zira bonobolar ödüle ulaşmak için kutuyu açmadan önce araştırmacıların yaptığı anlamsız hareketlerin hiçbirini kopyalamazken, çocuklar saçma da olsa yapılan her hareketi birebir taklit etmiş.

E burada bir gariplik var, değil mi? Sonuçta o anlamsız hareketleri insanın değil, bonoboların yapmasını bekleriz. Ne de olsa daha gelişmiş bir beyne sahibiz… Bu durum her ne kadar olumsuz gibi gözükse de, insan olmanın ayrıcalıklarından birisi işte. Zira “aşırı taklit edebilme” kapasitemizin en çarpıcı örneklerinden bu. Hatta bunun insan türünün evrimsel başarısındaki en önemli araçlardan biri olabileceği söyleniyor. Şöyle açıklayayım… Bu deneyin sonuçlarından da anladığımız üzere; tarih boyunca insanlar, gördükleri şeyleri taklit ederken anlamlı ya da anlamsız diye ayırmamış, tekrar ettikleri eylemlerin mantığını sorgulamamışlar. Mesela tekerleğin yapılış şeklini ve çalışma prensibini anlamayan atalarımız; bunu üretmekten ve işine yarayan bu icadı kullanmaktan vazgeçseydi ne olurdu, düşünebiliyor musunuz?

Ya da çocuklar duydukları sesleri taklit etmeselerdi? Diller oluşmasaydı, insanlar birbiriyle iletişim kuramasaydı?

Her gün gelişmeye öğrenmeye devam eden insanların taklitle öğrenme serüveni de devam ediyor tabii ki. Ama günümüzde taklitle öğrenme deyince aklımıza ilk olarak bebekler ve çocuklar geliyor. Aslına bakarsanız öyle olması da normal. Zira iç güdüleri dışında dünya hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan yeni doğmuş bebeklerin ve oldukça sınırlı bilgi ve tecrübeye sahip çocukların hayatı öğrenmelerinde taklit oldukça önemli bir araç.

Ünlü psikoloji profesörü Albert Bandura bu konuda önemli çalışmalara imza atmış. Bandura’nın kurucusu olduğunu sosyal öğrenme teorisine göre bebek ve çocuklar; önce ebeveynleri, öğretmenleri veya önemli gördükleri diğer figürlerin davranışlarını gözlemler, ardından gözlemledikleri bu davranışları taklit eder ve bu şekilde öğrenme sürecini tamamlamış olurlar. Yani bu teoriye göre çocukların dil gelişimi, sosyal becerileri, problem çözme yetenekleri, kültürel norm ve değerleri öğrenmelerinde taklidin ciddi bir rolü var. Çocuk gelişimi uzmanlarının şu önerisini örnek verebilirim bu konuda… “Çocuklarınızın kitap okuma alışkanlığı edinmesini istiyorsanız; bunu onlara söylemek yerine, sizi kitap okurken görmelerini sağlayın. Çocukların sözden ziyade, gözlem ve taklit yoluyla öğrendiklerini bu kadar kısa ama etkili anlatan daha iyi bir öneri olamazdı herhalde. Çocukluktan çıkıp yetişkinliğe geçtiğimizde de taklitle ilişkimiz kesilmiyor tabii ki. Sosyal ve kültürel anlamda pek çok şeyi yetişkinlikte de gözlem ve taklit yoluyla öğrenmeye devam ediyoruz.

Taklit biz insanlar için bu kadar doğal ve hatta bazen hayati bir özellikken neden kötü bir şeymiş gibi algılanıyor ki? Sonuçta içgüdüsel bir şey bu… Bilinç üstünde neden bu kadar korktuğumuz bir şeye dönüşüyor ki taklit etmek?… Halbuki mimariden mühendisliğe, spordan resme, hatta müzik ve edebiyata kadar yaratıcılık gerektiren alanlarda bile epey önemli bir yere sahip bu özelliğimiz.

“Yok artık, yaratıcılık gerektiren alanlarda taklidin ne işi var?!” diyenleriniz olmuş olabilir. E haklısınız böyle yekten söyleyince biraz iddialı bir söylem gibi oldu. Merak etmeyin açıklayacağım tabii ki. Ama önce kısa bir ara verelim. Ne de olsa önceki bölümlerde de hep böyle noktalarda ara veriyoruz. Biraz da kendimizi taklit edelim…

Eveet, ne diyorduk? Taklit ve yaratıcılığın birbirini nasıl nasıl etkilediğini konuşacaktık… E hadi öyleyse vakit kaybetmeden başlayalım.

Günümüzde özellikle sanatsal üretimlerde esinlenme ve taklit gibi kelimeleri ne kadar korkunç, özgünlük kavramınıysa ne kadar yüce bir yerden kullanıyoruz, öyle değil mi? Bir sanatçının başka bir sanatçıdan esinlenmesi ihtimali bile eleştirel kimseleri, hatta kendi eleştirel iç sesimizi bile hazır olda bekletiyor sanki. Başta gördünüz zaten benimkinin ne kadar hazır durumda olduğunu…

Çoğumuz yeni yeni deneyimlediğimiz alanlarda bile hemen ustalaşmayı, hemen çok özgün işler yapmayı istiyoruz. Farkında olmasak bile, amatör ya da profesyonel fark etmeksizin tüm sanatçılardan hiçbir etki altında kalmamış, özgün ve biricik eserler üretmesini bekliyoruz. Ve bence bu beklentinin en büyük sebeplerinden biri; esinlenme ve taklit gibi kavramlarla, kabulü mümkün olmayan intihal kavramının karıştırılması. Dolayısıyla önce bu kavramların arasındaki farkı net bir şekilde anlamamız lazım.

Esinlenme başka bir sanat eserinden, doğadan veya hayattan etkilenerek yeni bir eser üretmek anlamına geliyor.

Taklitse başka bir sanatçının eserini örnek alarak, benzer bir eser üretmek… Bu ikisi birbirine biraz benziyor. Taklit etmek, esinlenmenin bir adım ötesi gibi düşünebiliriz.

İntihalse başka bir sanatçının eserini izinsiz olarak aynen veya çok az değişiklikle kopyalamak ve kendi eseri gibi göstermek. Hatta lafı hiç uzatmaya bile gerek yok, intihal düpedüz hırsızlık demek arkadaşlar.

Modernizm öncesi dönemde usta - çırak ilişkisi içinde oldukça normal ve hatta olması gereken bir yöntem olarak görülen taklit; saygı duyduğumuz pek çok sanatçının da kullandığı basamaklardan olmuş. Mesela genç Michelangelo, ustası Giotto’nun “Vaftizci Yahya’nın Göğe Yükselişi” freskinde bu yükselişi tuhaf bakışlarla izleyen iki adamı fark etmiş. Onların bakış ve duruşlarından etkilenen Michelangelo kendi eseri olan “İki Erkek Figürü”nde, freskin sadece bu kısmını taklit etmiş. Aynı şekilde Rönesans döneminin en bilinen isimlerinden Raphael de çok sevdiği Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisasını taklit ettiği bir portre yapmaktan çekinmemiş. Bu arada “İki Erkek Figürü” ve “Genç Bir Kadının Portresi” adı verilen bu taklit eserleri bugün Louvre Müzesinde görmek mümkün.

Ne diyorduk? Eveeet, geçmişteki bu önemine rağmen günümüze baktığımızdaysa taklit, çoğunlukla kabul edilemez olarak görülüyor ve bu da doğal olarak sanatçıların üstünde büyük bir özgünlük baskısı oluşturuyor. Zira taklit etmenin kötü bir şey olduğunu düşünen genç sanatçılar, özgün bir eser ortaya koyamadıklarında denemekten vazgeçebiliyor. Bu da onların kendini geliştirememesine ve hatta sanat hayatlarının başlamadan bitmesine bile sebep olabiliyor.

Yalnız burada ufak bir parantez açmam lazım. Taklidin işlevi sadece sanat ve yaratıcılık gerektiren alanlarla sınırlı değil. Ustalaşmak istediğimiz her alanda, her zaman kullanabileceğimiz bir yöntem taklit. Hatta dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü basketbol oyuncularından olan Kobe Bryant: “Gerçekten tüm hareketlerimi en büyük oyunculardan çaldım.” diyerek sporda da taklidin ne kadar önemli bir gelişim aracı olduğunu vurgulamış.

Neyse biz sanata geri dönelim… Mesela klasik müzik eserlerinde doğadan ilham alma ve doğa seslerini taklit etme oldukça sık karşımıza çıkıyor.

Hatta sadece klasik müzikte de görmüyoruz bunu. Tuva müziğini de örnek verebilirim buna. Fakat ben size Vivaldi’nin “Dört Mevsim” konçertosu üzerinden anlatacağım bu meseleyi. Konçertonun her bölümünde, anlatılmak istenen mevsimin insanda yarattığı hisler; o mevsimde yaşanan doğa olayları, her bir notayla adeta ruhumuza işliyor, gözümüzde canlanıyor.

Doğanın ve sanatın bu şekilde iç içe geçmesi, bir sanat eserinin doğayı bu kadar yaratıcı şekilde taklit edebilmesi, yalnızca notalarla mevsim şartlarını ve hissettirdiği duyguları betimleyebilmesi hayli etkileyici doğrusu…

Ama sadece müzikle kalmak olmaz. Gelin bir de resim sanatına bakalım. Zira hepimizin tanıdığı ünlü ressam Vincent Van Gogh’un öğrenme ve kendi tarzını bulma aşamalarında taklidi nasıl kullandığını görmenin hayli ilham verici olduğunu düşünüyorum.

Dünyanın en ünlü sanatçılarından biri olan Van Gogh ressam olmaya karar verdiğinde 27 yaşındaymış arkadaşlar. Bu işe başlamak için geç bir yaşta olduğunun, kendisi henüz hiçbir şey bilmezken yaşıtı çoğu sanatçının kariyerinin en verimli yıllarına girdiğinin de farkındaymış üstelik. Ama yine de bunun bir engel olduğunu düşünmemiş ve işin temellerini öğrenerek başlamaya karar vermiş. Çizime ve resme dair bulduğu tüm teori ve pratik kitaplarını adeta yalayıp yutmuş. Bir yandan okuyor bir yandan da delice çizim yapıyormuş. Mesela Fransız ressam Charles Bargues'in “Cours de Dessin” yani “Çizim Kursları” adlı kitabında yer alan alıştırmaların hepsini hem de defalarca kez, daha iyisini yapana, tekniği en iyi şekilde öğrenene kadar kopya etmiş.

Sanırım bu durum bizi taklitle öğrenmenin ilk adımına getiriyor: “Ustalaşmak istediğiniz alanın temellerini öğrenirken aynı şeyleri tekrar etmekten, iyi olana kadar birebir kopyalamaktan çekinmeyin”

Sonrasındaysa sevdiği sanatçıların, etkilendiği resimlerini taklit etmeye başlamış. Mesela taklit ettiği eserlerin bazılarında ışık ve gölgeye odaklanırken, bazılarında kompozisyona, bazılarında renk kullanımına özen göstermiş. Öyle ki, canlı renk kullanımıyla tanıdığımız Van Gogh’un ilk zamanlarda kopkoyu renklerle yaptığı resimleri de mevcut. Bahsettiğimiz taklit eserlerin çoğu birebir kopya değil bu arada arkadaşlar. Gelişmek istediği yönüne göre taklit ettiği tabloyu değiştirdiği eserler de var. Mesela daha çok gölge ve ışığı ön plana çıkararak yeniden yaptığı ya da kendinden yeni bir şeyler katarak yorumladığı çalışmaları mevcut.

Eveet işte taklitle öğrenmenin ikinci adımını da bulduk: “Yeteneklerini geliştirmek için hayranı olduğunuz sanatçıların eserlerini taklit edin. Becerilerinizi geliştirmek için birebir kopyalamaktan da kendi yorumunuzu katmaktan da çekinmeyin.”

Eveeet tam zamanında gelmişiz arkadaşlar. Van Gogh, Jean-Francois Millet’ın “Ekici” tablosunun yeni bir taklidini yapıyor şu an.

Tam zamanı dedim, çünkü ben de tam size Van Gogh’un Millet’le olan ilişkisinden bahsedecektim. Zira kendisi Vincent için oldukça önemli biri... Onun pek çok tablosunu, -hatta bazılarını birden fazla kez- taklit etmiş. Millet, hem sanata bakışı hem de eserleriyle Van Gogh’un kendi tarzını bulmasını, yani Van Gogh’un Van Gogh olmasını sağlamış diyebiliriz.

Şu an yaptığı “Ekici” tablosuysa Van Gogh neredeyse takıntılı olduğu bir Millet eseri. Zira kendisi bu tablonun taklidini 30’dan fazla kez yapmış. Ve her birinde yeni bir şey denemekten de geri durmamış. Kimisinde renkleri, kimisinde kompozisyonu, kimisinde çizgilerini, fırça darbelerini değiştirmiş.

Belli ki bu tablo onun güvenli alanı olmuş. Henüz tarzı tam olarak oturmadan yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışmaktansa, hakim olduğu bir eseri farklı şekillerde yorumlaya odaklanmış. Bu sayede tekniğini geliştirip, kendi tarzını bulabileceğini düşünüyormuş. Dolayısıyla “Ekici”nin her bir taklidinde kendi hayal gücünü kullanmaktan, esere farklı şeyler ekleyip çıkarmaktan, onu farklı açılardan yorumlamayıp değiştirmekten çekinmemiş. Ve taklit olarak başladığı her yeni Ekici tablosu ona yepyeni ufuklar açmış.

İşte şu an üzerinde çalıştığı haline bakarsak artık Van Gogh’un kendi tarzını bulmaya oldukça yakın olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Aynı canlı-sıcak renk tonları ve aşina olduğumuz o fırça darbeleri…

Böylelikle taklit ederek öğrenmenin üçüncü adıma geliyoruz: “Gerekli becerileri edinip temel prensipleri anladıktan sonra da taklit etmeye devam edin. Ama bu kez taklit ederken hayal gücünüzü tamamen serbest bırakın. Ustalarınızın eserlerini kendi yorumunuzu katarak yeniden üretin. Zira kendi tarzınızı ancak taklit ederek bulabilirsiniz.”

Kim bilir, belki bu adımları uygular ve çok çalışırsak günün birinde bizim de bir Yıldızlı Gecemiz olabilir.

Arkadaşlar bu bölümde anlattıklarım, benim de kendi problemime bir çözüm bulmamı sağladı. Hani şu beste yapma süreçlerinde kendime biraz fazla yüklenmiştim ya... Daha ilk denemelerde kendimden özgün bir beste yapmayı beklemem nerden baksanız haksızlık… Onu fark ettim.

Tamam tamam artık tartışmanıza gerek kalmadı. Zaman zaman ikinizin de faydalı olduğu durumlar oluyor.

Ama sanırım öğrenme adımları atarken, çeşitli yaratım süreçlerinden geçerken kötüyü değil de daha olumlu bakan, motive eden iç sesimizi dinlememiz gerekiyor. Zira taklit meselesinde haklı olan o. Nasıl ki insanlık taklit ederek bugünlere geldiyse, biz de gelişmek istediğimiz alanlarda ya da kendi sesimizi bulma arayışımızda taklit etmekten faydalanabiliriz. Neticede koskoca Van Gogh bile o eşsiz resimlerini yaratmadan önce taklidin güvenli yollarından ne kadar çok geçmiş… O zaman biz de bu yolları neden kullanmayalım ki? Daha önce aynı yollardan geçen ustalarımızın ayak izlerini takip etmekten daha doğal, daha öğretici hatta daha eğlenceli bir yol olabilir mi?

Evet, zaman zaman iç sesimiz motivasyonumuzu düşürebilir… Baksanıza benimki susmadı bile. İşte o durumlarda bu sesi susturabilmeyi öğrenmeliyiz. Doğuştan sahip olduğumuz taklit yeteneğimizi bir kenara itmeden önce onu öğrenme yöntemi olarak nasıl kullanabileceğimize odaklanmamız gerekiyor mesela.

Öyleyse ne diyelim…

İçindeki gıcık sese inat, durma, taklit et!

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt Giriş Müzikleri: Zafer Toker
Kaynaklar (13)