Puzzle'ın Eksik Parçası: Zıtlıklar
Her ne kadar zıtlık kelimesi zihnimizde olumsuz bir yer edinse de, uyumu sağlayan bir kavram. İş dünyasından sanata, spordan teknolojiye kadar birçok alanda bu kavramın pozitif etkisini görebiliyoruz. 111 Hz'in bu bölümünde zıtlıkların nasıl tamamlayıcı bir rol oynadığına odaklanıyor, kendi puzzle'ımızın eksik parçasını tamamlayabileceğimiz bir yöntemin arayışına giriyoruz.
A-alo?
Alo, Barış başım belada. Şehr—
Oooo Sherlock Bey, siz bizi hatırlar mıydınız ya? En son hayranım olduğunu söyleyip beni tehdit eden kişi için sana danıştığımda geçiştirmiş—
Barış fazla zamanım yok, durum ciddi!
Pardon pardon. Öhmmm. Evet, nasıl yardımcı olabilirim sana?
Şöyle ki, bu saldırgan martı sorununu bir türlü çözemiyorum. Tüm yöntemlerimi denedim, amaaa nafile… Bir martı yüzünden koskoca şehir karıştı. Belki senin aklına bir şey gelir diye aradım.
E Watson? O hep gözden kaçan detayları fark eder…
Kendisi şu an tatilde. Dedektif de olsan arada izne ihtiyaç duyuyorsun tabii ki… Yoksa senin değerli zamanından çalmazdım elbette Barış’cığım.
Tamam tamam, kızma hemen… Ne olabilir acaba… Saldırgan bir martı hmmm… Belki de acıkmıştır, simit falan mı vermeyi denesen acab—
Tabii yaa, nasıl tahmin edemedim ben bunu?! Hay aklınla bin yaşa sevgili dostum, sen bir dâhisin!
Yok canım, yani dahi falan… İstanbul’da vapura binmiş herkes bunu bili—
Barış’çığım lafını kesiyorum, ama benim hemen gitmem gerekiyor. Bu martı dosyasını derhal kapatmalıyım. Fikir için teşekkürler, görüşmek üzere.
Bak yaa yine yüzüme kapattı! Bu arada hoş geldiniz arkadaşlar. Yani kusura bakmayın, bölümün daha en başında beklettim sizi. Biraz da sinirlerim bozuldu açıkçası… Dünyanın en iyi dedektifi de olsan, nezaket nedir bilemiyorsun işte bazen. Hep bir acele hep bir acele… Watson öyle mi? Bir kere bile beyefendiliğinden ödün verdiğine şahit olmadım ben. Bayağı siyah ve beyaz gibi bu ikisi…
Gerçiii bak bu da üzerine konuşulması gereken bir durum aslında. Yani birbirine bu kadar zıt iki insan, nasıl oluyor da bu kadar başarılı bir ortaklık kurabiliyor ki? Cidden tuhaf bir durum yani. E madem öyle gelin zıt karakterlerin uyumu üzerine konuşalım bu bölümde.
Öncelikle sevgili Sherlock ve Watson’ın ilişkisinden yola çıkarak bir analiz yapalım isterseniz. Onların maceralarını okuyanlar ya da izleyenler bilirler… Sherlock olağanüstü gözlem ve çıkarım yeteneklerine sahip bir dedektif. Soğukkanlı ve analitik düşünebilen bir karakter. Eh biraz da işkolik tabii… İlgilendiği davalarda en ince detayları dahi değerlendirip, aralarında bağ kurabilecek bir kabiliyete sahip kendisi. Yalan yok, tüm bu özellikleri onu epey havalı kılıyor.
Gerçi öfkeli bir martıya simit verecek kadar basit düşünemediği de oluyor Sherlock’un, ama bu da onun laneti diyebiliriz.
Lanet diyorum, çünkü çözüm Sherlock’un gözünün önünde de olsa, o hep bir gizem arayışında. İşte bu yüzden de Dr. Watson’a ihtiyacı var Holmes’ün… Zira onun aksine Watson, idealist bir karaktere sahip. Olaylara sadece mantığıyla yaklaşmayan, etik ve duygusal değerlendirmelerde de bulunan birisi. Sherlock’a kıyasla davaları daha geniş bir perspektiften inceliyor ve yola basit sorular sorarak başlıyor Watson. Tamam kabul, Sherlock kadar başarılı ya da popüler değil, ama bunu pek de umursamıyor. Bilakis, yardımcı oyuncu olmaktan gayet memnun gibi... Bu yönüyle de Sherlock’a ilham veriyor Watson. Kısacası harikulade bir yol arkadaşı. Hatta şöyle diyeyim… Bu iki karakteri gerçekten tanıma şansımız olsa eminim ki Sherlock’u uzaktan hayranlıkla takip etmeyi, Watson’ı da arkadaş edinmeyi tercih ederdik.
Bu ikilinin zıtlığından doğan uyum, sosyal ortamımız ya da iş hayatımızdaki süreçlere dair de bir ilham kaynağı oluşturuyor açıkçası. Şimdi çevrenizdeki insanlarla kurduğunuz ilişkileri bir düşünün… Genelde bizimle aynı fikirleri paylaşan ya da benzer şeylere ilgi duyan insanlarla vakit geçirmeyi tercih ediyoruz değil mi? E bu da son derece doğal bir refleks tabii. Sonuçta fikirlerimiz onaylandığında veya birileriyle duygudaşlık kurabildiğimizde, kendimizi daha konforda hissediyoruz. Fakat bu bizi körelten bir etki de yaratabiliyor bazen.
Hani yankı odası da derler ya… Farklı iki kişi, farklı kelimeler, ama aynı fikirler…
Yeni bir bakış açısından çok, onay kazanıyorsunuz bu durumlarda. Fakat sizden farklı düşünen birisini işin içine dahil ettiğimizde, alternatif fikirleri de değerlendirme fırsatınız oluyor.
Pratikten gidelim dilerseniz. Mesela iş hayatınızı düşünün… Bir problemle karşılaştınız ve bir türlü çözüm üretemiyorsunuz. İşte bu noktada bir karar vermeniz gerekiyor. Ya iş yerinde sürekli aynı fikirde olduğunuz kişiye danışacaksınız ya da sizden çok farklı bir çalışma yöntemi izleyen meslektaşınıza… Şayet zıtlaştığınız kişiyle süreci ilerletirseniz, probleme daha sağlıklı bir çözüm getirebilme ihtimaliniz de artıyor. Zira o zıt fikirler, daha önce denemediğiniz yöntemleri de değerlendirmenize olanak tanıyor. Hatta bunu bir akademisyenin çalışması üzerinden de açıklamak isterim size…
Melbourne Üniversitesi’nde İş ve Ekonomi üzerine ders veren Dr. Gamze Köseoğlu, Sherlock ve Watson’dan yola çıkarak “Her Sherlock’un Bir ya da İki Watson’a İhtiyacı Vardır” isimli bir makale hazırlamış. Köseoğlu’nun çalışmasına göre kolektif üretim ortamlarında Watson gibi kişiler çok kritik bir rol üstleniyor. Böyle kişiler için de “yaratıcılık kataliözrü” tabirini kullanıyor Köseoğlu. Bu tür insanlar, çalışma ortamındaki diğer meslektaşlarına geri bildirimleri ve bilgi birikimleriyle yardımcı oluyorlar. Fakat esas marifetleri bu değil. Bu katkının yanında meslektaşlarına duygusal bir destek de sağlıyormuş yaratıcılık katalizörleri. Köseoğlu, farklı bakış açısına sahip insanların çalışma ortamında ya da yaratıcı süreçlerde güvenli bir alan yarattığını da vurguluyor makalesinde. Yani okulumuzda ya da işimizdeki Watson’lar, sadece fikir vermekle de kalmıyor. Bir nevi ortamın dengeleyici unsuru da oluyorlar.
Bu arada Gamze Köseoğlu, yaratıcılık katalizörü olan insanların tanımını yapmak üzere sahada da bir çalışma yürütmüş. Bunun için Türkiye’deki iki mimarlık şirketini odak noktasına almış. Bu iki kurumda yaratıcı olması beklenen 127 kişinin çalışma süreçlerine odaklanan bir anket yapmış Köseoğlu. Ardından iki kurumun yöneticilerinden, bu 127 kişinin performanslarını değerlendirmesini istemiş. Çalışmanın sonuçlarına göre yaratıcılık katalizörlerinin, iletişim gücü yüksek ve güven veren kişiler olduğunu söyleyebiliriz. Bu insanlar meslektaşlarıyla güçlü ilişkiler kurabiliyor örneğin. Burada bahsedilen sadece duygusal bir bağ değil ama. Az önce de dediğim gibi… İyi ilişkiler kadar güven de önemli bir rol oynuyor. Zira iyi bir katalizör, meslektaşlarının fikirlerini işleyebilmesi için gereken zamanı da sağlamaya çabalıyor. Bununla birlikte kendileri de yaratıcı birer birey aslında. Yani katalizör diye tanımladığımız insanlar, sadece geri bildirim ya da tavsiye vermekle kalmıyor. Üretim sürecinde de aktif rol oynuyorlar.
Şimdi bunun zıtlıkla ne alakası var diye düşünmüş olabilirsiniz. Adı ister Watson olsun ister yaratıcılık katalizörü, epey uyumlu insanlar gibi görünüyorlar sonuçta. Fakat işin aslı pek de öyle değil arkadaşlar. Zira bu insanlar sık sık size ters gelen sorular da sorar. Kolay kolay ikna ve tatmin olmaz, sizi zorlarlar. Anın içinde kendilerine gıcık bile olabilirsiniz... İşte bu noktada divergent thinking, yani ayrıksı düşünceden biraz bahsetmek gerekiyor.
Esasında bu yöntem yaratıcı düşüncenin temel pratiklerinden birisi. Yani ayrıksı düşünebilmek için illa ikinci bir kişiye de ihtiyacınız yok. Fakat biz zıtlıkların uyumu üzerinden ele alalım şimdi bunu.
Biliyorsunuz, genelde bir problemin tek bir çözümü yoktur. Birçok farklı yaklaşımla bir problemi çözebilirsiniz. Özellikle de karmaşık ve belirsiz problemlerde bu daha net görülür. İşte bu durumlarda probleme, ezberlediğiniz yöntemlerden farklı bir şekilde yaklaşmanız gerekiyor. Eh bu da söylemesi kolay, ama uygulaması zor bir şey tabii. Ne de olsa insan kendi fikirlerinin en iyi ve en doğru olduğunu düşünmeye teşne bir canlı. İşte bu durumlarda bizden çok daha aykırı düşünen kişilere ihtiyaç duyuyoruz. Onların sorduğu kilit sorular bize yön gösteriyor. Kısacası karşıt fikirde olduğumuz kişiler, bizi ayrıksı düşünmeye teşvik ediyor.
Her ne kadar zıtlık ve ayrıksılık gibi ifadeler olumsuz şeylermiş gibi gelse de çeşitliliği sağlayan kavramlar aslında. Hatta bu durum ekip çalışmalarında özellikle aranan bir şey. Bunu akademisyen psikolog Suzanne T. Bell’in, 2007’de yayınladığı bir meta-analizle daha iyi açıklayabilirim size. “Deep-Level Composition Variables as Predictors of Team Performance” isimli meta-analizinde, bir çalışma ortamındaki kişilik, değerler ve tutumlar gibi hemen görünmeyen bireysel özelliklerin etkisini incelemiş Bell. Çok sayıda akademik çalışmanın çıktılarından faydalandığı bu analizin sonucunda, birbiriyle çatışabilen kişilerden kurulu takımların daha başarılı olduğu sonucu ortaya çıkmış. Bell’in yaptığı çıkarıma göre profil olarak uyumsuz insanlardan kurulu ekipler, daha kreatif çalışmalar ortaya koyuyor.
“Peki bu zıtlıkları değerlendirebilmemiz için bir ölçüm ya da değerlendirme yöntemi yok mu” diye düşünmüş olabilirsiniz. Tartışmalı olsa da çok sık kullanılan bir yöntem var aslında. Birazdan onu anlatacağım, ama önce kısa bir ara rica ediyorum sizden.
Aklım Sherlock’ta kaldı da… Bi’ onu arasam çok iyi olacak.
Di mi, di mi… Eh işte bazen de basit düşünmek gerekiyor Sherlock’cuğum.
Hıı hııı, anlıyorum… Dosyayı kapatmış olmana çok sevindim bu arada. Neyse Sherlock’cuğum sen de biliyorsun ki podcaster’lık çok yoğun bir iş ve benim ilgilenmem gereken bir bölüm var şu anda. Ama sana basit düşünme pratikleri üzerine bir araştırma yapmanı öneririm. Watson’ı görünce selamımı ilet mutlaka. Hadi görüşmek üzereee...
Yaa bak nasıl oluyormuş yüzüne telefon kapatılması Sherlock efendi... Umarım biraz olsun empati yeteneğini geliştirir bu yaptığım…
Öhmmm! Neyse arkadaşlar biz nerede kalmıştık? Zıt karakterlerin uyumunu değerlendirmek için nasıl ölçüm yapabileceğimiz üzerine konuşacaktık, değil mi? Aradan önce de dediğim gibi, tartışmalı olsa da çok sık kullanılan bir yöntem var aslında. Myers - Briggs Kişilik Göstergesi ya da kısa ismiyle MBTI… Testin nasıl çalıştığını anlatacağım elbette, ama önce bu testin ortaya çıkış hikayesine bir bakalım bence.
1900’lerin ilk çeyreği… ABD’de, eğitimli kadınların çocuk yapamayacakları gibi saçma sapan bir inanışın hakim olduğu bir dönem… Katharine Briggs ise bu inanışın ne kadar mantıksız olduğunu gün yüzüne çıkaran kadınlardan biriydi. Gündüzleri üniversitede ziraat eğitimi alıyor, akşamlarıysa öğretmenlik yapıyordu kendisi. Tüm bunların yanında kızı Isabel’i de yetiştiriyordu Katharine Hanım. İnsan kişilikleri üzerine ilgisi de kızı sayesinde oluşmuştu. Farklı ebeveynlerin çocuklarını nasıl yetiştirdikleri üzerine gözlemler yapıyordu Briggs.
1917’de bir kitap kurdu olarak yetiştirdiği kızı Isabel, Clarence Myers isimli bir hukukçuyla sevgili olmuş ve onu da ailesiyle tanıştırmıştı. İşte Myers - Briggs testinin temel fikri de burada çıkıyor ortaya. Müstakbel damat Clarence'ın, onu yetiştiren ailesinden çok farklı bir kişiliğe sahip olduğunu gözlemleyen Katharine ve Isabel, bunu açıklamak amacıyla başlamış bir kişilik testi üzerine çalışmaya. Birçok biyografiyi inceleyen anne - kız, sonunda duygu, algılama, düşünce ve yaşam tarzı olmak üzere dört farklı belirleyici üzerinden bir test tasarlamış. Fakat bu testi dayandırabilecekleri bir teoriye de ihtiyaç duymuşlar. Aradan geçen birkaç yıldan sonra 1923’te, Gustav Jung’un Psikolojik Tipler çalışmasını okumuş Katharine ve Isabel. Aradıkları teorik dayanağı da bulmuşlar böylece. Hemen kendi yaklaşımlarını geliştirip, daha kapsamlı bir test üzerine çalışmışlar. MBTI da bu sürecin sonunda ortaya çıkmış.
Belki ismine aşina olmayabilirsiniz, fakat bu testin benzerlerini çözmüş olma ihtimaliniz çok yüksek. Zira internette karşımıza çıkan birçok kişilik testinin temeli MBTI’a dayanıyor. Günümüzdeyse her yıl 1,5 milyon civarında kişinin bu testi uyguladığı düşünülüyor. Özellikle de insan kaynakları departmanlarının işe alım süreçlerinde sıklıkla kullandığı bir araç bu.
Şimdi bu testin nasıl çalıştığını anlatacağım, fakat öncesinde şunu söylemem gerek… MBTI, bilimsel çevrelerde epey tartışılan bir konu. Testi gözleme dayalı olduğu için tamamen güvenilmez bulanlar da var, ondan faydalananlar da… Yani bu teste dayanarak kendiniz ya da çevrenizdekilerin karakteri hakkında nihai görüşler belirlememenizi öneririm. Sonuçta bir insanı sadece bir testle tanıyamazsınız. Diğer taraftan MBTI’ın kapsadığı on altı kişilik tipinin farklı özelliklerine sahip olmanız da çok muhtemel. Dolayısıyla bu testleri çözüp kesin bir yargıya kapılmamanız gerektiğinin altını çizmem gerekiyor.
Peki biz bu test üzerinden zıtlıklara dair nasıl bir fikir edinebiliriz, gelin onu konuşalım biraz da…
Modern MBTI testleri de kişiliğe dair dört temel belirleyiciyi inceliyor. Neydi onlar? Duygu, algılama, düşünce ve yaşam tarzı... Bu dört temel belirleyiciyse dışa dönüklük ya da içe dönüklük üzerinden bir değerlendirmeye alınıyor. “Çok baskı altında bile genellikle sakin kalırsınız.” gibi onlarca soruya verdiğiniz cevapların kombinasyonuyla maceracı, yönetici, savunucu ya da tartışmacı gibi 16 karakter tipinden birine ulaşıyorsunuz.
Özellikle de kalabalık ekiplerde uyumluluk üzerine yapılan çalışmalarda kullanılıyor bu testler. Ana hedefse zıt kişilikleri bir araya getirip çeşitlilik gösteren ve birbirini tamamlayan ekipler oluşturabilmek. Elbette sadece iş dünyası için de kullanılmıyor artık MBTI testleri. İnternetle birlikte o kadar popüler oldular ki, tarihte yer etmiş kişilerden kurgusal karakterlere kadar herkese uygulanan database’ler de oluşturulmaya başlandı. Oasis grubunun dargın kardeşleri Liam ve Noel Gallagher tutun, Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin taban tabana zıt kahramanları Arthur Dent ve Ford Prefect’e kadar birçok gerçek ya da kurgusal karakterin de kişilik tipi inceleniyor artık.
Mesela kişilik analistleri bizim Sherlock’un MBTI sonucunda mantıkçı ve becerikli bir kaşif olduğu sonucuna varmış. Sevgili Watson ise sevdiklerini savunan bir gözcü… Fakat ben başka bir ikiliden daha örnek vermek istiyorum size. Bunun için 1970’lere gitmemiz gerekiyor, hadi gelin benimle.
1970'lerin ortalarında, teknoloji dünyası için henüz kimsenin hayal bile edemediği yeniliklerin kapıda olduğu bir dönemden bahsedeceğim şimdi size.
O yıllarda, Los Angeles’daki bir evin garajında iki idealist genç harıl harıl çalışıyordu. İkisinin de adı Steve’di bu gençlerin. Hatta bu, onların az sayıdaki ortak özelliklerinden biriydi. Neyse işte, bu Steve’lerden biri karizmatik, vizyoner ve biraz da kibirliydi. Her zaman büyük düşünen, tarihin akışını değiştirmek isteyen bir ruha sahipti. Ona göre bir icat işlevsel olduğu kadar estetik de görünmeliydi. Diğer Steve ise uzman bir bilgisayar mühendisiydi. Kelimenin tam anlamıyla bir teknoloji dehasıydı hatta. Buna karşın içe dönük, sakin ve mütevazı bir karaktere sahipti kendisi. Onun içinse işlev ve inovasyon birçok şeyden daha önemliydi. HP'de staj yaparken yolları kesişen bu iki genç, taban tabana zıt iki karaktere sahipti yani. Fakat birbirinin kabiliyetlerine hayranlık duyuyorlardı. Daha da önemlisi ortak bir hayalleri vardı… Teknoloji dünyasında bir devrim yaratmak!
Kimden bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir sanırm. Apple’ın kurucuları Steve Jobs ve Steve Wozniak’tan elbette. İyi bir analist olan Woz sorunları hızlıca çözebilen, uyumlu, meraklı ve sosyal anlamda içe dönük bir kişiliğe sahipmiş. Jobs ise planlamayı iyi yapabilen, özgüvenli, sezgileriyle hareket eden ve sosyal anlamda dışa dönük birisi… Kısacası teknoloji dünyasının en büyük markalarından birisi, birbirine zıt iki insanın işbirliği sonucunda hayat buldu diyebiliriz.
Bölümün başlarında da konuştuğumuz gibi, zıtlık ifadesi ilk anda kötü bir intiba oluşturuyor. Ancak başarı hikayelerine baktığımızda, genellikle bir zıtlığın da olduğunu görebiliyoruz. Apple’ın hikayesi istisna değil yani.
Zıtlık meselesiyle ilgili böyle düşünmemiz de bizim toplumsal ezberlerimizin bir sonucu esasında. Farklı gözüken, farklı yaşayan, farklı düşünen herkese “çıkıntı ya da aykırı” gözüyle bakma eğilimindeyiz. Hayatın esas ahengini de oluşturan şeyin bu çeşitlilik olduğunu unutuyoruz genellikle.
İster çalışma hayatı, ister sosyal yaşantı olsun… Hayatın her alanındaki zıtlıkları, puzzle’ı tamamlayan parçalar gibi değerlendirebiliriz. Eksik parçalarımızın ne olduğunu bilmekte, onları kabullenmekte ve bu parçaları başkalarının katkılarıyla tamamlamakta hiçbir sorun yok. Siz yeter ki daima açık fikirli olun... En nihayetinde boşluklara yerleşen o uyumlu parçalarla da sizi bulacaktır.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt