111 Hz ·Bölüm 145 ·19 Ağustos 2024 ·28 dk ·2.140 kelime

Mantarlar Dünya'yı Kurtarabilir mi?

Bazen eşsiz lezzetlerini bize sunuyor, bazen de hastalıklarımıza ilaç oluyorlar. Mantarlar, neredeyse Dünya var olduğundan beri canlarını dişlerine takmış bir halde doğanın dengesini sağlamaya çalışıyor. Peki bunu nasıl yapıyorlar? 111. Hz’in bu bölümünde bir doğa gezintisine çıkarak mantarların fantastik dünyasının kapısını aralıyoruz.

0:00

Selam arkadaşlar! Bugün bir değişiklik yapıp ufak bir doğa gezintisine çıkayım dedim. Baktım hava da çok güzel, bu fırsatı kaçırmak olmaz, değil mi?

Ohh! Resmen yenilendim. Şu ağacın dibine oturup biraz doğayı dinleyelim hadi.

Bu tip gezintiler sağlığımız açısından faydalı olduğu gibi, yaşadığımız Dünya’ya sessiz ve huzurlu bir pencereden bakabilmemizi de sağlıyor. Şehirde yaşarken sırtımızda birikmiş ev, iş ve sosyal hayatın sorumlulukları bazen bizi zorlayıp zihnimizi yorabiliyor. Bazen sadece stres bile insanı güçsüzleştiriyor. Böyle ufak kaçışlar problemi tamamen ortadan kaldırmasalar bile, zihnimizde ve bedenimizde biriken stresi dağıtmakta çok etkili... Kimi zaman renklerin büyüsüne dalıp, kimi zamansa doğanın sesine kapılıp gitmek insanı inanılmaz rahatlatıyor. Rahatlatmanın da ötesinde yaşadıklarımızı daha ferah bir zihinle değerlendirip, cevabını aradığımız soruların üzerine düşünebilmemizi sağlıyor. Hem de kendimizi hırpalamamıza gerek kalmadan, nazik bir şekilde… İşte şimdi de tam olarak bunu yapacağım. Hadi siz de bana katılın; biraz susup doğaya kulak verelim.

Evet ya! Mantar denilince aklımıza ilk olarak yemek geliyor cidden. Sonrasında da zehirlenmek, hastalık ve ölüm… Yani biraz kötü durumlarla eşleştiriyoruz mantarları… Haliyle de onlardan biraz korkuyoruz. Bu korkunun en büyük sebeplerinden biri de haklarında çok az şey bilmemiz olabilir. Sonuçta bilmediğimiz, anlamlandıramadığımız şeylerden daha çok korkarız, değil mi? Az önce karşılaştığım kişi bana çok güzel bir şey söyledi. Mantarı tanımaya, anlamaya çalış... E hadi o zaman ona kulak verelim ve mantarları anlamaya çalışalım bugün.

Öncelikle mantarın bir tanımını yapalım... Mantar denilince aklımızda oluşan ilk imge şapkalı mantarlar oluyor genelde. Fakat aslında bu, Latince’de Fungus olarak geçen geniş bir alemin sadece küçük bir alt grubu… Bizim Türkçe’de “mantarlar alemi” olarak adlandırdığımız bu canlılar, içinde mayaları, küfleri ve şapkalı mantarları kapsayan çook geniş bir grup. Çok geniş derken abartmıyorum, zira 5 milyona yakın Fungus türü olduğu düşünülüyor ve bunların sadece yaklaşık 150 bini tanımlanabilmiş.

İşte Mikoloji de bu yeni türlerin literatüre kazandırılmasını sağlayan, biyolojinin mantarlar üzerine yoğunlaşmış bir alt dalı. Tıpkı az önce karşılaştığımız kişi gibi bu alana gönül verenlere de Mikolog deniyor. Bunlardan biri de alanın en ileri gelenlerinden olan Paul Stamets. Onun mantarlara olan hayranlığı çocukluğuna dayanıyor. İçine kapanık bir çocuk olan Paul, aynı zamanda kekemeymiş. Yaşıtlarıyla anlaşamıyor, çekingenliği sebebiyle sürekli yere bakarak yürüyormuş. Hatta ona ömrü boyunca arkadaşlık edecek mantarlarla da bu şekilde tanıştığını söylüyor. Kendisini, bu gizemli canlıların görünenin ötesindeki dünyalarını öğrenmeye adamış. Öğrendikçe hevesi ve özgüveni artmış, hatta kekemeliği bile geçmiş. Öyle ki Dünya’nın her yerinde mantar meraklılarına konuşma yapacak kadar iyi bir hatip şu anda kendisi. Kısacası mantarlar Paul’ün hayatını değiştirmiş. Bu sebeple deneyim ve bilgi birikimini, yazdığı kitaplarla başkalarına da aktarmak en büyük tutkusu olmuş. Bunlara örnek olarak, “Fantastic Fungi: How Mushrooms Can Heal, Shift Consciousness, and Save the Planet” kitabını gösterebiliriz. Bu kitapta mantarları çok ilginç noktalardan ele almış Stamets. Biz de kitabın isminde karşılaştığımız üç temel soru üzerinden mantarlar dünyasına bir giriş yapalım dilerseniz. Yani bu fantastik canlıların nasıl iyileştirdiğini, bilinci nasıl değiştirdiğini ve gezegenimizi nasıl kurtarabileceğini konuşalım…

Fantastik diyorum, zira bu canlıların Dünya’nın oluşumundan beri var olabileceğini, hatta canlılığın oluşumunda önemli etkileri olduğunu iddia eden teoriler var. O yüzden hikayelerini anlatmak için önce tarihte biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Milyarlaarca yıl geriye…

Bu teze göre Funguslar’ın hikayesi, 4,5 milyar yıl önce göklerde spor olarak gezinerek başladı. Konup yaşayabilecekleri bir yer kabuğu bile bulamadıkları için milyonlarca yıl Dünya’nın yeni oluşmuş atmosferinde dolaşıp durdular. Dünya’mız soğuyup yüzeyinde bu sporların tutunabileceği kayaçlar oluşunca yeryüzüne inebildiler ancak.

Radyoaktivitenin had safhada olduğu genç Dünya’da, deniz diplerindeki radyoaktif artıkları çözmeyi başardılar. Bu sayede bakteri ve virüs gibi diğer mikrobiyal varlıklardan farklı olarak çok hücreli organizmalara evrildiler. Denizlerle yetinmeyen Funguslar, nihayet Miselyum denilen, bitkilerdeki kök yapısına benzer bir ağ sistemiyle, önce deniz tabanından toprağın altına, oradan da karaya çıktılar.

Hemen hemen 1,3 milyar yıl öncesine tekabül eden bu göç sonrasında Funguslar, yeni duraklarına muazzam bir adaptasyon sağladı. Karşılarına kayaçların ya da yeni canlı türlerinin çıkmasının bir önemi yoktu. Funguslar onları da kendi sistemleri içerisine alıp beraber yaşamayı öğrenecek şekilde gelişimlerini sürdürebiliyorlardı. Bu adaptasyon yetenekleri, türlerinin giderek yayılmasını ve ortam fark etmeksizin üremeye, genişlemeye devam etmelerini sağlıyordu. Dahası diğer canlıların da çoğalabilecekleri habitatların oluşumda da rol oynamıştı Funguslar. Bünyelerinde biriktirdikleri birçok türde karbon bileşeniyle ilk verimli toprakları oluşturdular. Bu da bitkiler için uygun yaşam koşullarının sağlanması anlamını taşıyordu. Böylece bitkiler, yaklaşık 500 milyon yıl önce bu şekilde yaşama dahil oldular.

Düşünsenize, ilk kara bitkileri oluşana ve tüm gezegeni yeşil bir örtüyle kaplayana dek Dünya’nın örtüsüydü mantarlar... Hatta ağaç boyutunda mantarlar bile vardı. Yani şu doğa gezintisini ağaçlar yerine dev mantarların arasında gerçekleştirebilirdik. Tıpkı Mario oyununda olduğu gibi…

Neyse efendim… Dünya’mız, mantarların katkılarıyla sadece bitkilere değil böcekler, amfibiler, sürüngenler ve memeliler gibi çok sayıda gelişkin organizmaya da ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Artık bir düzen kurulmuş, her şey yerli yerine oturmuş gibiydi… Ta ki…

Bir asteroid dünyamıza çarpana dek…

12 kilometre çapındaki bu asteroid dev yangınlar, depremler ve tsunamilere sebep oldu.

Çarpmanın etkisiyle yerden kalkan toz bulutları, atmosferi kaplayarak güneş ışınlarının gezegenimize ulaşmasını engelledi. Böylece Dünya bir Buzul Çağı’na girmiş oldu. O dönemde yaşayan canlıların yüzde 75’inin neslinin yok olduğu tahmin ediliyor. Hatta dinozorların sonunu getiren şeyin de bu çarpışma olduğu düşünülüyor.

Neredeyse yok olmanın eşiğine gelen dünyayı kimler mi kurtardı peki? Tabii ki mantarlar... Çarpışma anında ölmeyen bitkiler, güneş ışığı bulamadıkları için çürümeye başlayınca, fungusların yayılması için uygun koşullar oluşmuştu.

Funguslar’ın bu şekilde yayılması, o dönemin hakim türü olan sürüngenler için de kötü haber demekti. Çünkü soğukkanlı canlılar oldukları için vücutları mantarlardan hastalık kapmaya oldukça yatkındı. Ne var ki sıcakkanlı memelilerin vücut ısıları, onları mantarlara karşı dayanıklı kılıyordu. Bu sayede daha kolay bir şekilde hayatta kalabilmişlerdi. İşte o hayatta kalan memelilerin, bugün biz insanlar da dahil olmak üzere yeryüzündeki tüm memeli canlıların atası olduğu düşünülüyor.

Yani gezegen nasıl kurtarılabilir sorusunun cevabını bizlere 65 milyon yıl önce vermiş Funguslar. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Her durumda bulundukları yeri organize edip, yeni koşullara nasıl uyum sağlıyorlar? Bunları cevaplamadan önce biraz mola versek iyi olur, zira mantarlardan bu kadar bahsetmek karnımı epey acıktırdı. Neyse ki yürüyüşe çıkmadan önce bir sandviç hazırlamıştım. Şimdi hiç mantar toplama riskini alıp başımı belaya sokamayacağım arkadaşlar. Ben sandviçimi yerken siz de biraz dinlenmiş olursunuz hem, çünkü önümüzde daha uzun bir yol var.

Ohh! Hani bir laf vardır ya temiz hava acıktırır diye... Hakikaten doğruymuş. Sanki yeniden can buldum. Söylemesi ayıptır epey de iyi sandviç hazırlarım. Ama bu sandviçte benden daha fazla emeği olanlar var… Mesela ekmeği ve peyniri mayalayan mantarlar. Teşekkür ederim Fungus, enfes bir sandviçti cidden.

Peki mantarlar ekmek ve peynir yapmayı nasıl beceriyorlar? Sonuçta ellerinde tarif de yok… Aslında sıklıkla gerçekleştirdikleri bir şeyi yaparak başarıyorlar bunu. Mayalanma dediğimiz şey, en basit tabiriyle bir çürütme işlemi aslında. Maya mantarlarının, şekeri bünyelerinde sindirip enerjiye dönüştürmeleri sonucunda etil alkol ve karbondioksit gazından oluşan bir atık madde ortaya çıkıyor. Bu gaz da hamurun kabarmasını sağlıyor.

Sandviçimin içindeki rokfor peynirinin oluşumundaysa başrol hepimizin aşina olduğu bir mantar olan peniccilum notatum, yani penisilin. Alexander Fleming, penisilin küfünün bakterileri çözebildiğini çıktığı tatilden evine döndüğünde ve bir hata sonucunda keşfetmişti... Kendisinin laboratuvarına bir ziyarette de bulunmuştuk hatırlarsanız. Henüz dinlemeyenlerinizi isimli bölümümüze de beklerim bu arada... Neyse işte bizim Fleming, içinde bakteri kültürlerinin olduğu bir tüpün ağzını açık unutup çıkmıştı tatiline. Döndüğündeyse bu tüpü küfle kaplanmış olarak buldu...

Tam “Hay aksi!” deyip tüpü çöpe atacaktı ki, aklına önce onu incelemek geldi. Küflenmiş tüpe yakından baktığında, içerisinde bakteri yaşamının olmadığını fark etti. Üreyen küf mantarları, etrafındaki tüm bakterileri öldürmüştü. Bu inanılmaz bir sonuçtu. Küfün etrafında oluşan, bakterileri çözen sıvıya da bu ismi verdi: Penisilin. Bu haber, bilim dünyasından birçok kişinin çalışmaya dahil olmasını sağladı. Nihayetinde, bizzat Fleming tarafından olmasa da onun büyük katkıları sayesinde penisilinden ilaç üretildi. Tarih boyunca insanlara karşı en büyük tehditlerden biriydi bakteriyel enfeksiyon. Geçmişte yaraya küflü ekmek basmak gibi uygulamalar yapılsa da, bu konuyla ilgili ilk ciddi araştırma, Alexander Fleming tarafından gerçekleştirilmişti yani. Özetle Fleming, Fungus’un bakteriyi sevmediğini ve onlara karşı patojen ürettiğini keşfetmişti. İşte Funguslar, milyonlarca insanın hayatını kurtarırken, bir yandan da bizim için peynir yapabiliyor. Anlayacağınız kendileri çok yönlü canlılar...

Dışarıdan pek öyle gözükmeseler de aslında Funguslar da bizim gibiler. Onlarla düşündüğümüzden çok daha fazla benzer yanımız var. Mesela onlar da oksijen alıp karbondioksit verirler. Besinleri dışarıdan alıp sindirirler. Tüketicilerdir ancak bizden farklı olarak onlar doğanın yaratıcısı olmaktan da geri durmazlar. Nasıl mı?

Elinizi toprağa daldırıp bir avuç aldığınızı hayal edin. Bunun kum tanesi gibi birbirinden ayrı bir yapıda olmadığını fark edeceksiniz. Hemen dağılmamasının sebebiyse bahesttiğim o Miselyum ağı… Miselyum, içerisinde bulunan mikro boyuttaki oyuklara su ve hava doldukça şişer ve bu şekilde toprağa iyice tutunur. Toprağı süngerleştirir ve hatta erozyona karşı direncini arttırır. Oyukların içerisindeki su sayesinde de mikrobiyal çeşitlilik artar ve toprak daha verimli bir hale gelir. Yani bir topraktaki Miselyum ağı ne kadar yayılmışsa o kadar humuslu toprak oluşur demek mümkün.

Fungus ile ilgili bir diğer enteresanlık da burada başlıyor… Zamanı gelip ölen bir ağaç olduğunda Fungus sporları, sanki hissetmişçesine o ağaç üzerinde toplaşıyor. Kültürlenmeye başlayan Funguslar, bir zaman sonra şapkalı mantar oluşturmaya başlıyor. Bu mantar, çürüyen organizmanın içine adeta sızıyor ve toprağa erişerek diğer miselyum ağlarıyla birleşiyor.

Buraya kadar her şey tamam… Miselyumlar ölen organizmaları sindirdi, toprağı bereketlendirdi... Peki ya neden diğer ağlarla birleşme ihtiyacı hissediyor ki? Haberleşmek için. Evet arkadaşlar, iletişim kurma gerekliliği duyuyorlar. Tıpkı biz insanlar gibi Fungus alemi için de iletişim çok önemli bir yere sahip. Miselyumlar bu sayede ağaçlar arası alışverişi yönetiyor ve birbirlerini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı uyarıyor. Bitkiler, ihtiyaç fazlası karbonu vermek gibi cüzi bir ödeme karşılığında miselyumdan böylesine önemli bir hizmet alıyorlar. Yani miselyumların sürekli genişleyen, yayılmış bir sinir ağı olarak, bir nevi doğal yaşamın interneti görevini üstlendiğini söyleyebiliriz. Bu doğal internete çok güzel ve esprili bir isim de verilmiş: Wood Wide Web. Tıpkı bizim “www” olarak bildiğimiz “World Wide Web” gibi yani... Fakat bir fark var. Miselyum ağı milyonlarca yıldır tıkır tıkır işliyor.

Ne tuhaf canlılar değil mi? Dünya’mıza bu zamana kadar ne kadar da güzel göz kulak olmuşlar. Bırakın Dünya’yı birkaç defa kurtarmış olmalarını, sadece günlük vazifelerini yerine getirmeleri bile gezegenimiz için eşsiz bir hizmet bana sorarsanız.

Şu anda Funguslar’ın tüm gezegenimizi tekrar kurtarabilmesinin yolları aranıyor. Bu çalışmalar içinde belki de en ümit verici olanlardan biri, yine Paul Stamets tarafından hayata geçirilmiş. Funguslar’ın bir çok alanda kontrollü olarak kullanılabileceğini düşünen Stamets, Bellingham’da bulunan Bartelle Laboratuvarı’nda bir araştırma başlatmış.

Araştırma için dizel ve diğer petrol artıklarıyla doymuş dört öbek hazırlanmış. İlk öbek, kontrol faktörü olarak hiçbir müdahale edilmeksizin bırakılmış. İkinci öbeğeyse bu atıkları katalize edecek, yani kendi özelliğini kaybetmeden kimyasal reaksiyonu hızlandıracak enzimler konulmuş.

Üçüncü öbeği bakterilerle ve nihayet, son öbeği de Fungus Miselyumu ile aşılamışlar. Altı hafta hiç müdahale etmeden dört öbeği de bekletmişler. Altı hafta sonra ilk kontrol yapıldığında ulaştıkları sonuçlar gerçekten çok ilginç arkadaşlar... İlk üç öbeğin öldüğü, karardığı ve kokuştuğu gözlemlenirken, Miselyum öbeğinde durum bambaşkaymış. Funguslar, petrole doyduktan sonra onu parçalayacak enzimler üretmiş ve bu enzimlerle, parçaladıkları hidrokarbonları karbonhidratlara, yani besine dönüştürmüş. Besinlerle büyüyen Miselyum, kilogramlarca istiridye mantarı üretmiş. Bildiğiniz, marketten kolaylıkla satın alabileceğimiz istiridye mantarından bahsediyorum... Aslına bakarsanız Stamets bu deneyi, sonucunu öngörerek tasarlamıştı… Fakaaat deneyin seyrini tamamen değiştirecek başka gelişmeler de olacağını öngörememiş kendisi…

Şöyle ki, mantarların ürettiği sporlar, böcekleri çekmiş…

Öbeğe yuva kuran böceklerin, larvalarının peşine kuşlar düşmüş.

O kuşların peşlerinde getirdiği tohumlar filizlenmiş ve petrol atıklarıyla dolu öbek, bir anda bereketli bir yaşam ortamına dönüşmüş. Ancak bununla da bitmiyor… Sekizinci haftada yapılan testlerde, bu ortamdaki atık miktarının tam 50 kat azaldığı görülmüş. Bundan daha ümit verici bir senaryo düşünemiyorum doğrusu... Biliyorsunuz, Dünya’nın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri çevre krizi. Çook uzun bir süredir sürekli olarak fosil atık üretiyoruz. Satın aldığımız ürünlerdeki plastiklerden tutun da kullandığımız araçlardaki benzine kadar... Ve bu atıklar, onları çözündüremedikçe daha da birikiyor. Biriktikçe hem denizlerdeki hem karalardaki ekosistemi tehdit ediyorlar. Şu anda Pasifik Okyanusu’nda yüzmekte olan tam 1.6 milyon kilometrekarelik çöpten bir ada var mesela. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’nin neredeyse iki katı büyüklüğünde bu ada... İşte belki de mantarlar, bu sorunun çözümü için gerekli olan anahtarı bize verebilirler. Fosil atıklarımızı çözündürebilir, bu atıklarla kaplanmış alanları tıpkı Stamets’in deneyinde olduğu gibi birer yaşam vahasına çevirebilirler.

Ne mutlu ki, bütün yaramazlıklarımıza rağmen doğa ana hala arkamızı toplamaya çalışıyor, geleceğe dair bize umut aşılıyor. Tabii bu bizim kendi üstümüze düşen kısmı es geçmemiz, doğaya karşı hoyrat olmamız anlamına gelmiyor yine de. Çevreye olan hassasiyetimizi her koşulda en üst seviyede tutmalıyız. Biliyorsunuz ki, anneleri kızdırmaya gelmez.

Funguslar problem çözen, iletişim kuran, yalnızca kendi türleri için değil, komşuları olan biz diğer canlılar için de uğraşan organizmalar. Dünya’ya böylesine uyumlanan bu organizmaların ilk işi, çevreyi tanımak olmuş. Etkileşime girdikleri çevrenin özelliklerini göz önüne alarak kendi ihtiyaçlarını belirlemiş ve bu ihtiyaçları karşılamak için harekete geçmişler. Aralarındaki iletişimi güçlü tutarak yaşadıkları habitattaki gelişmeleri ve ortaya çıkan sorunları birbirleriyle paylaşmışlar. Yani bir haberleşme ağı kurmuşlar… Bulundukları yerdeki sorunlara çözüm üretene kadar iletişim kurmaktan da, yeni yol arayışlarından da vazgeçmemişler. Bu yaklaşımlarıyla tıpkı bilinç sahibi bir canlıyı çağrıştırmıyorlar mı sizce de? Bizim bildiğimiz anlamda bir bilinç değil belki bu, ancak bilincin başka bir hali…

Sizce de artık, başka canlıların da göremediğimiz bir dünyası, duyamadığımız bir dili olduğunu fark edip yaşamımızı daha duyarlı şekilde sürdürmenin vakti gelmedi mi? Sorunlarımızı bir süre unutmamızı sağlayan doğa, belki de çözümün ta kendisidir. Sadece ona kulak vermek gerekiyor…

Künye
  • YazanKadir Can Değer
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)