Kulağına Bir Şey Fısıldayacağım
Bazı hikayeler yalnızca dinleyerek anlaşılabilir. 111 Hz'in bu bölümü, bu türden hikayeleri dinlememizi mümkün kılan "podcast" üzerine. Bir podcast programında, podcast konuşuyoruz. Onu özel yapan, diğer iletişim ortamlarından farklı kılan şey ne?
Eh-em! Tamam. Bu bölümde biraz farklı bir şey yapacağız: Podcast hakkında konuşacağız. Biraz “meta bir bölüm” olacak yani bu: Podcast üzerine bir podcast bölümü…
Bu yüzden kurgusal anlamda, biraz farklı bir bölüm dinleyeceksiniz. Yer yer, kurgu sürecine bizzat birlikte dahil olacağız. Az önce sesini duyduğunuz kişi mesela: 111 Hz’in ses kurgusunu yapan Metin Bozkurt.
Her şey yolunda değil mi Metin?
— Belki mikrofona bir tık yaklaşabilirsin, ama gayet iyi.
Hah, şahane.
Aslında bu bölümün fikri, 111 Hz için çalışan ekiple yaptığımız bir online toplantıda ortaya çıktı. Ben Hulu’da yayınlanan “Only Murders in the Building” adında bir dizinin birkaç bölümüne rastlamıştım. Dizinin konusu; New York’ta aynı binada yaşayan komşuların, binalarında işlenen bir cinayetin arından kendi “true-crime” podcastlerini başlatmaları üzerine kurulu.
Sonra dedim ki: Biz niye podcast üzerine bir bölüm yapmıyoruz?
Çünkü daha 111 Hz’e ilk başladığımız zaman, size bir şey söylemiştim. “Öyle hikayeler vardır ki onları sadece dinleyerek anlayabilirsiniz”. Hatırlıyorsunuz değil mi?
Peki ne demek bu? Bu bölümde biraz bunu konuşacağız. Ama önce, konuyu nereden ele almak istediğimden size biraz bahsedeyim.
Kanadalı iletişim uzmanı Marshall McLuhan, 1967 yılında bir kitap yayınladı. İsmi: Medium is the Message — yani “ortam mesajın kendisidir”.
Aslında bu, medya ve teknolojiye dair söylenmiş en ünlü sözlerden biri. Sizin de daha önce duymuş olma ihtimaliniz yüksek. Peki anlamını hiç düşündünüz mü? Ne demeye çalışıyordu McLuhan “ortam mesajın kendisidir” sözüyle?
Bir derdiniz var diyelim, başkalarıyla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var. McLuhan diyor ki: Mesajınızı iletmek için kullandığınız ortam ya da araç, mesajın ta kendisidir.
İyi de nasıl olur? Bu bir paradoks değil mi? Yani, diyelim ki bir şişede bir mesaj aldık.
Şimdi, mesaj dediğimiz şey, mesajdır —
… yani o şişeden çıkan kağıtta ne yazıyorsa, içerik neyse mesaj da odur, değil mi? Mesajın iletildiği ortam ise, sadece bir araçtır.
Ama Marshal McLuhan’ın derdi başka. McLuhan’a göre, mesajın iletildiği ortam, yani iletim aracı, insanlar üzerinde mesajın kendisinden daha büyük etkiye sahip. Doğrudan McLuhan’dan altıntılamama izin verin:
> İletişim aracı sadece mesajın taşıyıcısı rolünü üstlenmez. O, insanların düşünce yapılarını ve algılayışlarını, belki de mesajdan bile çok değiştirir. Algımızı şekillendirir ve algılayışımızı başka formlara sokar. Kitap, radyo, televizyon ve sinemada verilen mesajların hepsi farklı etki oluşturur. >
McLuhan’a göre, iletişim araçları ve teknoloji, toplumu şekillendirmekte, mesajın kendisinden çok daha büyük bir etkiye sahip.
Fransız Devrimi’ni düşünün mesela. Tek tek yazılan kitaplar ve bu kitaplardaki fikirler elbette Fransız Devrimi’nin gerçekleşmesinde etkili oldular. Bunu yok saymak saçma olur.
Ama matbaa diye bir şey icat edilmeseydi ve kitaplar kitlesel ölçekte basılmasaydı, böylesine kitlesel hareketler mümkün olabilir miydi? McLuhan’ın bir bakıma kasettiği şey de bu.
Fikirler yani mesajın içeriği erozyona benzer — güçlüdür ama yavaştır. Akan bir nehrin, dere yatağını yavaş yavaş aşındırması gibi, topluma zaman içinde nüfuz ederler.
Oysa iletişim araçları deprem gibidir — bir gecede bütün manzarayı radikal biçimde yeniden şekillendirebilirler. Televizyonun veya internetin ortaya çıkışlarından itibaren toplumu nasıl bir hızla şekillendirdiklerini düşünün. İnternette okuduğumuz makaleler, izlediğimiz videolardan çok, internetin kendisi bunu başardı. İşte bu yüzden: Ortam, mesajın ta kendisidir.
Ama McLuhan’ın bu meşhur sözüyle kastettiği bir şey daha var. Medium, yani mesajın iletildiği ortam, sunduğu mesajın doğasını da yeniden şekillendirir. Ne demek istiyorum?
Mesela Twitter ve 280 karakter sınırını ele alalım. İçeriğin nasıl iletileceği, kullanılan kelime dağarcığı, dilbilgisi gibi konularda, bu sınır doğrudan mesajı şekillendirmiyor mu? Veya Instagram, tamamen görsel içerikler üzerine kurulu bir platform olarak, doğrudan mesajın yapısını —ki burada mesaj fotoğrafa dönüşüyor— ve mesajın bizi nasıl etkilediğini belirlemiyor mu?
Veya bir iletişim ortamı olarak: Ses. Bir haberi, bir gazetede kuru kuru içinizden okumakla…
arkasında gergin bir müzik duyarak okumak arasında, duygusal anlamda çok büyük farklar yok mu?
Her “mediumun” kendine has bazı özellikleri var ve bu özellikler sunulan içeriği ve o içerikle nasıl etkileşime geçtiğimizi doğrudan etkiliyor. İşte “podcast”i konuşmak istediğim yer tam da burası. Nedir? Ve diğer iletişim kanallarından nasıl ayrılıyor? Bunu konuşmak istiyorum.
İşin teknik boyutuna girme niyetim yok. Bu podcast bölümünü dinlediğinize göre, podcastin ne olduğunu zaten az çok biliyorsunuz. Bu yüzden size uzun uzadıya podcast nedir diye anlatmayacağım. Ama anlatmak istediğim konuya girmek için “Podcast” kelimesinin anlamına bakmamız gerek.
Kelime ilk olarak 2004 yılında, İngiliz Guardian gazetesinde bir köşe yazarı tarafından kullanılıyor. Apple’ın ikonik müzikçaları iPod ‘un “pod”u ile, “yayınlamak” anlamına gelen “broadcasting”in “casting”inin bir birleşimi.
Apple da daha sonra bu terimi sahipleniyor. Hatta 2005 yılında Steve Jobs, yaptığı Apple Music sunumunda podcasting’e değiniyor:
Özetle, Steve Jobs 2005 yılındaki bu etkinlikte, iTunes’a ve iPod’lara artık podcast yayınlarını arama ve oynatma özelliği eklendiğini duyuruyordu.
Bu yüzden sanırım: İlk ortaya çıktıkları dönemde, insanlar podcastleri büyük oranda iPod veya benzeri müzikçalarlarla dinliyordu. Ve bu müzikçalarların hoparlörleri yoktu. Haliyle, podcast dinlemek için kulaklık kullanıyorlardı. Sanırım bu alışkanlık bugün bile sürüyor. Bugün de pek çok insan, podcast dinlerken kulaklık kullanıyor.
Elbette, farklı insanlar farklı podcast dinleme alışkanlıklarına sahip. Siz daha çok bilgisayarınızın/telefonunuzun hoparlöründen veya aracınızın ses sisteminden dinliyor olabilirsiniz. Bunların hepsi mümkün. Ama konuyu kulaklıkla dinleme pratiği üzerinden açmamın birkaç sebebi var.
İkinci neden, az önce de bahsettiğim gibi, podcast’in ilk ortaya çıktığı zamanlardan bu yana kulaklık kullanım alışkanlığı.
Sonuncusu ise, bu bölümde asıl bahsetmek istediğim şeyle ilgili. Podcast’i diğer iletişim ortamlarından ayırdığına inandığım özellikle yani. O da: Yakınlık.
Ama bu konuya girmeden önce, burada kısa bir ara vereceğiz. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Ne diyorduk? Yakınlık diyorduk değil mi?
Şimdi: bir film izlediğimizi düşünün.
Karşımızda bir ekran var, tahminen bizden birkaç metre uzaklıkta. Ekrandaysa izlediğimiz oyuncular var. Onlar da filmin çekildiği kameradan tahminen birkaç metre uzaklıktalar. Bu iki uzaklık, yani bizim ekrana, oyuncularınsa kameraya olan uzaklığı: İçerikle bizim aramızda bir mesafe olduğuna işaret. Hem de basbayağı fiziksel bir mesafeden söz ediyorum. Oyuncuları karşımızda görüyoruz, yanımızdaymış gibi değil.
Hatta bizden kopuklar bile diyebiliriz bunun için.
Bizden bambaşka bir gerçekliğin içindeler. Onları bir kutunun içinde izliyoruz.
Bu mesafe, medium olarak televizyon veya sinemanın doğası gereği var. Ve McLuhan’ın söz ettiği “mesajın iletim tarzını ve bizde uyandırdığı duyguyu” ister istemez etkiliyor.
Daha yakına gelelim: YouTube!
Vlogger’lar ve YouTuber’ların ortaya çıkışı, bu fiziksel mesafeyi daha da kısalttı. Ben dahil, pek çok YouTuber, kameraya çok daha yakın bir konumda oturduk hep. Siz de bizleri, size çok daha yakın ekranlardan izlediniz: Telefonunuz veya bilgisayarınızdan. Mesafeler kısaldı.
Yetmezmiş gibi, bir de biz YouTuber’lar gözlerimizi kameranın lensine dikiyoruz, doğrudan size hitap ediyoruz. Çoğu zaman göz göze geliyoruz. Yalnız fiziksel değil, duygusal anlamda da daha yakınız artık.
Peki ya podcast? Şu anda ne kadar yakınınızdayım? Eğer beni kulaklıklarınızla dinliyorsanız:
Bu kadar yakınınızdayım. Belki en yakın arkadaşınızın bile yaklaşmasının, size rahatsızlık verebileceği bir mesafede, kulağınızın dibinde yani.
Hatta denebilir ki, aramızda hiç mesafe yok. Bırakın yakın olmayı, kafanızın içindeyim. Sanki sizin iç sesinizim.
Bu konu hakkında Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmayı sizinle paylaşayım.
Araştırmacılar, insanların podcastler, sesli kitaplar ve radyo haberleri gibi işitsel mesajları, kulaklıkla dinlediklerinde, hoparlörle dinlemeye kıyasla, içerikle daha güçlü empati kurduğunu bulmuş.
Deneylerin birinde katılımcılara, görme engelliler için destek sağlayan bir organizasyonun konuşma klibini dinletmişler. Konuşmayı dinledikten sonra katılımcılara, organizasyona çalışmaları için destek mektubu yazmak isteyip istemedikleri sorulmuş. Ve konuşmayı kulaklıkla dinleyenlerin evet deme oranları, hoparlörle dinleyenlere göre iki kat fazla çıkmış. Daha yakın hissetmişler, ve yardım etmek istemişler.
Araştırmacılara göre, bunun en önemli nedeni, “kafa içi lokalizasyon” adı verilen fenomen. Gerçekten de, bir şeyi kulaklıkla dinlediğimizde, sesi sanki “kafamızın içinden geliyormuş” gibi hissetmiyor muyuz? Bu, daha daha yakın — hatta çok ama çok yakın bir ilişki anlamına geliyor. Kulaklıklar bizde “samimiyet” hislerinin uyanmasına neden oluyor.
İşte bu yüzden, podcasti diğer iletişim ortamlarından ayıran temel özellik, bana göre: Yakınlık. Mesafe yok aramızda.
Üstüne üstlük, kulaklıklar yalnız sizin kulağınızda takılı olduğu için, size özel, hatta birazcık mahrem bir deneyim bu. Ama yakınlığın tek nedeni kulaklıklar değil. Bir nedeni daha var, o da görsel uyaranlardan uzak olmamız.
Oysa YouTube’daki Barış Özcan, kulaklıkla dinleseniz bile, karşınızda, ekranın içinde bir yerde. Görsel olarak beni algıladığınızda, sesimi de kendi bedeninizden bilişsel olarak ayırıyorsunuz. Yüzümü karşınızda görmek, “kafanızın içindeyim” büyüsünü bir şekilde bozuyor.
Görsel dünya ise, sizinle benim arama bir mesafe koyuyor ister istemez.
Ama görsel uyaranların yarattığı tek mesafe, sizinle benim aramda değil. Aynı zamanda, bizimle hayalgücümüz arasında da bir mesafe yaratıyor. Ve podcast ortamının, mesajın içeriğini şekillendiren bir diğer özelliği tam da bu: Hayalgücü.
Başta, görsel dünyanın olmamasını, bir eksiklik olarak görebilirsiniz. Televizyon ortaya ilk çıktığında da, insanlar radyoların sonunun yakın olduğunu, sadece işitsel iletişim araçlarının yakında öleceğini düşünmüşlerdi.
Ama sesi öldürmek zordur. Çünkü salt ses, görselin başaramadığı bir şeyi başarır:
Hayal gücünü harekete geçirir.
Görsel içeriğin aksine, ses size ne görmeniz gerektiğini söylemez. Duyduklarınızdan ilhamla, sahneyi kafanızda siz canlandırırsınız. Biraz kitap okumaya benziyor.
Mesela yapımcım Podbee Media’nın podcast dizileri bunun özgün örneklerine giriyor. Gelin sizi; Beyoğlu sokaklarında son sevgililik günlerinde onlara eşlik ettiğimiz Mina ve Birkan ile tanıştırayım. Epik Olmayan Bir Aşk Hikayesi adlı podcast dizisinin ilk bölümünün son dakikalarına gidiyoruz.
“Salt sesin gücü” tam da burada işte. Biraz Sanal Gerçeklik gözlüğü kullanmaya da benziyor. Bir sahneyi bir ekrandan izlediğimizde, sahne tam karşımızda, bizim dışımızda bir dünyadır. Ama podcastte sesin gücünden faydalanarak…
sizi bir tren istasyonunun tam ortasına bırakabilirim. Siz de gözlerinizi kapatıp, bu tren istasyonunun resmini, sağınızdan-solunuzdan yürüyen insanları, rayların üzerinde usul usul ilerleyen trenleri hayalinizde resmedebilirsiniz.
Veya…
yağmurlu bir günde, bir şehrin sokaklarında usul usul dolaştırabilirim sizi. Size özel, ve sizin merkezinde olduğunuz bir yolculuğa çıkarabilirim.
Anlayacağınız, ses sayesinde sizi istediğim yere götürebilirim. Ama benim aklımda, götürmek istediğim spesifik bir yer var. Takılın peşime, çünkü bu podcast bölümü mümkün kılan insanların çalıştığı, Podbee’nin Galata Kulesi’nin hemen yanındaki stüdyosuna gidiyoruz.
Durun, asansörün kapısını sizin için tutayım.
Dördüncü kata çıkacağız. Şu an sizi götürdüğüm ofiste tüm Podbee Media podcastlerinin 360 derece hizmeti yapılıyor. Nasıl yani? İçerik geliştirme, kayıt, kayıt sonrası tüm düzenleme, yayın ve yayın sonrasındaki pazarlama süreçleri-
Önden buyrun lütfen- Sizi buraya getirmeyi istedim, çünkü podcast hakkında konuştuğumuz bir bölüm yapıyorsak, bu bölümün çıktığı mutfağı da, ucundan da olsa bir deneyimlemelisiniz bence. Tam şu anda bu bölümün kayıtları üzerine çalışıyorlar. Bakalım içeride bizi kim karşılayacak.
— Merhaba, hoşgeldiniz! Biz de sizi bekliyorduk. Gelsenize.
Selam Şevval, hoşbulduk.
— Direkt stüdyoya alalım sizi, bölümün sonunu kaçırmayın.
Ooo, bizimkiler dalmış çalışıyor.
— Metin, bak şu cümle var ya abi. Dinletebilir misin bi?
— Burası di mi? Kapanışın ilk cümlesi yani?
— Pekii. Iıı. Nasıl bişey istiyoruz buraya? Şu iyi mi mesela?
Eveet- Bence güzel.
— Ooo kimler gelmiş.
— Hoşgeldiniz efem.
Ben bölümü kapatayım, sonra arayı kapatırız. Şimdiden elinize sağlık.
Biz nerede kalmıştık?
Podcast, diğer iletişim ortamlarına göre epey yeni bir mecra. Türkiye’de de bilinirliği günden güne artıyor ve yüksek dinleyici potansiyeline sahip. Üstelik fazlasıyla kendine has bir ifade alanı. Birinin dudaklarından dökülen kelimeleri yalnızca ses olarak duymakla, onu karşınızda izlemenin yarattığı büyük bir ayrım var ortada.
Her ne kadar radyo programına benzetilse de, aslında farklı. Çünkü ne dinleyeceğimiz bizim seçiminiz ve bizim kontrolümüzde. Radyoda bir istasyona bağlandığımızda, görece pasif dinleyicilerizdir. Neler olup bittiğine gerçekten dikkat etmeden, saatlerce dinlebiliriz. Oysa bir podcasti, çoğunlukla “o şovun” veya “bölümün” konusu ilgimizi çektiği için dinliyoruz. Milyonlarca podcast bölümü içinden, “o bölümü” dinlemeyi, biz seçiyoruz. Bu yüzden, aktif dinleyicileriz.
Ben bu nedenle, ister kulaklıkla, ister aracımızın ses sisteminden, veya bir hoparlörden dineyelim, podcastin daha “yakın ve samimi” bir mecra olduğuna inanıyorum. Seçtiğimiz podcast bölümleri, ilgi alanlarımıza yakın olanlar, bize hitap edenler. Onlar, sadece duymak istediklerimiz.
Ses, kelimler ve hayal gücü. Hepsi bu.
Künye
- YazanBerkant Gültekin, Şevval Balkan
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriKutay Çilesiz
Kaynaklar (8)
- youtube.com
- Podcasts vs Traditional Media: What's the Difference?
- Podcasting History: The Numbers Don't Lie
- WARNING! Extremely Powerful Psychedelic Effect Binaural Beats
- Train Station // Binaural Soundscape
- Virtual reality for your ears - Binaural sound demo (wear your headphones) - BBC Click
- streamable.com
- youtube.com