111 Hz ·Bölüm 45 ·19 Ekim 2022 ·20 dk ·1.598 kelime

Renkleri Koklamak: Sinestezi

Renklerin kokusunu, seslerin tadını almak veya kelimelerin dokusunu duyumsamak. Biz sıradan insanlar için, bu ifadeler anlamsız olabilir. Ancak "sinestetler" için değil. Bu bölümde duyuların birbirine karışmasını, yani sinesteziyi konuşuyoruz. Wassily Kandinsky'nin Impression III tablosu için tıklayın.

0:00

Bu bölüme bir yemek tarifiyle başlıyoruz.

Şaka şaka. Yemek tarifi falan vermeyeceğim. Ama size anlattığım sahneyi, zihninizde iyice canlandırmanızı, karşınızdaymışçasına hayal etmenizi istiyorum.

Şimdi: Mutfaktayız.

Ve ocağın üzerinde bir sos tencresinin içinde şöyle bol sarımsaklı, bir domates sosu kaynıyor. Hayal ediyorsunuz değil mi? Kıpkırmızı, buram buram domates. Hatta içine biraz da yeşil ekleyelim. Fesleğen iyidir. Karabiber de ekledik mi, pizza sosumuz tamamdır. Kokusu tüm mutfağı sarmış. Siz de alıyor musunuz kokusunu? Domates, sarımsak, fesleğen. Kokusunu alamadıysanız, bir de tatmayı deneyelim?

Şimdi bunu bir şekilde deneyimlemiş olabilirsiniz. Aslında fiziksel olarak var olmayan bir şeyi, yeterince düşündüğümüzde, onun sesini, kokusunu, tadını alabiliyoruz. Veya en azından hayal edebiliyoruz. Mesela size “SU” dediğimde, gözünüzün önünde bunu canlandırabiliyorsunuz. Hatta kafanızın içinde suyun sesini hayal edebiliyorsunuz. Veya ona dokunduğunuzda, avucunuzdaki o soğukluğu bile düşleyebiliyorsunuz.

Hafıza, duyuları geçmişten şimdiye çağırabiliyor. Ve duyular, birbirlerinin etkisini artırıp, azaltabiliyor. Bunda pek çoğunuzla hemfikir olabiliriz sanıyorum.

O halde, ikinci tarife geçelim. Bu kez bir yemek tarifi değil. Bir resim tarifi vereceğim size.

Bir resmi anlatmaya çalışacağım.

Mevzubahis resim, Vasili Kandinski’nin 1911 tarihli Impression III adlı tablosu. Bir piyano konserini konu ediniyor. Bu eser Kandinski’nin hem sanatında, hem de sanata yönelmesindeki duyusal geçişinde önemli bir yere sahip.

Kompozisyonun sol alt kısmı ve sağ tarafı tamamen sarı rengin hükmünde. Kandinski’nin kendine has fırça darbeleriyle çizdiği konser izleyicileri, bu eserin merkezinde önemli bir yer tutuyor. Merkez ile sağ üst kısmın birleştiği noktada da zifiri karanlığı andıran bir siyahlık var. Bu, insanların orada toplanmasının nedeni olan müzik aleti, yani bir piyano.

Peki, Kandinski’nin bu kompozisyonu ve renkleri sizin zihninizde bir ses oluşturdu mu? Veya baştaki sosun kokusunu aldığınız gibi, resmin tadını alabildiniz mi?

“Yahu bu nasıl soru Barış?” diye mi soruyorsunuz? “Renk renktir — nasıl ses veya tat oluştursun?” değil mi?

Yani, aslında bir bakıma haklısınız. Ama aynısı, Kandinski için geçerli değil.

Hatırlar mısınız bilmem: 111 Hz’in 13. bölümü olan “Transhümanizm”de, Neil Harbison adında bir cyborg’u tanıtmıştım size. Renk körü olan Neil, kafatasına taktığı bir anten yardımıyla, normalde göremediği renkleri, ses olarak duyuyordu.

Bir anten yardımıyla…

Kandinski’nin durumu ise bundan biraz farklı. Kandinski’nin kafasında bir anten yok. Renk körü de değil. Renkleri görebiliyordu. E sağır değil: Sesleri de duyabiliyordu.

Onu farklı kılan şey, bu iki duyu arasındaki ilişkiydi. Çünkü Kandinski, renkleri yalnızca görmekle kalmıyor, onları duyabiliyordu da. Üstelik yapay bir anteni olmadan.

Kandinski, az önce sözünü ettiğimiz resmi, yakın arkadaşı besteci Arnold Schoenberg’in bir performansını dinlerken yapmıştı.

Eserdeki her bir renk, her bir figür, her bir boşluk aslında Schoenberg’in performansının Kandinski’nin zihnindeki iz düşümleriydi.

Siyah mesela: Kandinski’ye göre, armoniden en uzak renkti. Armoninin sınırlarını zorlayan Schoenberg’in müziğini ifade etmek için en uygun renklernden biriydi yani. Ama resmin geneline hakim sarı rengine geldiğimizde, işler değişiyor, daha oyuncaklı bir hal alıyor.

Sarı renk, Kandisnki için, çok yüksek, tiz ve keskin trompetlerin oluşturduğu bir orkestra demek. Yani anlayacağınız, Kandinski’nin bu tabloda, ve daha pek çok tablosunda kullandığı renklerin sebebi, her bir renk seçiminin onun için spesifik sese sahip olmasıydı.

Kandinski bir sinsestetti. Onu farklı kılan nörolojik durumun adı ise, sinestezi!

Sin-estezi, Yunanca iki kelimenin birleşimi. “Sin” ve “estesis”. Sin birliktelik demek. Aisthesis ise, duyu veya duygu olarak özetlenebilir. Dolayısıyla sinestezi, duyuların bir aradalığı, birlikte algılanması veya birbirine karışması oluyor.

Aslında sinesteziye çok benzer bir kelimeye, tıp literatüründen aşinayız. İçinde yine “estesis” yani duyu olan bir kelimeden söz ediyorum. Ama bu sefer, duyusuz anlamına geliyor. İpucu vereyim: Ameliyatlardan önce, hastanın hislerini, duyularını kapatmak için verilen narkozu düşünün.

Kelimeyi tahmin edebildiniz mi? Evet, an-estezi. Duyuların kapanması, hissizleşmek. Hepsi, birbiriyle bağlantılı. Ama biz konumuza, yani sin-esteziye geri dönelim.

Bilim dünyası bundan bir kaç yıl öncesine dek, sinestezinin oldukça nadir görüldüğünü düşünüyordu. Tahminler her 20 ila 25 bin kişiden birinde olduğu yönündeydi. Ama bugüne geldiğimizde, bu tahminler, büyük bir değişime uğradı. Bilim dünyası, bugün her 25 kişiden, evet yanlış duymadınız, her 25 kişiden birinin sinestet olduğu konusunda hemfikir.

Yani ortaokuldaki, veya lisedeki sınıf arkadaşlarınızdan birinin sinestet olması çok muhtemel.

Böylesine dramatik bir değişim sadece teknolojinin ve araştırmaların genişlemesine değil, aynı zamanda farklı sinestezi türlerinin keşfine de bağlı.

Biz Kandinski’nin renkleri ses olarak algılamasına değindik. Ama aslında 60’tan fazla sinestezi türü olduğu söyleniyor. En yaygın karşılaşılan türleri; yazı-renk, ses-tat, renk-tat ve ses-renk. Bunların yanı sıra ses-dokunma, gün-renk, şekil-ses, şekil-sayı, harf-renk gibi ilk gruba göre daha az karşılaşılan türlerine de rastlanıyor.

Örneğin yazı-renk sinestezisine sahip olan insanlar için, her harfin, belli bir rengi var. Bu insanlar, bir gazetenin veya bir kitabın sayfalarını açtıklarında normal insanların siyah puntolarla gördüğü metinleri, rengarenk görüyorlar. K harfi mesela, maviyken, A harfi sarı, M harfi yeşil, Z harfi yavruağzı olabiliyor. Her bir karakterin farklı rengi var bu insanlar için.

Kimileri ise, sesleri renk olarak veya tat olarak algılıyor.

Mesela do notası bu insanlar için kırmızı olabiliyor. Veya ağızlarında kekremsi bir tat bırakabiliyor.

Kimileri ise, sesleri şekil olarak algılıyorlar.

Do majör akoru, böyle insanlar için kusursuz bir kare olabiliyor mesela. Veya mi minör akoru daha yuvarlak hatlara sahip bir şekle sahip olabiliyor.

Bana en ilginç gelenlerinden biri ise şu: Bazı sinestetler, görsel girdileri doğrudan dokunma duyusu olarak algılayabiliyorlar. Ayna-dokunma sinestezisi adı verilen bu duruma sahip insanlar, örneğin karşılarında kafalarını kaşıyan birini gördüklerinde kendi kafalarını kaşıyormuş gibi hissediyorlar. Veya gördükleri kişi ayağını bir masanın kenarına çaptığında, sızısını kendi ayaklarında hissediyorlar.

Biraz ürpertici, ve biraz da telepatiye benziyor, öyle değil mi?

İyi de, tüm bunlar nasıl oluyor diye merakınızın arttığını düşünüyorum.

Sinestezi, beyninizdeki lobların çapraz çalışması sonucu ortaya çıkıyor. En yaygın sinestezi türü olan harf-renk sinestezisini ele alalım; bir harf veya sayıyı gördüğünüzde beyninizde hem görsel kısımla ilgili lobunuz hem de dille ilgili lobunuz çapraz şekilde çalışıyor. Bilim insanlarına göre bunun sebebini, bir bebeğin anne karnına düştükten sonra beyninin gelişim sürecinde aramak gerek. Normal şartlarda bebeğin gelişiminin hızlandığı süreçte farklı fonksiyonlar için görev dağılımı yapması, yani ayrışması gereken beynin bölümleri ve sinir ağları arasındaki bağlantılar, bu ayrışmayı gerçekleştiremiyor.

Bu ayrışmanın evrimsel bir nedeni de var. İlk çağlarda yaşayan insanları düşünün mesela.

Tehlikenin her yerden, her an çıkabileceği bir yaşantı. Böyle bir yaşantı sırasında, duyuların birbirine karışmaması, birbirini yanıltmaması ve birbirinden ayrılması, oldukça önemli. Bu yüzden sinestetler tarih içinde yavaş yavaş kaybolmuş ve sayıları sinestet olmayanlara göre azalmış olabilir.

Zaten bazı bilim insanlarına göre sinestetlerin beyninde anatomik farklar da bulunuyor… Üstelik sinestet insanların birinci dereceden akrabalarının da sinestet olduğu gerçeği de karşımıza çıkıyor.

Yani bahsettiğimiz şey, büyük oranda genetik bir durum. Ve doğuştan bir sinestet değilsek, bir şarkının tadını almak, veya renk paletinden seçtiğimiz bir rengin sesini duymak pek mümkün değil.

Ancak bunun aksini ispat etmek isteyen bilim insanları da oldu elbette.

Scientific Reports dergisinin Kasım 2014 sayısında yayınlanan bir rapor var. Rapora göre, sinestezi görülmeyen yetişkinlere 2 ay boyunca 13 harfin çeşitli renklerle birlikte algılanmasına yönelik çalışmalar yapılmış. 2 ay boyunca katılımcıların okudukları metinlerdeki belli harfler, belli renklerle birlikte verilmiş. Ve 2 ayın sonunda katılımcılar, harfler ve renkler arasında basit ilişkiler kurabilmeye başlamış. Tam bir harf-renk sinestezisi olmasa da, ona yakınsayan bir deneyim yaşadıkları fark edilmiş yani.

Bu araştırmanın, ve “sonradan sinestet olunabilir mi?” tartışmasının en can alıcı noktasınaysa çalışmanın bitiminden üç ay sonra yapılan kontrol ölçümlerinde ulaşılmış.

Araştırmacılar, yapılan çalışmada öğrenmenin kalıcı olmadığı sonucuna ulaşmışlar. Denekler aradan zaman geçtikçe, ve bu geçen sürede örüntüleri tekrar etmeyince, bağlantıları unutmaya başlamışlar. Araştırmacılar da, harfler ve renkler arasında sadece çağrışıma dayalı bir bağlantı kurulduğu sonucuna varmışlar. Yani beyinde harflerin ve renklerin algılanmasını sağlayan bölgeler arasında sinirsel bir bağlantı kurulmadığını anlamışlar.

Yani sonradan sinestet olmak, pek mümkün görünmüyor. Ama tüm bunlara rağmen, sinestezi, biz sinestet olmayan insanlara sandığımızdan daha yakın olabilir. Ünlü nörobilimci Vilayanur S. Ramachandran’ın yaptığı başka bir çalışma, buna kanıt olarak gösteriliyor.

Şimdi karşınızda iki farklı şekil hayal edin. Bunlardan biri, köşeli hatlara sahip bir yıldız olsun. Hani deftere 5 hamlede çizdiğimiz, basit yıldızlardan bahsediyorum. Diğer şeklimiz ise, yuvarlak hatlardan başka bir şeyi olmayan bir daire. Hayal ettiniz deği mi?

Ramachandran size iki kelime veriyor: “Bouba” (buğba diye okunuyor) ve “kiki”.

Şimdi: Bu kelimelerden hangisini, köşeli hatları olan yıldızla, hangisini yuvarlak hatları olan daireyle eşleştirirsiniz? Yıldız mesela: Bouba mı? Yoksa Kiki mi?

Ramachandran, deneyin katılımcılarına işte bunu sormuş: "Bu şekillerden hangisi bouba hangisi kiki?".

Katılımcıların %95 ila %98’i sivri köşeli şeklin "kiki", yuvarlak köşeli şeklin ise "bouba" olduğunu söylemiş. Araştırmacılar sonuçlardan yola çıkarak insan beyninin bir şekilde şekiller ve sesler arasında kesin ve tutarlı bağlantı kurduğu fikrini ortaya atmışlar.

Buna, ideoestezi adı veriliyor. Sinestezi gibi duyuların biraradalığı olmasa da; bu, hepimizin bazı kavramları, çeşitli şekillerle, renklerle, seslerle veya duygularla birlikte-bağlantılı olarak algıladığımıza işaret. Bouba çok daha yuvarlak bir sesken

“Kiki” çok daha keskin bir ses.

Yani aslında hepimiz, ucundan kıyısından da olsa, bir bakıma sinestetiz denebilir.

Tamam, tamam. Biraz abarttım. Biz sinesteziye bu kadar yakın değiliz. Ama sinestezi, bize ve insanlığa, sandığımızdan çok daha yakın olabilir.

Çünkü sinestetlerde görülen en yaygın özellik, yüksek yaratıcı zeka. Ve bu tür insanların yaratıcı işlerde insanlık tarihine katkısı, tahmin ettiğimizden çok daha fazla.

Kanye West’ten tutun Nikola Tesla’ya, Billie Eilish’ten tutun Franz List’e, Mozart’tan tutun, daha en başında sözünü ettiğimiz Kandisnki’ye kadar… Hatta Tevfik Fikret’in bile adı aynı durumla anılıyor… Bugün ve tarihte sanatın çeşitli kollarıyla ilgilenmiş kişilerin azımsanamayacak bir bölümünün, sinestet olduğuna inanılıyor. Duyuları, birbirine karışmış dokular, sesler, renkler ve görüntüler olarak algılamak, yaratıcı işlere imza atmakta küçümsenemez bir avantaj.

Başta adını andığımız Kandisnki, örneğin. Şöyle diyor:

“Renkler klavye, gözler akort aleti; ruh ise çok tuşlu bir piyanodur. Sanatçı, ruhunuzda titreşimler oluşturmak için bir tuşu, sonra diğerini, ondan sonra da bir diğerini çalan eldir.”

Ama yalnızca sanat tarihi de değil, bizzat kullandığımız dile dahi yerleşmiş, sinestetik metaforlar yok mu?

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” deyişi mesela. Dilin tadı yoktur ki?

Veya sıcak renkler, ve soğuk renkler derken, “renkler arası yumuşak geçişler” derken, duyuları birbirine katmıyor muyuz? İşin içine mecaz ve metaforlar girdiğinde, dilin kendisi bizzat sinestetik bir deneyime açık.

O halde, sinestetik bağlantıları madem hepimiz konuşurken bizzat kullanıyoruz, size sorayım:

Bu bölümün tadı nasıldı?

Künye
  • YazanAnt Arın Şermet, Berkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (15)