111 Hz ·Bölüm 46 ·24 Ekim 2022 ·20 dk ·1.447 kelime

Değişimi Başlatan Notalar

Günlük yaşantımızda en sık kullandığımız iletişim araçlarından biri kuşkusuz müzik. Onun sayesinde hikayeler anlatabiliyor, birbirimize duygularımızı aktarabiliyoruz. Hatta müziğin yardımıyla bazen tarihin akışına yön verebiliyoruz. Tıpkı dil gibi. Bu bölümde müzik ve dil arasındaki paralellikleri ve müziğin değişime nasıl aracılık ettiğini konuşuyoruz.

0:00

Organizmaların birbirleriyle haberleşmesini, bağlantı kurmasını, bilgi veya duygu alışverişinde bulunmasını sağlayan kapsamlı bir süreç… İnsanlık tarihinin başlarına, hatta ötesine uzanan kadim bir eylem… Kabaca bu ifadelerle tanımlayabiliriz iletişimi.

Daha da önemlisi sosyal bir varlık olarak insanoğlunun, yani bizlerin en önemli ihtiyaçlarından biri olmasıyla öne çıkıyor bu kavram. İçinde bulunduğumuz dönemin koşullarını da hesaba kattığımızda, ihtiyaçlarımızın en önemlisi desek abartmış olmayız sanırım. Her gün ailemizle, arkadaşlarımızla, tanımadığımız kişilerle, hayvanlarla, çevreyle, hatta evrenle bir iletişim halindeyiz.

Dahası, yalnız kaldığımızda bile devam ediyor bu iletişimde olma halimiz.

Bir şeyler okurken, bir şeyler dinlerken, ya da bir şeyler yazarken gerçekleştiriyoruz bu eylemi.

Bazense sadece kendi iç sesimizle konuşarak devasa bir iletişim ağının parçası haline geliyoruz.

111 Hz’te gerçekleştirdiğimiz uzun yolculukta, kimi zaman iletişimi var eden ögelerin izinden gittik. Doğrudan veya dolaylı olarak iletişimin en önemli aracından, dilden yeni öğretiler edinmeye çalıştık. Zira dil ve ona hayat veren unsurlar sayesinde birbirimizi anlayabiliyoruz. Hikâyelerin parçalarını birleştirip, zihnimizin filtrelerinden geçirerek yeni bir bakış açısı yaratabiliyoruz. Ya da tarihin, kültürün, bilimin, sanatın, doğanın anlatmak istediklerini bu şekilde kavrayabiliyoruz.

Dil deyince aklımıza ilk olarak konuşmak ve yazmak geliyor, değil mi? Bu çok normal, çünkü hayatımızın akışında hep var olan eylemler bunlar. Fakat söz konusu insanoğlunun en büyük icatlarından biri… Dolayısıyla dili bu iki eylemle sınırlamak, pek de doğru gelmiyor bana. Bunun için filmi geriye sarıp insanlık tarihinin ilk dönemine gidebiliriz mesela.

İlkel insanlar iletişim kurmak için çoğunlukla sembolleri kullanıyorlardı. Sadece tehlikeli durumları türdeşlerine haber vermek için değil, nasıl avlandıklarını veya karşılaştıkları hayvanları tarif etmek için de mağara duvarlarına resimler çizdiler. Günlük yaşantılarını bu duvarlara resmettiler. Kelimelerin olmadığı bir dil üreterek iletişim kurabilmişlerdi. Bu dil sayesinde, belki bilinçli belki de tesadüfen tarihin ilk günlüklerini tutmuşlardı.

Şekiller kadar sesler de dilin önemli bir yapı taşı elbette. Bunu çok kompleks bir biçimde hayal etmemize de gerek yok üstelik.

Dik insan, yani Homo Erectus bir gorille aynı ses çıkarma yeteneğine sahipti. Bu da temelde, sadece homurdanarak iletişim kurabildikleri anlamına geliyor. İlk duyuşta “Homurdanmakla bir dil mi kurulurmuş!” diye tepki verebiliriz. Ama İsrail’de keşfedilen 750 bin yıllık Homo Erectus köyünün kalıntıları, bizlere bu kabilelerin bir dil oluşturduğunu kanıtlıyor.

Bu köyün, hayvansal ve bitkisel ürünleri işlemek ve yaşamak için ayrılmış üç bölümlük hiyerarşik bir yapıya sahip olduğu ortaya çıktı. Sizce Homo Erectus topluluğu, böylesi bir yapıyı iletişim kurmadan mı meydana getirdi? Açıkçası bu bana pek de olası gelmiyor. Sadece homurdanarak oluşturdukları dil aracılığıyla sistemli bir yaşam alanı yaratmışlardı. Günümüzde de buna benzer örnekler çıkıyor karşımıza aslında. Amazon Nehri’nin kıyılarında yaşayan Pirahã kabilesi, sadece on bir sesten oluşan bir dil aracılığıyla iletişim kuruyor mesela. Düşünsenize, sadece on bir ses ile sistemli bir dil oluşturulabiliyor. Aslında bir dil yaratmak için kelimelere ya da yüzlerce sese ihtiyacımızın olmadığını hatırlatıyor bu kabileler bize. Dilin oluşumunda, iletişim kurabilme ve hayal edebilme kabiliyetlerinin başrolü üstlendiğini kanıtlıyorlar.

Peki ya daha az ses kullanılan bir dilin var olduğunu ve bunu her gün kullandığımızı söylesem? Bu ilk anda size biraz tuhaf gelebilir, ancak günümüz teknolojisinde bu dilden sürekli faydalanıyoruz.

Bir e-posta attığınızı hayal edin. Biz, Türkçe dilinde bir metin yazabilmek için 29 harften oluşan alfabemizi kullanıyoruz. Klavyenin üzerindeki bu şekiller sayesinde anlamlı kelimeler ve cümleler oluşturabiliyoruz.

Peki ya arkaplanda ne oluyor? Aslında bilgisayarlar mesajımızı iletmek için sadece iki sese ihtiyaç duyuyor: 0’lar ve 1’lere.

Sadece bu iki girdi sayesinde, yazdıklarımız binlerce kilometre öteye, saniyeler içerisinde ulaşabiliyor.

Ses ve dilin ilişkisi insanlık tarihinin ilerlemesiyle daha da komplike bir hal aldı tabii ki. İlk yıllarda tehlikeyi haber vermek için davul seslerini kullanan insanlar, geliştikçe başka duyguları da sesler ve esler ile ifade etmeye başladı.

Dilin farklı bir formuydu bu. Aslında adını her an duyduğumuz bir form: Yani müzik! Bugün dünyanın en evrensel dili olan müzik, türümüzün çok da uzun olmayan tarihinin ilk dönemlerinden beri kulaklarımızda yankılanıyor aslında.

Şimdi “Ya Barış, müzik evrensel bir dildir çok klişe bir cümle değil mi?” diyebilirsiniz. Belki de öyle… Fakat bazı klişeler gerçeği en yalın şekilde anlatabilme özelliği taşıyor.

Çocukluğunuzla ilgili anımsadığınız şeyleri düşünün mesela. Belki o anın ta kendisini hatırlamanız pek kolay olmayabilir, ancak annenizin size söylediği ninnileri rahatlıkla hatırlayabilirsiniz. Dünyanın neresinde doğduğunuz ya da hangi kültürde yetiştiğiniz bunu çok da değiştirmiyor. Anneler, bebeklerini yatıştırmak için ninni söylerler. Bebekler, duydukları şeyin anlamını bilmeseler de sesin etkisi onları sakinleştirir. Yani seslerin oluşturduğu etki, zihninizde bir duygu oluşmasını sağlar.

Bu süreç tanıdık geldi mi size de? Tıpkı anadilimizi öğrendiğimiz süreçte olduğu gibi, sesler aracılığıyla bir anlam elde eder ve bu sayede iletişim kurarız. Müzikse, duyguların en saf ve en yoğun şekilde hissedilmesini sağlayan bir ifade biçimidir aslında.

Yani müzik, aslında düşündüğümüz zaman, gerçekten de bir dil.

Dünyaca ünlü caz müzisyeni Victor Wooten da müziği bir dil olarak ele alanlardan. Ona göre müziği anlamak, tıpkı anadilinizi öğrenmek gibi bir süreç. Bu dili konuşabilmek için bir eğitim almanız gerekmiyor, sadece duyduklarınızı taklit ederek anlamlı bir şeyler söylemeye başlıyorsunuz. Küçük bir çocuk, bir kelimeyi yanlış telaffuz ettiğinde onu yargılamayız. Hatta bunu çok şirin buluruz.

İşte Wooten’a göre, bir dili konuşabilmemiz için, o dilin kurallarını bilmemize gerek yoktur. Aynısı müzik için de geçerli… Eğer profesyonel bir müzisyen değilseniz, kimse şarkı söylerken detone olup olmadığınızı önemsemez. Wooten, müziğin de tıpkı bu şekilde öğrendiğini ifade ediyor. İki süreci de özgür hissettiren bir deneyim olarak nitelendiriyor.

Beş kardeşin en küçüğü olan bas gitarist Victor, doğduğu günden beri müziğin içinde bulmuş kendini.

İki yaşından itibarense abilerinin provalarına gitmeye başlamış. “Prova yaptıkları odanın bir köşesine benim için de bir tabure ve plastik telli oyuncak bir gitar koyuyorlardı.” diyor Wooten.

Abilerinin müziklerine eşlik ettiği oyuncak gitardan çıkan ses, provalarda duyulmuyordu bile. Diğer taraftan küçük Victor da o yaşlarda bir enstrümanı nasıl kullanacağını bilmiyordu tabii ki. Fakat müziğin ritmine eşlik ediyor, şarkıların ruh haline göre dans ediyordu. Tıpkı konuştuğumuz dil gibi, müziğin dilini de dinleyerek ve taklit ederek öğrenebildiğimizi hatırlatıyor Wooten’ın bu hikâyesi.

Kullandığımız dil ile yaşam arasındaki bağlantıya işaret eden meşhur bir ifade var: “Değişim dilden başlar.”

Cinsiyet eşitliği ve toplumsal hareketlerinin temelinde yatan tavırlardan biri bu. Çok yalın ve etkili bir ifade. Dilde sahiplenilen ve kullanılan kavramların, zamanla hayata karşı bir perspektif bir tavır da oluşturacağı, hayatı değiştireceğini iddia ediyor. Daha da önemlisi, bu iddianın haklılığı tarih boyunca kanıtlanmış. Fransız Devrimi örneğinde olduğu gibi… Hatırlayın, bunu daha geçen bölümlerde konuşmuştuk. Dönemin düşünürleri ve edebiyatçıları tarafından öne çıkarılan “liberté” yani “özgürlük” kelimesi, bugün adına cumhuriyet dediğimiz yönetim biçiminin zeminini hazırlayan faktörlerden biriydi. Tarihteki en büyük ideolojik değişimlerden birinin tetikleyicisi bir kelime ve onun hayat verdiği yeni kavramlar olmuştu. Bu noktada insanın kafasında şöyle bir soru işareti oluşuyor: “Peki müzik, değişime öncülük edebilir mi?”

Ama bazı durumlarda basit bir melodi, binlerce kelimeden daha etkilidir, çünkü aktarılmak istenen duyguyu hissedebilmeniz için müziği öğrenmeniz gerekmez. Tıpkı bebekken annenizin ninnilerini dinleyerek uykuya dalmanız örneğinde olduğu gibi… Bizi bir fikir ya da argümandan daha çok etkileyen şey hissedebilmektir. Dolayısıyla müzik, ihtiyaç duyduğumuz ancak bağlantımızı kaybettiğimiz birçok hisle bizi tekrar bir araya getirebilir.

bazen hayallere dalmanızı, bazen neşelenmenizi, bazen de on binlerce insanla tek bir organizma gibi hareke etmenizi sağlar.

Diğer yandan müzik hassas konuların konuşulmasını da kolaylaştıran bir zemin hazırlar. Politika, ideolojiler, ırkçılık, eşitsizlik ve daha bir sürü şey hakkındaki düşüncelerinizi, müzik yoluyla ifade edebilirsiniz.

Bu kadar etkili ve evrensel bir iletişim aracının değişime öncülük edememesi, epey şaşırtıcı olurdu bana kalırsa. Yakın tarihteki en önemli değişimlerden birine, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına da müzik öncülük etmişti aslında. Size garip gelebilir, fakat Almanya’daki soğuk savaşı nihayete erdiren olayın başlamasında bir konserin çok büyük etkisi olmuştu. 19 Temmuz 1988’de, duvarın yıkılmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce gerçekleşen bir rock şovu, Doğu Almanya’daki havayı tamamen değiştirdi.

Patron lakaplı Bruce Springsteen’in 300 bin kişi karşısında verdiği konser, değişim rüzgârlarının ilk esintilerini yaratmıştı. Sadece alandaki 300 bin kişi değil, konseri televizyonlardan takip eden milyonlarca insan da bu gösterinin etkisinden paylarına düşeni almıştı elbette. Springsteen’in, Almanca yaptığı konuşma ve ardından Bob Dylan’ın parçası ‘Chimes of Freedom’u çalması, duvara vurulan ilk balyoz darbesiydi belki de.

“Doğu Berlin'de olmak çok güzel… Ben herhangi bir yönetimin yanında veya karşısında değilim, size bir gün tüm sınırların yıkılacağı umuduyla rock’n’roll çalmaya geldim.” diyordu Bruce konuşmasında.

Tarihçi Gerd Dietrich, bu konserin Doğu Almanya’daki değişime öncülük ettiğini şu sözlerle ifade ediyor:

“Springsteen'i verdiği konser ve yaptığı konuşma, duvarın yıkılmasına yol açan olaylara büyük bir katkıda bulundu kesinlikle. O konserden sonra Doğu Almanya’da farklı bir atmosfer ve his hayat bulmuştu. Springsteen insanlara, ne kadar kilitli olduklarını, bir açıkhava hapishanesinde yaşadıklarını göstermişti.”

Elbette Berlin Duvarı sadece bir konserle yıkılmadı. Bu olayın ardında birçok politik, tarihsel ve sosyolojik sebep yatıyor. Ancak değişimin gerçekleşmesi için, bir taşın yuvarlanması gerekir. Bruce Springsteen’in Doğu Berlin’de verdiği konser de devrilen ilk domino taşı gibi bir etki oluşturmuştu.

İnsanlara daha iyi, daha eşit, daha adil bir yaşamın hayalini kurdurabilmek ya da sadece bir hikâyeyi, bir duyguyu anlatabilmek için kullanılabilecek en doğru dildir müzik. Ve en önemlisi de geçmişte olduğu gibi, gelecekte de değişip kendisini güncelleyebilir. İnsanın duyabildiği ilk andan itibaren hissedebildiği, kolaylıkla öğrenebildiği, zorlandığında sığınabildiği bir dil...

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (8)