111 Hz ·Bölüm 47 ·31 Ekim 2022 ·21 dk ·1.651 kelime

Bö! Korktun mu? 🎃

Korkmak en temel duygularımızdan biri. Kurtulmamız gereken, olumsuz bir duyguymuş gibi görünse de, aslında hayatımızda çok önemli bir işleve sahip. Bu bölümde, korku hakkında konuşuyoruz. Neden korkuyoruz? Korkularımız olmasa ne olurdu? Neden bazen korkmaktan keyif alıyoruz?

0:00

Sıradan bir mahallede, yağmurlu, sıradan bir gece. Bir evin içine konuk oluyoruz, anne-baba ve çocuktan oluşan ufak bir çekirdek aile.

Babası, 7 yaşındaki oğluna iyi geceler dilemek için, oğlunun odasının kapısını araladı.

Eğer bunu yapmazsa, oğlunun bütün gece korkudan uyuyamadığını biliyordu. Bu yüzden her gece bir iyi geceler öpücüğü vermek, artık aralarında sıradan bir rutine dönüşmüştü. Babası, araladığı kapıdan, loş ışığın kapladığı odaya girdi. Oğlu, battaniyenin altında bekliyordu.

Baba, odaya girer girmez, enteresan bir şeyler olduğunu anladı. Oğlunun suratında, her zamankinden farklı garip bir ifade vardı. Olağandışı bir ifade. Babası, ne olduğunu başta anlayamadı. Ama oğlu resmen ağzı kulaklarına varırcasına sırıtarak bakıyordu babasına.

Babası, oğlunun yanına yaklaştı, yatağının kenarına oturdu ve sordu:

— İyi misin oğlum?

Oğlu hala aynı sırıtışı sürdürerek, kafasını iki yana salladı:

— Baba, yatağımın altında bir canavar var. Kontrol edebilir misin?

Babası, oğlunun bu şakacı isteğinin karşısında önce kıkırdadı. Ardından “peki madem” diyip, dizlerinin üzerine çöktü ve kafasını karyolanın altına soktu.

Yatağın altında kim vardı dersiniz? Korkudan beti benzi atmış oğlu, GERÇEK OĞLU vardı. Ve babasına şöyle fısıldadı:

— Baba! Yatağımda biri var!

Uuuuu! Ürpertici… Ne o, yoksa korktunuz mu?

Bu anlattığım, çok klasik bir korku hikayesi. Bölüme bu hikayeyle başlamak istedim, çünkü bu bölümün yayınlandığı gün, benim bulunduğum yerde — yani Amerika’da, insanlar Halloween’i kutluyorlar. Çocuklar canavar kostümleri giyiyor, kapıları çalıyor.

Soru belli: Şaka mı şeker mi?

Hazır Halloween (veya Cadılar Bayramı) gelmiş, öyleyse bu bölüm, korku hakkında konuşmanın tam sırası. Endişelenmeyin, bu bölümde sizi korkutmak gibi bir niyetim yok. Belki az önce anlattığım hikayeyle olduğu gibi, ucundan kıyısından sizi ürkütmeyi deneyebilirim; ama bu bölümde daha çok korku duygusu üzerine konuşacağız, duygunun kendisine odaklanacağız yani.

Dışarısı karanlık ve evde yalnızsınız. Televizyonda bir program dönüyor ama televizyon sesi dışında ev neredeyse tamamen sessiz.

Ve hiç beklemediğiniz anda, birdenbire balkon kapısı aniden-

Nefesiniz hızlanıyor. Kalbiniz çarpmaya başlıyor. Kaslarınız geriliyor.

Birkaç saniye sonra, bunun sadece rüzgar olduğunu farkediyorsunuz.

Bakıyorsunuz, belki de çekine çekine bütün kapıları, pencereleri kontrol ediyorsunuz.

Kimsenin evinize girmeye çalıştığı falan yok. Ama siz bir an için o kadar korktunuz ki, sanki hayatınız tehlikedeymiş gibi tepki verdiniz. Bedeniniz bir hayvanın hayatta kalması için kritik olan savaş ya da kaç tepkisini başlattı. Gerçekte, hiçbir tehlike olmamasına rağmen. Peki bu kadar yoğun bir tepkiye neden olacak ne oldu? Korku tam olarak nedir?

Korku, dünya üzerindeki herkesin yaşadığı yedi evrensel duygudan biri. Fiziksel, duygusal veya psikolojik olarak gerçek veya hayali tehlike karşısında ortaya çıkıyor. Korkmanın, çoğu zaman, olumsuz bir duygu olduğunu düşünüyoruz. Öyle ya, bu şekilde deyişler bile var: Korkularından sıyrıl, korkusuz ol türevinde sözler bunlar. Sizde bu büyük ama kuru tavsiyeleri daha önce duymuşsunuzdur, değil mi?

Ama şimdi bir düşünelim; korkusuz olmanın mümkün olup olmadığı bir yana, istenilecek bir şey olup olmadığı bile tartışmalı. Çünkü aslında korkunun, biz canlılar için çok hayati bir işlevi var.

Korku, tehlikeyle başa çıkmak konusunda bizi harekete geçiriyor. Ve bu yüzden aslında bizi güvende tutmada hayati öneme sahip bir duygu.

Korku tepkisi, beynin amigdala adı verilen bir bölgesinde başlıyor. Beynin şakak lobundaki badem şeklindeki bu bölge, uyaranların duygusal etkilerini tespit eden önemli bölgelerden.

Örneğin, karşımızdaki insanın yüzünde bir duygu farkettiğimizde, bu bölge yani amigdala harekete geçiyor. Bu duygu özellikle de öfke ve korku olduğunda, amigdalanın görevi çok daha büyük.

Yırtıcı bir hayvan görmek gibi tehdit içeren bir uyaran, amigdalanın korku tepkisini tetikliyor. Ve beynimiz yalnız iki ihtimali göz önünde bulunduruyor: Savaş ya da kaç.

Korkuğumuzda, kalp atışımız hızlanıyor, çünkü tehlike karşısında iki seçeneğimiz var: Savaşmak ya da kaçmak. Ve biz hangisini seçersek seçelim, kaslarımızın daha fazla enerjiye, daha hızlı kan akışına ihtiyacı var. Kalbimizin deliler gibi kan pompalamasının nedeni tam da bu.

Beynimiz aşırı uyanık hale geliyor. Bronşlarımız genişliyor ve nefes alış-verişimiz hızlanıyor, çünkü savaşmak veya kaçmak için daha fazla oksijene ihtiyacımız var. Sindirim sistemimiz gibi, hayatta kalmamız için hayati olmayan organlarımızın işlemleri de korku ile birlikte yavaşlıyor. Bedenimiz, hayatta kalmamız için gerekli olan motor sistemlere odaklanıyor yani. Bir “hayatta kalma” durumu.

Korku, bizi tehlike anında hızlıca harekete geçmeye itiyor. Durup düşünmek zorunda kalmadan, tepki vermeye zorluyor bizi. Örneğin üzerimize hızla gelen bir arabanın önünden hiç düşünmeden kaçmamızı sağlıyor. Korku, evrimsel süreçte, türümüzün varlığını sürdürebilmesi için belki de en önemli duygu. Korkup tehlikeden uzaklaşan insanlar, genlerini gelecek nesilere aktarabildiler. Korkmuyor olsaydık, türümüz uzun süre hayatta kalabilir ve bu denli çoğalabilir miydi sizce?

Sahi, korkmuyor olsaydık, dünya nasıl bir yer olurdu? Korkulardan tamamen kurtulmak, ilk bakışta oldukça çekici bir istek gibi görünüyor. Peki böyle biri olsa nasıl olurdu? Korkusuz, korku hissedemeyen biri yani?

En son sizi biriyle tanıştıracağımı söylemiştim. Karakterimiz S.M. adında bir kadın!

Evet, SM. Bu onun adının baş hafleri. S.M.’nin gerçek kimliğini, yalnızca onunla çalışan bilim insanları biliyor. Kimliği, bu insanlar dışında kimseyle paylaşılmıyor, çünkü S.M.’nin hastalığı, onu kolayca istismar edilebilir bir duruma sokabilir.

S.M’nin hastalığı Urbach-Wiethe hastalığı adı verilen, oldukça nadir görülen bir hastalık. Bu hastalığın daha çok ciltte şişlikler ve kuruluk şeklinde etkileri var. Bir diğer etkisi ise, beyinde kalsiyum birikintileri meydana getirmesi. Bu kalsiyum birikintileri, S.M.’nin beyninin amigdala bölümüne kadar ilerlemiş, hatta amigdalayı tamamen ele geçirmiş durumda.

Onunla çalışmalar gerçekleştiren nörobilimci Antonio Damasio’ya göre, SM’nin amigdalası, sanki tamamiyle alınmış gibi.

SM, dışarıdan bakıldığında, pek çok sağlıklı insandan farksız görünüyor. Gayet sağlıklı bir hayat yaşıyor, zihin yetilerinde herhangi bir gerilik falan yok, oldukça aklıbaşında birisi. Hatta bunun yanında fazlasıyla arkadaşcanlısı ve sevecen birisi. Onu normal bir insandan ayıran en büyük özelliği, yok olan amigdalası nedeniyle hissedemediği bir duygu: Yani korku.

SM, kelimenin tam anlamıyla korkusuz birisi. Korku duygusunun, SM için hiçbir anlamı yok. Hiçbir şey ifade etmiyor. Korku duymuyordan da öte, duyamıyor demek daha doğru olur.

Karşısına yırtıcı bir hayvan veya zehirli bir yılan çıksa dahi, korku hissetmeyen, hissedemeyen birisi SM. Yüksek bir binanın tepesinden ayaklarını aşağıya sarkıtsa bile, sakin kalabiliyor. Öyle ki, kendisine korkmuş bir insanın yüz ifadesi gösterildiğinde bile, bunun ne anlama geldiğini çıkaramadığını söylüyor onunla çalışan araştırmacılar.

Korkusuz olmanın, SM’ye büyük bir avantaj sağladığını düşünebilirsiniz. Ama SM’nin yaşadığı şeyler bunun tam tersi. Örneğin kendisi bizzat şöyle anlatıyor:

> Bir gün, markete giderken, yol üzerindeki parkın içinden geçiyordum. Parktaki banklarda oturan bir adam, uzaktan bana seslendi ve beni yanına çağırdı. Yanına gittim ve neye ihtiyacı olduğunu sordum. Beni kıyafetimden tuttu ve boğazıma bıçak dayadı. Beni keseceğini, öldüreceğini söyledi. Hiçbir şey hissetmedim. Adama “tamam, devam et, kes hadi boğazımı” dedim. Adam ne yapacağını bilemedi, beni bıraktı. Korkmamıştım, adama “geri geleceğim ve sana gününü göstereceğim” dedim. Parktan ayrıldım ve eve gittim. >

Aslında bu SM’nin ölümle burun buruna geldiği tek olay değil. SM’ye hayatında iki kez bu çekilde bıçak çekilmiş, ayrıca iki kez de silah doğrultulmuş. Ve bu olayların hiçbiri SM’yi korkutmamış, bu olayları bir tehdit olarak algılamamış. Dolayısıyla polisi falan aramak da aklının ucundan geçmemiş. Üstüne üstlük, bu olayların yaşandığı mekanlara, hemen ertesi gün tekrar gidebilmiş.

Araştırmacılar, bu olayların hiçbirinin SM’yi korkutmadığı için, kalıcı bir travmaya da neden olmadığını söylüyorlar.

SM kesinlikle aptal falan değil. Onu neyin öldürüp öldüremeyeceğini anlayabiliyor. Ama tehlikeye maruz kaldığımızda, bizlerin hissettiği hızlı, bilinçdışı, içgüdüsel tepkilere sahip değil. Savaş ya da kaç mekanizması, onda işlemiyor. Dolayısıyla, zaman zaman uzak durması gereken tehlikeli durumlardan kaçınmakta zorlanabiliyor.

Buradan çıkabilecek en önemli sonuç, insan hayatını korkulardan arındırmanın, dünyayı tehlikelerden arındırmayacağı olur sanırım. Hatta tehlikelerin var olduğu, ama bizim bu tehlikelerden korkmadığımız ve kaçınmadığımız dünya, her zamankinden çok daha tehlikeli olabilir de diyebiliriz.

Yani bir bakıma, korkuya ihtiyacımız var.

Hatta “ihtiyacımız var”ın da ötesinde, bazen korkudan keyif bile alıyoruz. Hatta bu duygu üzerine bir kültür bile inşaa etmişiz.

E işte, Halloween (veya Cadılar Bayramı) konuşuyorduk bölümün başında. Bu bayram, korkunun kutlanması geleneği değilse, nedir?

Veya bir rollercoaster’ın tepesinde olduğunuzu hayal edin tren, gökyüzünde asılı duran rayların üzerinde bir aşağı bir yukarı hızla hareket ederken, kalbiniz nasıl da hızla çarpıyor? Veya bu tren…

sağdan soldan yaratıkların çıktığı, ürkütücü çığlıkların duyulduğu bir korku tünelinde dolaştırıyor da olabilir sizi. Korku odaları ve korku evleri de son dönemde giderek yaygınlaşan etkinlik alanlarından. Veya en basitinden, korku filmlerini düşünün? Ya da ateş başında anlatılan korku hikayelerini. Podcast tarafında da korku ve gerilim temasına sahip bir sürü yapım var. Ve inanılmaz büyük talep görüyorlar. Gerçek suç podcastleri mesela. Bunlar arasında Sezgi Aksu’nun Karanlık Dosyalar podcastini size önerebilirim. Bu Halloween’ı Cadılar bayramına özel üç bölümle kutluyor, haberiniz olsun.

Dedim ya, korku üzerine koskoca bir kültür inşaa etmişiz. Peki neden? Korkmaktan neden hoşlanıyoruz?

Araştırmacılara göre bunun aslında birkaç nedeni var.

Korkudan zevk almak söz konusu olduğunda hormonlar belki de en önemli bileşen. Tehdit edildiğimizi hissettiğimiz an, vücudumuzda adrenalin, endorfin ve dopamin hormonları salınıyor. Fiziksel olarak daha güçlü hissediyoruz.

Tüm bunları, güvenli olduğunu içten içe bildiğimiz bir ortamda yaşadığımızda ise, tablo bütünüyle değişiyor. Aslında güvende olduğunu bildiğimiz korku anlarında, örneğin bir rollercoaster turunda veya bir korku filmi izlerken, vücudumuz bu hormonlarla gelen mutluluğun tadını çıkarıyor.

Bunlardan belki de en önemlisi, bu türden yapay korku anlarında, tehlikenin tam anlamı ile gerçek olmadığını biliyor olmamız. Tehlike gerçek olmadığında, vücudumuz bir yandan korkuyla salgılanan andrenalin, endorfin, oksitosin gibi hormonlarla heyecanlanırken, beynimizin prefrontal korteksi kendi kendine “güvendeyim” demeye devam ediyor. Geriyeyse bu adrenalin patlamasının tadını çıkarmak kalıyor. Rahatlıyoruz ve bir esenlik duygusu kaplıyor içimizi. Korku bizi yaşadığımız ana daha entegre ediyor.

Bunun yanında, bazı insanlar ise "sınırları zorlamaktan", heyecan aramaktan ve ne kadar korkuya tahammül edilebileceğini görmekten hoşlanıyorlar. Kaygı, gerilim ve korku barajına dayanabilirlerse, genellikle büyük bir öz tatmin duygusu yaşanıyor. Sanki sınırlarımızı aşmışız gibi bir histen bahsediyorum. Bu da bize iyi hissettiren duygulardan bir diğeri.

Bu biraz, acı biber yemekten hoşlanmaya benziyor aslında. Her ne kadar canımızı yaksa da, bize lezzetli gelen bir deneyim.

Öyleyse, bu Cadılar Bayramı sezonunda, bir korku filmi izlerseniz, bir korku hikayesi okursanız veya korkunç bir bilgisayar oyunu oynarsanız, o anda ne hissettiğinizi ve vücudunuzda neler olduğunu bir düşünün derim, ve buna izin verin.

Çünkü aslına bakarsanız korku dahil hiçbir duygu, olumsuz değildir. Tüm duyguların hayatımızda bir işlevi var ve o işlevler görevini tamamladığında bir başka duygu için zemin hazırlar. Yani akıp gider.

O yüzden bugün gelin korkularımıza da bu gözle bakalım. Görevini tamamlayıp akıp giden bir gökyüzü gibi. Bazen parçalı bulutlu bazen yağmurdan sonra açan gökkuşağı gibi.

Bu bölüm vesilesi ile de hepinize sevinçle korku dolu bir Cadılar Bayramı diliyorum!

Ne derseniz, mümkün mü böyle bir şey?

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (14)