111 Hz ·Bölüm 142 ·29 Temmuz 2024 ·28 dk ·2.019 kelime

Vampirlerin Karanlık Dünyası

Her ne kadar modern hikayelerde karanlık bir çekiciliğe sahip olsalar da vampirler, tarih boyunca hep böyle değerlendirilmemişti. Tarihin farklı dönemlerinde korkulara, toplumsal değişimlere ya da varoluşsal sorulara ışık tutan bu doğaüstü ve kurgusal yaratık, insanın ölümsüzlük arzusunun da bir simgesi haline geldi. 111 Hz'in bu bölümünde, bu gizemli yaratıkları daha yakından tanıyor, onların karanlık dünyasına yolculuk yapıyoruz.

0:00

Evet arkadaşlar, yine bir yolculuğun tam ortasında karşılaştık sizinle… Ama bu sefer cam asansör veya zamanda ışınlanan araba falan gibi 111 Hz’in bize sunduğu üst düzey icatlardan faydalanamıyoruz, zira burası daha farklı bir yer… Bırakın asansörü arabayı, etrafta sokak lambası bile yok. O yüzden karanlık da fazla bastırmadan benim hemen gideceğim yere varmam gerekiyor.

Doğrusu ne işim var böyle kasvetli, metruk bir kasabada diye düşünmüyor değilim… Şöyle anlatayım size… Geçenlerde kırmızı mühürlü bir zarf geldi bana. Üstünde gönderen kişinin ne ismi ne de adresi yazılıydı. Sadece beni özel bir görüşme için Transilvanya’ya çağıran kısa bir not vardı bu gizemli zarfın içinde. Epey de düzgün bir el yazısıyla yazılmıştı… Normalde bu kadar belirsiz bir davete icabet etmezdim belki ama, 2024’te mektup atan kaç kişi kaldık? Mutlaka ciddi bir şey olmalıydı. Hem ne yalan söyleyeyim biraz da bu belirsizlik ve gizem ilgimi çekti. Bilirsiniz, benim için macera denildiğinde akan sular durur.

Durur ama, biraz daha böyle yokuş çıkmaya devam edersem kalbim de duracak… Yakınlarda henüz bir yerleşim yeri de görünmüyor. Nereden gitsem acaba?

Haydaaa! Yine dakika bir gol bir, aldık başımıza belayı… Çatlağın biri deyip geçeceğim de buranın yerlisiyim dedi. Ya bir bildiği varsa? Gelmekle hata mı ettim acaba? Sonra ne dedi o öyle, canavar manavar? Yüz yıllardır buradalarmış falan… Cık cık, insanı tedirgin ediyorlar yaa… Off aman neyse ne! Çıktık bir yola artık, ben de buradan dönecek değilim. Bakayım şu bohçanın içinde ne varmış? Belki de yol için yiyecek falan koymuştur teyzemiz. Hatta lütfen öyle olsun çünkü yavaştan acıkmaya da başladım.

Off bu ne yaa, baya ağır bir koku geldi burnuma. İçindeki her neyse bozulmuş sanırım.

Aaa hayır, yemek falan yok bunda… Dümdüz sarımsak çıktı iyi mi?

Eveet, bir de… Bir de kazık çıktı arkadaşlar. Başka da bir şey yok.

Yani anlayacağınız baya değerli malzemeler sunmuş bize teyzemiz… Sarımsak ve tahta kazık… Aman ne hoş.

Gerçiiii… Zihnimdeki tüm film ve kitap klişelerini tarıyorum da… Bunların gerekli olabileceği birkaç durum biliyorum sanırım. Ama yani…

Yok artık canım daha neler… Hurafe onların hepsi… Adı üstünde, hayal ürünü… Sonuçta vampir diye bir şey yoktur… Değil mi? Ama bu tabii ki üzerine konuşamayacağımız anlamına gelmiyor, hem yolumuz da uzun… Zaman geçer en azından.

Oxford Sözlüğü’ne göre vampir kelimesi İngilizce’ye ilk girdiğinde yıl 1734’müş. Ama vampirlerin esas kökeni için İngiltere’nin dışına çıkmalı ve 18. yüzyılın çok daha gerisine gitmeliyiz. Zira vampirlere has özelliklere sahip yaratıklara dair hikayelerin izini, Antik Yunan’a kadar sürebiliriz.

Örneğin Vrykolakas (Vrikolakas)…

Vrykolakas adı verilen ve yırtıcı bir hayvana benzeyen bu canavar, klasikleşmiş vampir mitinden farklı olarak kanla değil, insan eti ve iç organlarla beslenirmiş.

Kurbanlarına onlar uykudayken saldıran canavar, beslendikçe daha da güçlenir ve durdurulması zor bir hale gelirmiş.

Vrykolakas, antik dönem sonrası da Yunan folkloründe kendine geniş bir yer bulmuş bu arada. Dini ögelerin de çok önemli bir rolü var tabii ki… Zira toplumda, aykırı olarak görülen veya dinden sapmış kişilerin bu canavara dönüşeceği görüşü hakimmiş o zamanlar.

Yunanlar’ın “Vrykolakas” kelimesini Bulgaristan ve davet edildiğimiz Romanya’dan almış olabileceği düşünülüyor. Nitekim Slavca bir kelime olan “vârcolac”, Doğu Avrupa ve Balkanlar’da hayalet, goblin, vampir ya da kurt adam gibi gece canavarlarını tanımlamak için kullanılıyormuş. Ölmemekte direten bu korkunç canavarların, insanlara musallat olduğu ve kasabalara felaketler getirdiği düşünülürmüş. Şimdi aşina olduğumuz, vampirlere dair bilinen pek çok özellik de bu dönemlerdeki uygulamalardan geliyor aslında…

Dinler tarihi üzerine eğilen akademisyen Gordon Melton, vampir figürünün kültürel olarak “çözümsüz” bulunan problemlere bir cevap olarak doğduğunu ifade ediyor mesela… Açıklanamayan kötülüklerin, sıra dışı olayların sebebi olarak görülmenin yanı sıra, ahlak dışı davranışların sonucu olarak da bir uyarı görevi üstleniyor bu mit. Şeytani görülen eylemlere karşı korkutucu bir sembol de diyebiliriz.

Kasaba halkları, vampir olduğundan şüphelendikleri kişilerin mezarlarını kazmayı adet haline getirmişler. Aslına bakarsanız hem korkularından, hem de altta yatan şeye karşı duydukları meraktan… Bu mezarları açtıklarında…

cesetlerin saç ve tırnaklarının uzamış olduğunu görmüşler. Çürüme sürecinde derinin incelmesinden kaynaklanan bu göz yanılgısı, onlara ölümden sonraki yaşamın sadece ruhlar aleminde değil, bizzat bu dünyada olabileceğini düşündürmüş. Ama bu inanışın bir başka sebebi olarak yanlış ölüm teşhisleri de gösteriliyor. Bazen hastalıktan bilincini kaybeden, komaya giren ya da çok sarhoş olan kişiler, kısıtlı tıp bilgisi sebebiyle “ölü” addedilirmiş. Haliyle bu kişiler sonradan kendilerine geldiklerinde vampir oldukları düşünülürmüş.

Hatta kimi zaman bu uyanış çok geç, ancak toprağın derinliklerine gömüldükten sonra yaşanırmış. Tabutlardan gelen sesleri ve çığlıkları duyanlar, ölülerin dirildiğine inanırmış bu yüzden…

Bu oldukça ürpertici durumu önlemek için, dönemin insanları kendi çaplarında bazı yöntemler geliştirmişler tabii ki. Uyanırsa çıkmasını engellemek için bedeni tabuta ters şekilde koymak ve her ihtimale karşı kalbine bir kazık çakmak gibi…

Gördüğünüz gibi eski topluluklar, kendilerini korumak için oldukça farklı yollara başvurmuş. Ama tabii ki vampir paranoyası bununla sınırlı kalmamış. Sonraki yıllarda savaş, kıtlık ve salgınlar sebebiyle ölümlerin arttığı dönemlerde, insanların yaşadıkları trajediyi anlamlandırma arzusu vampir figürünü yeniden öne çıkarmış. Kara Ölüm’ü duymuşsunuzdur. 14. yüzyılda başlayıp Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden veba salgını hani… İşte bu salgın, vampirlerle özdeşleştirilmiş. Bir ailede vampir olan kimsenin hastalığı taşıyacağı ve o ailenin tamamının ölümüne sebep olacağı düşünülürmüş. Salgının sebep olduğu korku ve bilinmezlik, vampir imgesine yüklenmiş. Ölümün getirdiği çaresizlik karşısında, vampirlerden korunmak için alınan önlemler, onlara bir şekilde kontrolün hala kendilerinde olabileceğini hissettirmiş. Tabii verilen kayıplara bakarak bu çabanın beyhude olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında geçmişte vampirlere atfedilen pek çok özellik, o dönemde bilimsel gelişmelerin yetersizliği sebebiyle yanlış yorumlanan semptomlardan oluşuyor. Hatta buna dair çeşitli akademik çalışmalar da var. Mesela günümüzde “vampir hastalığı” olarak da geçen porfiria, cildin ışığa yüksek seviyede hassasiyet geliştirmesine, hatta kişide ışığa bağlı bilinç kaybı yaşanmasına sebep olabiliyor. Vebanın aksine “Beyaz Ölüm” olarak adlandırılan tüberkülozsa, bu ismi hastaların tıpkı bir vampir gibi oldukça solgun olmasından alıyor. Kalp atış hızının ve vücut ısısının düşmesi bir yana, öksürünce ağızdan kan gelmesine de sebep olan bu hastalık, vampirizm şüphelerini güçlendirmişti haliyle.

Bunlara bir diğer örnekse beynin iltihaplanmasına neden olarak davranış bozukluklarına yol açan kuduz virüsü… Virüsün bulaştığı insanlarda ısırma davranışının yanı sıra ani ve güçlü uyaranlara karşı verilen abartılı reaksiyonlar da gözlemleniyor. Sarımsak benzeri keskin bir koku veya aniden aynaya yansıyan bir yüz görmek gibi uyaranlardan bahsediyorum...

Aynalardan ve sarımsaktan kaçan vampir hikayeleri buradan geliyor olabilir yani.

Çan seslerini duymaya başladığımıza göre kasabaya iyice yaklaştık arkadaşlar… Hah, evlerin ışıkları da görünmeye başladı. Ama benim daha fazla yürümeye mecalim kalmadı, biraz soluklanmam gerekiyor. En iyisi bir ara verip öyle peşine düşelim bu gizemli mektubun…

Evet arkadaşlar, hava da iyice karardı. Artık bir ev falan bulsak hiç fena olmayacak. Neyse ama bak, bu karanlık da bana başka bir şey hatırlattı. Orta Çağ karanlığını…

Fakat vampirlerle alakalı toplu histeri vakaları sadece antik dönemler ya da Orta Çağ ile sınırlı değil. Mesela 1970’lerde medyayı uzun süre meşgul eden Highgate Vampiri var.

O dönemde Londra’daki Highgate Mezarlığı’nı bir vampirin mesken tuttuğu söylentileri kulaktan kulağa yayılmış. Hatta bu upuzun, karanlık figürle bizzat karşılaştığını iddia eden kişiler de varmış. Tabii bu zamana kadar, bölümün başında anlattığım vampir imgesi baya bir değişime uğramıştı. 19. yüzyılda insanın doğasını anlamaya yönelik, Darwin’in Evrim Teorisi gibi bilimsel çalışmalar hız kazanınca yeni bir korku doğmuştu… Medeniyetten uzaklaşıp içimizdeki hayvani dürtülerin esiri olmak. Artık vampir, dışsal bir canavardansa insanın içindeki bastırılmış kötülüğü simgeliyordu. Tıpkı Bram Stoker’ın Dracula romanında olduğu gibi bu canavar şıklığın, zarafetin, hatta yüklü bir mal varlığının ardına saklanabilir, insanların arasına karışabilirdi.

İşte bu noktada Sanayi Devrimi’nin getirdiği sınıfsal düzenin yarattığı korku ve kaygılar da kendini göstermeye başlamıştı. Vampirler aynı zamanda işçileri sömüren; onların kanını emerek gün geçtikçe güçlenen burjuva sınıfını temsil ediyordu… Hatta tesadüfe bakın ki, sınıfsal düzeni bu metaforu kullanarak eleştiren Karl Marx da Highgate mezarlığının sakinlerinden biri… Dracula’yı da düşündüğümüzde, vampirlerin yine toplumsal değişimlere ve yanlış yola sapma kaygısına ışık tuttuğunu söyleyebiliriz yani.

O ne be! Siz de duydunuz mu? Kim var orada?

Ki- ki-kim var orada?

Evet arkadaşlar… Sevgili Aurel, Ahmet Hamdi Tanpınar dizeleri okumaya başladıktan sonra 111 Hz’in bana verdiği yetkiye dayanarak, konuşmamızı ileri sarmaya karar verdim. Zira vampirimiz çok dertliydi… Ama anlattığı her şey aklımda… Eh, onun aksine bizim zamanımız da kıymetli olduğundan, en iyisi size şöyle özetleyeyim.

Biliyorum, sonsuzluk kulağa çok büyülü geliyor. Ne de olsa ölüm, yaşarken unutmaya çalışsak bile bizi en çok korkutan gerçekliklerden biri. Sevdiklerimizi bir daha görememek; ya da varlığımızın son bulması… Gören, duyan, hisseden, planlar yapan bir organizmayken aniden bunların hiçbirini yapamayacak olmak… Bize bahşedilen bir hediyenin elimizden alınması gibi sanki, öyle değil mi? Üstelik her an her saniye olabilir bu… Baya acımasızca aslında. Böyle hissetmek normal ama buna başka türlü de yaklaşabiliriz… Bir örnekle açıklayayım size bunu… Hiç analog bir fotoğraf makinesi kullanmış mıydınız?

Analog bir makinede yakalamak istediğiniz anlar film sınırına takılır. Bu sebeple akıllı telefonlardaki gibi arka arkaya fotoğraflar çekmek yerine çok daha özenli yaklaşırsınız bu işe. O anın duygusu sizi denklaşöre basmaya iter. Sonuç bazen kadraj ya da ışık açısından kusurlu bile olsa çok daha akılda kalıcıdır. Muhtemelen analog kamerayla yıllar önce çektiğiniz bir fotoğraf, şu anda bile zihninizde capcanlıdır. Peki telefon galerisindeki bini aşkın fotoğraftan kaç tanesini hatırlıyorsunuz ki… Zaman, her şeyi daha anlamlı kılar. Yıllanmış dostluklar, unutulmayan aşklar, sevdiklerimizden yadigar kalan eskimiş eşyalar; zamanın ışığında parlaklaşır. Ölümse, zamanı somut hale getiriyor. “Memento mori”; ölümü hatırla… Sıklıkla karşımıza çıkan bu Latince cümle, Stoacıların da hayattaki hiçbir şeyin kalıcı olmadığını anımsamak için özümsedikleri bir mantra. Beatles’ın meşhur şarkısı Strawberry Fields Forever’da dediği gibi

Peki ya yüzyıllardır yaşayan bir vampirseniz? Etrafınızdaki her şey değişirken siz sürekli aynı kalıyorsanız? Yenilenen dünya kaybettiklerinizi her gün yüzünüze vuruyor, acılar hiç unutulmuyorsa? Bir lütuf gibi görünen genç bedeninizle ne hayatın izini taşıdığınızı ne de o hayata bir iz bıraktığınızı düşünüyorsanız? Herkes ileri giderken siz kendi durmuş saatinizde yapayalnızsanız? Bu yüzden başkalaşmış, ötekileşmişseniz…. Ve binlerce yılı geride bırakmanıza rağmen, önünüzde yine uçsuz bucaksız bir sonsuzluk görüyorsanız… O zaman hayatı ve varlığınızı nasıl anlamlandırırdınız? İşte Aurel de dahil olmak üzere modern vampirin çilesi burada başlıyor. 20. yüzyıl itibarıyla artık vampirler folklorik bir canavardan veya içimizdeki şeytandan uzaklaşıp insana ve insanın varoluşsal sancılarına yaklaşıyor.

Buna, Anne Rice’ın 1976’da yayımlanan “Vampirle Görüşme” kitabını örnek gösterebiliriz. Kitabın aynı isimli, başrollerini Tom Cruise ve Brad Pitt’in paylaştığı ‘94 yapımı bir film uyarlaması da var. Bu eserde Lestat, karanlık doğasını tamamen kabullenmiş, kendini duygular yerine güdülerine bırakmış bir vampirken Louis, sonsuz hayatını hiç tükenmeyen bir suçluluk ve aidiyetsizlik duygusuyla geçiriyor. Fakat Lestat, tüm kötücüllüğüne rağmen yalnız kalmamak için Louis’yi vampire dönüştürüyor. Louis de yine aynı duyguyla; onu dinleyecek, hayatına tanıklık edecek birini bulma umuduyla gazeteciyle görüşüyor. Vampirler tıpkı insanlar gibi bağ kurmak istiyor, geçmişi değerlendiriyor ve varoluş amaçlarını sorguluyorlar. Artık korkularımız, doğanın bilinmezliğinden ya da içimizdeki hayvani dürtülerden gelmiyor. Erdemlerimiz ve kusurlarımızın birlikte var olabileceğinin farkındayız. Hayatın müthiş bir hızla aktığı bu zamanda korktuğumuz esas şey, var oluşumuza bir anlam bulamamak.

Kendi sonumuzun bilincinde olduğumuz için geriye bize dair bir şeyler bırakmaya çabalıyoruz, çünkü sonsuzluk; en azından dünya üzerinde ancak bu yolla erişebileceğimiz bir şey. Buradaki vaktimiz geçici; ama varlığımız, kurduğumuz bağlar ve ortaya koyduğumuz eserlerle ya da icatlarla kalıcı olabilir. Oysa bir vampirin sonsuzluğu bu şekilde değerlendirme ihtiyacı da, lüksü de yok. “Benden sonrası” gibi bir kavramın düşlerinde dahi olmayışı, onu yaşıyor gibi görünen bir ölü kılıyor.

Bilirsiniz, vampirler hakkındaki bir diğer klişe de aynalarda ve fotoğraflarda görünmemeleridir. Aslında hikayelerde ürpertici gibi görünen bu özellik, zaman ve varoluşu düşündüğümüzde üzücü bir hale bürünüyor. Herkesin şimdi komik gelen saçlar ve kıyafetlerle kocaman gülümsediği fotoğraflar ya da aynada fark ettiğimiz ilk beyaz tel veriyor bize “Yaşadım, ve yaşıyorum” hissini… Sonsuz ilhamı, sonsuz sevgiyi ve sonsuz yaşam enerjisini aslında bir sonumuz olmasıyla bulmamız da varoluşun güzel bir ironisi…

Bölümü kapatırken şunu söylemek isterim -

Aaa Aurel, nasıl ya?

Bizim Aurel biraz garip çıktı ama dediklerinde de haklılık payı olabilir. Sonuçta vampirler gerçek çıktıysa, kurt adamlar, cadılar gibi başka doğa üstü canlılar da gerçek olabilir değil mi? Bilemiyoruz. Zaten bilemediğimiz için bu hikayeler yüzyıllardır var. Bu yaratıklar üzerinden kendi ölümlülüğümüzü ve ölümün doğasını sorgulama alanı buluyoruz. Korktuğumuz bir bilinmezliği, kendimize daha yakın ve insani bir hale getiriyoruz yani… Tabii eğer başta karşılaştığımız gizemli teyze gibi teselliyi hurafeler veya yüzeysel önlemlerde aramıyorsak… Korkulardan arınmanın en iyi yolu araştırmak ve öğrenmektir arkadaşlar… Ölümden korkmamanın yoluysa yaşamaktır. Üstelik yaşamın sonsuza kadar sürmesine gerek de yok. Her sonun bir anlamı olduğunu hatırlamak ve o gün gelene kadar korkuların bizi durdurmasına izin vermemek yeterli. Bunun yerine her anı, bize kattığı tüm duygular ve derslerle özümsemek kafi…

O yüzden ben de şimdi bu gizemli kasabadan korkmak yerine, onu keşfetmeye çıkıyorum. Belki sonsuzluğa kalacak bir hikaye çıkar buradan da…

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (41)