111 Hz ·Bölüm 137 ·24 Haziran 2024 ·25 dk ·2.213 kelime

Neden Böyle Hissettin: Duyguların Ters-Yüzü

Duygular hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Benzer olaylar karşısında farklı duygular gösterebiliyor, aynı duyguları paylaşmamıza rağmen farklı tepkiler verebiliyoruz.. Bazen bu duygularımızı bir başka duyguyla bastırıyor, bazen de kendimizi ve kararlarımızı tamamıyla onların hakimiyetine bırakıyoruz. Tıpkı geçtiğimiz hafta vizyona giren Inside Out filminde olduğu gibi. 111 Hz'in yeni bölümünde duygular üzerine bir yolculuğa çıkarken Inside Out'a da bir bakış atıyoruz.

0:00

Öffff nereye koydum ben o araştırma notlarımı ya… Hah bak şu çekmecede kesin.

Haydaa burada da değil! Yahu kaç gün çalıştık üstüne, onca emek… Valla kaybettiysem çok yazık olacak. Ne de güzel bir bölüm fikriydi ya…

Hah geldiniz demek. Yani kusura bakmayın, bu hafta çok güzel bir bölüm fikriyle gelmiştim, ama kaybetmişim… Keşke bilgisayara geçirseydim notlarımı. Hay aksi… Size de mahcubum, ama cidden kafam allak bullak… Bütün hislerim birbiriyle çatışıyor sanki…

Öfke: Bir dakika, bir dakika! Bu bölümde ne anlatacağımızı biliyor musun sen bakayım?

Neşe: Ne var ki işte? Her zamanki gibi çok eğlenceli bir bölüm yapıyoruz.

Neşe: Bir saniye bölümün konusunu not almıştııımm. Şuralarda bir yerlerde olacaktı yaaa, nereye koydum ki ben onu???

Korku: Eyvah! Bölümün konusunu kaybettik! Ne yapacağız şimdi?

Neşe: Ya bir sakin ol Korku’cuğum!

Öfke: Al işte! Şimdi ne yapacağız?

Tiksinti: Yani zaten benim de içime sinmemişti.

Neşe: Yaaani sen zaten hiçbir şeyi beğenmiyorsun ki Tiksinti… Gayet normal bu dediğin.

Korku: Hatırlıyor musun yoksa? Bak biliyorsan çabuk söyle Tiksinti!

Tiksinti: Artık bir önemi yok zaten.

Üzüntü: Hiçbir şey bilmiyoruuuuz.

Neşe: Bulamıyorum. Amaaaa, bu bana harika bir fikir verdi. Neden daha keyifli bir bölüm yapmıyoruz ki?

Korku: İyi de haftalardır bu konu için çalıştık!

Neşe: Çiçekler hakkında konuşabiliriz mesela?

Tiksinti: Oldu olacak böceklerden de bahsedelim.

Neşe: Bu harika bir fikir!

Korku: Polen alerjisinden mi bahsedeceğiz?

Üzüntü: Aahh unutulmuş, üstüne basılmış solgun çiçekler.

Neşe: Üzüntüüü! Yapma ama böyle. Hemen karamsarlığa kapılıyorsun. Ne bu canım! Belki bu aksaklık harika bir bölüm yapmamıza sebep olacak, ne biliyorsunuz ya!

Öfke: Ne çiçeği canım? Çiçeğin, böceğin sırası mı?

Korku: Şimdiden kaşınmaya başladım.

Üzüntü: Benim için hangi konu olduğunun hiçbir önemi yok.

Neşe: Biraz pozitif oluun. İnanın çok güzel bir içerik olacak.

Korku: Ne yapacağımızı bilmiyoruuuuuz!!

Öööööööf!!!

Yeter ya! Kafamın içerisinde bir dünya ses var sanki. Üzerine düşündüğüm şeyin iyi, kötü veya ilgi çekici olmasını geçtim, ne olduğunu hatırlamakta dahi güçlük çekiyorum. Bir sürü farklı Barış, beynimin içinde bir kakafoni yaratıyor adeta. Bu durumdan sıyrılabilmek için biraz rahatlamam gerek sanırım. Yani siz de kusura bakmayın, böyle bir karmaşayla bölümü açmak istemezdim. Baya bildiğin Inside Out filmindeki gibi oldu hissettiklerim. Bir anda karıştı her şey. Ama iyi yanından bakalım… Çünkü bu karmaşa benim aklıma güzel bir bölüm fikri de getirdi.

Belki haberiniz vardır Inside Out’un ya da Türkçe ismiyle Ters Yüz filminin ikincisi çıktı geçenlerde. İlk filmi taaa 2015’te vizyondayken izlemiştik bir çoğumuz. Baya da etkileyici bir filmdi. Hepimiz zaman zaman bu filmin hikayesindeki şeyleri, gerçek hayatta da yaşıyoruz aslında. Tıpkı az önce benim yaşadığım gibi duygularınız birbirine karışıyor, ne hissedeceğinizi bilemediğiniz anlar oluyor. Ki benim aklıma gelen konu da bu… Hadi duyguların işlevi hakkında konuşalım bugün.

“Duygu” ne demek onunla başlayalım öncelikle. Olaylarla, nesnelerle ya da insanlarla kurduğumuz etkileşimlerin, iç dünyamıza yüklediği şeyler olarak tanımlayabiliriz duygulara. Etimolojik olarak değerlendirdiğimizde, “duy” eylem köküne ulaşıyoruz. Bu da hissetmek, anlamak ve fark etmek manasındaki Türkçe kökenli bir kelime. İngilizcesi “emotion” ise; hareket etmek ya da dışarı çıkmak anlamlarına gelen Latince kökenli “emovere” kelimesinden türemiş. Hmm… Yani duygular için bize iletilen uyaranlara karşı harekete geçişimizi sağlayan, ön-tepkisel bir karşılık biçimlendirmesi diyebiliriz. Tamam kabul, biraz fazla yoruma dayalı ve karmaşık bir tanım oldu bu. O zaman gelin bunu biraz açalım.

Şimdiiii… Duygu dediğimiz şey, insanlık var olduğundan beri hissettiğimiz ancak yeni yeni bilimsel olarak tanımlayabildiğimiz bir kavram. Antik Yunan’da erdemlilikle bağdaştırılıyormu. Örneğin; Platon duyguları olarak tanımlamış. Orta Çağ Avrupası’nda ise haz ve günahla eşlenmiş duygular.

Bunda tabii kilisenin baskıcı tutumunun ve karalamasının da çok büyük bir payı var. Bu dönemde akıl ve duygu keskin sınırlarla birbirinden ayrılmış. Dehşet, hiddet ve keder gibi negatif duygulara sahip olan kişiler, kilise tarafından makbul insanlar olarak kabul edilmiş. Diğer yandan haz, neşe ve coşku gibi pozitif duygularsa günaha yakın kavramlar olarak nitelendirilmiş. Ne tuhaf değil mi? Sürekli mutsuz, sinirli hatta nefret dolu bir insan olmak daha önemli görülmüş o çağda. Bugünden bakınca anlamak cidden güç…

Neyse ki pozitif bilimlerin yükselişiyle beraber, duyguları da bir mantık çerçevesinde değerlendirmeye başladık. Mesela Evrim Kuramı’nın yaratıcısı olarak kabul edilen Charles Darwin, duyguları bilimsel metotlarla ele almış. Duyguları tanımlayıp değerlendirirken, her birini insanların hatta kimi hayvanların yüzlerinde oluşturduğu ifadelere göre sınıflandırmış. Ardından da bu duyguların, canlıların evrim sürecinde işlevsel olarak fayda sağladıkları gerekçesiyle varlıklarını sürdürdüğünü iddia etmiş.

Nörobiyoloji biliminin gelişmesiyle beraber, beyin üzerinde yapılan çalışmalar da arttı. Hatta ‘90’lardan sonra duygular üzerine yapılan araştırmalar zirveye ulaştı.

Beynin hareketlerinin görüntülenebilmesiyle beraber duyguların oluşumunda beynin önemli bir rolü olduğunu öğrendik böylece. Yapılan tüm bu çalışmaların ışığında duygular bilimsel olarak tanımlanmış ve sınıflandırılmış. Neticede de 24 adet duygu tespit edilmiş. Fakat evrensel olarak 6 temel duygudan bahsedebiliriz.

diyebilirsiniz. E onun için de filmi biraz deşifre edeceğiz. Ama hiç merak etmeyin, henüz izlememiş olanların da seyir zevkini bozmayacak şekilde yapacağız bunu tabii ki…

Az önce bahsettiğim 6 temel evrensel duygu, filmde de birer karakter olarak karşımıza çıkıyor. Hangileri onlar? Neşe, Üzüntü, Korku, Öfke, Tiksinti ve filmde yer almayan Şaşırma duyguları. Filmle ilgili yapılan incelemelerde şaşırmanın, diğer tüm duyguları karakterleştirmek için konulmadığı yönünde yorumlar var bu arada. Aslına bakarsanız senaryo açısından epey mantıklı bir karar bu. Zira bahsettiğim bu karakterlerin, beklemedikleri olaylara karşı bir tepki vermeleri gerek. Sonuçta filmde Neşe karakterinin üzüldüğünü ya da öfkelendiğini hiç görmüyoruz. Tüm bu karakterler temsil ettiği duygular dışında ikinci bir duygu daha yansıtıyor, ki bu da onları daha katmanlı birer karakter haline getiriyor.

İşte bu beş duygu, Riley isimli sevimli başkahramanımızın beynindeki kontrol merkezinde yaşıyor.

Riley’nin anıları gün boyu küçük kürelere dönüşüp bu merkezde toplanıyor. Bu küreler de, anıların çağrıştırdığı duyguların renklerine bürünüyorlar. Mesela sinirlendiği bir ana ait anının küresi kırmızı... Ya da çok mutlu olduğu bir güne ait anısı sarı rengi alıyor. Gün sonundaysa uzun vadeli anılar bölümüne gönderiliyor bunlar. Nihayetinde Riley bu duygulardan birine ihtiyaç duyduğunda, bu küreler “hatırlama tüpü” aracılığıyla genel merkeze, yani duyguların çalışma alanına gönderiliyor. Böylece bizim Riley de o anıyı hatırlamış ve bir şeyler hissetmiş oluyor.

Riley’nin uzun süre kullanmadığı anılarsa gerçek hayatta olduğu gibi gittikçe soluyor, rengini kaybediyor ve haliyle unutuluyor.

Yani duygular bizim anılarımızı hatırlama biçimimizi oluştururken, olaylara karşı hissettiğimiz yoğunluk da hafızamızdaki kalıcılığını etkiliyor. Pekiii, duygularımız bize anıları ve uyaranları sınıflandırmak dışında ne sağlıyor olabilir? Öyle ya, bunca yıldır boşuna hissediyor olamayız tüm bunları. Elbette ki başka bir sürü yararı olmalı. Hatta en olumsuzlarının bile, değil mi?

Örneğin öfke… Hep kaçınılası bir duygu gibi gelmiştir bizlere eminim. Fakat doğru yönlendirildiğinde en güçlü duygulardan biridir kendisi. Zira bizi strese veya zorlu durumlara sokan olaylar karşısında aksiyon almamızı sağlıyor. Bir nevi hakkımızı savunduruyor.

Ya da tiksinti, eminim ki bu da kulağa pek hoş gelmiyordur. Hiç tatmamış olsak bile bir yemeği kokusundan, hiç giymemiş olsak da bir elbiseyi renginden yahut kesiminden dolayı tercih etmememizi sağlıyor. Yani bizim daha sonra utanacağımız, belki hasta olacağımız, belki daha da zorlanacağımız durumlardan kaçınmamıza yardımcı oluyor. Özetle duygularımız, duyularımızı işlevli bir hale getiriyor. Çok yoğun yaşandıkları takdirdeyse hayat boyu sürdürebileceğimiz bazı hobiler edinmiş oluyoruz. Mesela ülkemizde de çokça sevilen futbol gibi...

Çocukken ebeveynleriyle maça gitmiş bir kişi, oradaki atmosferi unutmuyor hatta ilerleyen yaşlarda bir futbolsevere dönüşebiliyor. Filmdeyse bunun benzerini Riley’nin ebeveynleriyle buz hokeyi üzerinden kurduğu bağ üzerinden görüyoruz. Hatta bu bağ Riley için o kadar önemli ki, karakterinin bir parçası haline bile geliyor. İşte bu güçlü bağlar bizim de kendi karakteristik özelliklerimizin oluşmasını sağlıyor.

Tabii bu bağlar bizi her zaman iyi yönde etkileyemeyebilir. Yine futbol örneğine dönecek olursak… Bu tutkuyu aşırı öfke ve tiksinti gibi duygular eşliğinde yaşarsanız, çok kolay bir şekilde holiganizme dönüşebilir. Yani anılarımız aslında hangi duygularla ele aldığımıza göre olumlu yahut olumsuz şekilde anımsanabiliyor ve kişiliğimizi iyi veya kötü bir şekilde etkileyebiliyor. Bu anılarla kurduğumuz bağları yalnızca onları atfettiğimiz değerlerle değil, yaşandıkları yerler ve koşullarla da ele alıyoruz.

Tamam duyguları kavramsal olarak açıkladık. Hatta sınıflandırdık da… Peki ya benim başlangıçta yaşadığım çıkmaz neydi? Onu duygularımla sınıflandıramadım, hatta yaşadığım şeyle ilgili bir şey hissedebildiğimi de sanmıyorum pek. Bunu doğrudan kaygıyla açıklamak da doğru hissettirmiyor açıkçası. Çünkü kaygı bize kaybetmekten korktuğumuz bir şeye karşı daha özenle yaklaşmamıza da kapı açabilecek bir duygu. Yapmaya çalıştığım şeye güvensizlik de duyuyor olabilirim. Daha farklı birçok sebebi olabilir… Cidden bu yaşadığım durumda bir bozukluk var ama... Evet evet bir bozukluk… Ne olabilir ki? Duygularım mı? Yok canım duygu nasıl bozulabilir ki?

Ooooof! Bak cevaplanması gereken biiir sürü soru daha çıktı.

İşimiz var daha… Ama önce bir mola versem iyi olur arkadaşlar. Zira bölümün başında yaşadığım o sıkışmışlığı aşmam için buna ihtiyacım var.

Neşe: Bakın nasıl da kurtardık ama.

Üzüntü: Ama o bölüm için çoook uğraşmıştık.

Neşe: Hadi ama biraz olumlu yönünden bak Üzüntü’cüm. Eğer o kağıdı kaybetmemiş olsaydık bizden hiç bahsetmeyecekti bile. Baksanıza Öfke’den bile bahsetti.

Tiksinti: Bu durumdan her ne kadar memnun olmasam da açıkçası benim de hoşuma gitti.

Öfke: Senin memnun olduğun bir şey var sanki!

Tiksinti: Kolay memnun olabilen biri değilim, ne yapabilirim?

Neşe: Durun durun! Bırakın tartışmayı! Aklına yeni bir şey geldi!

Oh be bu ara bana cidden iyi geldi. Kafamda bazı fikirler de oluşmaya başladı açıkçası. Bir bozukluk fark etmiştik en son benim yaşadığım durumla ilgili. Bu bozukluk, aslında bir duygunun çalışma prensibinin bozulmasından ibaret değil. Duyguları bastırmaya çalışmak ya da birinden kaçmak için diğerini daha baskın bir şekilde kullanmak da bir nevi bozukluktur aslında. Tıpkı Neşe’nin filmde yaptığı gibi… Hani o da Üzüntü’yü engellemeye çalışmak, onu olaylara tepki vermekten alıkoymak adına bazı oyalama taktikleri kullanıyordu ya. Yani kötü niyetli olmasa da Riley’i bir duygudan mahrum bırakıyordu aslında.

Burada konuşmamız gereken şey de bir duygunun noksanlığı.

Neşenin noksanlığını ele alalım mesela. Üzüntünün daha baskın hale gelmesine ve aşırılaşmasına sebep verebiliyor. Bu aşırılaşmaysa yoğun ve sürekli şekilde üzüntü duyulmasına, yani bazı mental sorunlara yol açıyor. Mesela depresyon gibi...

Ya da tam tersi bir senaryoyu düşünelim. Yani üzüntünün olmadığı, neşenin baskın hale geldiği durumda, başka bir duygu bozukluk olan mani hastalığı ortaya çıkabiliyor.

Bastırdığımız duygular bazen çok bağlı olduğumuz bir hobimizden uzaklaşmaya, bazen gerçekleri gizlememize -yani yalan söylemeye- nihayetinde de çevremizle ilişkimizin bozulmasına sebep olabiliyor. Bastırılmış duygularla yetişmekse Aristo’nun dediği gibi doğru kişiye, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızabilmek gibi önemli bir becerinin noksanlığına yol açıyor. Bu da duygusal zekanın gelişememesi demek.

Duygusal zeka mı? Tamam bilişsel zekayı biliyoruz… Sayısalı var, sözeli var... Da… Ne ki bu duygusal zeka? Hemen şöyle bir tanımlayalım isterseniz.

Duyanlarınız vardır, EQ da diyorlar buna. IQ gibi o da bir katsayı... Duyguları anlama, algılama, aktarabilme, yargılayabilme ve onlardan sonuç çıkarabilme becerilerinin bütünü olarak tanımlayabiliriz. Bunun yanı sıra olumsuz olarak nitelendirilebilecek duyguları dahi işlevlendirebiliyor. Hatta günümüzde iş başvurularında dahi EQ testleri yapılıyor. Hosteslik, garsonluk, terapistlik ve daha biir sürü meslek dalı için neredeyse bir gereklilik bu.

Duygusal zekamızın gelişmiş olması, karşılaştığımız durumları kolayca çözümleyebilmenin anahtarını da elimize veriyor. Duygusal zekayı geliştirememek de bu anahtarı elimizden alıyor haliyle. O kapıyı açıp geçemediğimiz için etrafından dolanmamıza, hatta çoğu zaman o kapıdan asla giremememize sebep olabiliyor.

Öyle ki bir noktada yıkıcı sonuçlara dahi yol açabiliyor bu durum. En büyük korkularımızdan hayatın içinde kaçabilsek bile, bilinçaltımızda bunlardan kaçamıyoruz. Mesela kabuslarımızda karşımıza çıkabiliyorlar. Daha da kötüsü hayat boyu sürebilen travmalara yol açabiliyorlar.

Özetle şunu söylemek istiyorum arkadaşlar… Duygularınızı bastırmak, onlardan kaçmak falan epey tehlikeli bir durum. Uzmanların yorumlarına göre stres, uyku bozukluğu, zihinsel yorgunluk gibi olumsuz durumlara sebep olmakla beraber; yüzleri, sesleri kısacası dış dünyayı algılamamızı sağlayan beynimizin temporal lobuna da zarar verebiliyor. Kısacası her duygunun tadını çıkarmamız, onlardan yeni yeni şeyler öğrenebilmemiz gerekiyor.

Baya rahatladım açıkçası. Olaylara bu şekilde bakabiliyor olmak beni epey ferahlattı. Tam da burada, bende neyin bozuk olduğunu anladım.

Kaygımın… Evet evet. Kaygı bizi henüz olmamış ancak olma ihtimali bulunan sorunlara karşı hizada tutar. Tamam kabul… Sorunu aşmak adına bizi bir patika açmaya, yani yol yordam düşünmeye iten bu duygu, uzaktan bakıldığında sevimsiz durabiliyor. Fakat Darwin’e göre bizi hayatta tutma konusunda çok etkili bir araç. Tabii bunun aşırı bir şekilde hissedilmesi, her duyguda olduğu gibi yıpratıcı bir hal alabiliyor. Baksanıza anksiyete dediğimiz kaygı bozukluğu -ki zaten bunu neredeyse hepimiz duymuşuzdur- bana hangi konuyu anlatacağımı bile unutturdu. Fakat anksiyeteye kapıldığımız zaman en temel farkındalıklarımız, bilgilerimiz, hatta duygularımız dahi işlevsizleşebiliyor.

Burada önemli bir şeyin altını çizmek istiyorum arkadaşlar. Duygular bizi daha iyi veya daha kötü bir insan yapmaz. Ancak ve ancak onların ışığında yarattığımız düşünceler ve bu düşünceleri eyleme döküş şeklimiz bizim kimliğimizi oluşturabilir. Huzurlu bir yaşam için duyguların tamamına ihtiyaç duyarız. Bu; korkularımızın, kaygılarımızın, hiddetimizin yahut şüphelerimizin içinde kalıp onlarla debelenmekle olmuyor. Onları gerektiği zamanlarda ortaya dökebildiğimiz, gerektiği zamanlardaysa içimizde tutabildiğimizde huzuru bulabiliyoruz.

Yalnız bununla da sınırlı değil. Duyguları bir arada kullanmayı da öğrenmemiz gerekiyor. Hayatın içinde tamamen tek bir hissiyata bağlı kalacak kadar basite indirgenmiş olaylar yaşamıyoruz malumunuz. Yani belki çocukken böyle hissetmişizdir. Tıpkı bizim Riley gibi... Fakat büyüdükçe iç içe geçmiş,hatta son derece karmaşık olaylarla karşılaşabiliyoruz. Aynı duruma herkesin başka bir duygu ve tepkiyle yaklaşması gibi bir gerçeklik varken, zamanla anılarımız haline gelecek olayları nasıl tek bir duyguyla hissedebiliriz ki?

Çocukluk arkadaşlarınızla sürekli oynadığınız en güzel anılarınızı biriktirdiğiniz oyun parkının üzerine bir bina dikildiğini düşünün mesela.

O anlarda hissettiğiniz neşenin üzerine üzüntü duygusunun yeşermemesi pek mümkün değil. Sonuçta biir sürü yaşanmış güzel anı, arkadaşlarla geçirilmiş hoş vakitler var o parkın içinde. Hepimizin zaman zaman hissettiği bu şey tam olarak “özlem” duygusunun tanımı. Hatta bir de anılarınızı oluşturan bu güzel parkın artık olmamasına öfke duymanız da gayet doğal.

Gördüğünüz gibi tek bir duyguya adanan bu basit hatıra bile zaman geçtikçe 3 farklı duyguya birden sahiplik edebiliyor. Az evvel dediğim gibi duygular bizi iyi veya kötü yapmazlar. Aslına bakarsanız bizi tam olarak biz, beni de tam olarak ben yaparlar.

Kısacası sevgili arkadaşlar kendinizi açmaktan, duygularınızı yaşamaktan korkmayın. Bırakın sizi siz olduğunuz için sevsin insanlar. Çünkü siz “aslında” nasılsanız en çok öyle güzelsiniz.

Künye
  • YazanKadir Can Değer
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)