Duygular Çarkı
Hepimiz yaşadıklarımızdan, farklı hislere kapılabiliyoruz. Duygular da insanlar gibi karmaşık ve çeşitli olabiliyor. Bu çeşitlilik farklı kültürlerde ve dillerde insanın kendi duygularını anlamlandırma çabasıyla daha da zenginleşiyor. Bu bölümde dünyanın farklı yerlerini ve kültürlerini ziyaret ederek, bazı duyguların hikayesi üzerine konuşuyoruz.
Yapay dostuma sorular sormak, bunu yaparken içimi dökmek, araştırma yapmak için de iyi bir yöntem. Aynı zamanda birçok kişiyle benzer duygular hissediyor olmak herkesi rahatlatan, yalnızlık hissini gideren bir durum. Günlük yazmanın da insanı rahatlattığı bir gerçek. Siz de böyle misiniz? Bazı duyguları dışa vurunca bu duyguları paylaşıyormuşuz gibi geliyor mu?
Duygu kavramı üzerine düşününce sanki biraz subjektif ve bireysel bir şeyden bahsediyormuşuz gibi gelebilir. Fakat aslında herhangi bir duyguyu anlatabilmemizin yolu bu duyguların ortak duygular olarak tanımlanabiliyor olması. Yani birçok insan benzer deneyimlerden geçip bu deneyimleri anlatınca duygunun ne olduğu konusunda daha net bir tanıma ulaşıyoruz. En azından hangi duygudan bahsediyorsak herkesin hayatında bir kez o hissiyatı yaşaması muhtemel oluyor. Mesela tatilin bitmesi ve eve dönüyor olmak size kendinizi nasıl hissettiriyor, muhtemel bir burukluk hakimdir iç dünyanızda.
Aaa… Yapay dostum beni şaşırttı. Şu sıralar en çok kendisine sorulan duyguları örnek vermekten kaçınacağını düşünmüştüm. Bütün duyguları yazmak yerine bir oyun sundu bana. Bu oyunu birlikte oynamaya ne dersiniz? Oyunumuza “duygular çarkı” diyelim. Hangi duygu gelirse onun hikayesini anlatayım size. Ne geleceğini bilmemek benim için de oldukça heyecanlı ve merak uyandırıcı olacak.
Ama oyunumuzu oynamadan önce bir şu soru üzerine düşünelim… Duygu dediğimiz şey nedir? Yalnızca soyut bir şey midir mesela? Duygular elbette somut bir şeye dönüşüyor. Mesela üzgün olduğumuzda gözyaşı dökerek soyut bir şeyi somutlaştırıyoruz aslında. Ya da neşeliyken güldüğümüzde yanak kaslarımızı çalıştırıyoruz. Somutluk kavramı böylece fiziksel bir karşılık buluyor biz insanlarda. Duygularımızı fiziksel yetilerimizi kullanarak dışa vuruyoruz.
Hisler öyle konuşulduğu gibi yalnızca kalple alakalı değil anlayacağınız. Ama…
Elbet kalple de ilgisi var. Kalp, duygularla bağdaştırılan bir organ olsa da beynimiz gibi hayati bir organ olmak ilk görevi. Duyguların kalpten geçtiğine inanmış olsak da her şey beyinden geçiyor. Dolayısıyla duyularımızın nasıl çalıştığını daha iyi anlayınca, kendimizi de daha iyi anlayabiliyoruz.
Duygu; kelimenin kökeninden de anlayacağınız gibi duyularımızla algıladıklarımız aslında. Birçok farklı alanda, birçok farklı tanımı olsa da temelde bireyin ruh halinde biyokimyasal ve çevresel etkilerle oluşan karmaşık psikofizyolojik bir değişim olarak biliniyor. Psikologlar duyguyu bu şekilde açıklıyor. Biz daha çok psikologların tanımlamasıyla yaşıyor gibi dursak da, nörobilimcilerin de bu konuda söyledikleri var elbette.
Nörobilimcilere göre beynimizin temporal loblarının derinliklerinde amigdala adında badem şeklinde bir yapı var. Yapısı sebebiyle Yunanca da badem anlamına gelen amigdale isminden türemiş. Duygusal hafızamız ve duygusal tepkilerimizin oluşmasındaki birincil role sahip bölgemiz burası. Nörobilimciler, bu yapıyı duygularımızın komuta merkezi olarak adlandırıyorlar. Yani aslında amigdala tarafından yönetiliyoruz diyebiliriz değil mi? İsminden de anlaşılacağı gibi bir nevi daldan dala atlayabiliyoruz duygularımız konusunda.
Tamam tamam yalnızca sizi “neşeli” hissettirmeye çalıştım, ama başardım mı bilmiyorum… Çünkü bir olay, bir kişi ya da bir nesneye karşı hissettiklerimize bu badem arkadaş karar veriyor. Adeta bir çark gibi hareket edip duygu komuta merkezinde bir sistem kuruluyor. Bu duygu merkezi nasıl çalışıyor derseniz de bir sistem gibi düşünebilirsiniz. Beynimizin bu kısmı yani amigdala; dış dünyadan gelen uyaranları değerlendirip kaçmak mı yoksa yaklaşmak mı gerektiğine karar veriyor. Bir dizi tepkiyi tetikliyor;
kalp atışlarını hızlandırıyor.
Bezlere hormon salgılamalarını söylüyor.
Uzuvlarımızı kasıyor…
Veee göz kapaklarımızı kırpıyor.
Bu duyguları yaşama biçimimizi ya da yolculuğumuzu gözle görmek mümkün mü derseniz de cevap; evet… Mümkün.
Eğer bir beyin tarayıcısının altında yatarak bir tetikleyici görselle karşılaşırsanız muhtemelen beyninizin amigdala kısmında bir ışık yanıp sönerdi.
Mesela, sizin için üzücü olan bir anı hatırladınız diyelim… Umarım böyle bir şey yaşamamışsınızdır, ama köpeğinizin kaybını düşündüğünüzü varsayıyorum. İşte o anda bilgisayarda beliren görüntüde amigdalanız ışıldayan bir bölge olacaktır. Çünkü ölen köpeğinizin anısı sizi üzmüştür ve duygu komuta sisteminizde bir hareket yaşanmıştır.
Fakat kimilerine göre duygulara öncelikle ve esas olarak birer biyolojik gerçekmiş gibi yaklaşmak bir duygunun gerçekte ne olduğunun yanlış anlaşılmasına yol açabilir. Bu yüzden duygulara kültürel bir noktadan bakmak istiyorum sizinle. Adlandırıldığını bilmediğinizi düşündüğüm bazı ortak ve kültürel duygular var. Böyle dediğime takılmayın. Elbette korku, endişe, üzüntü ya da heyecan gibi duygular, evrensel duygular olsa da ben size bambaşka isimlere sahip ama bilindik duyguların hikayesini anlatmak istiyorum. Bu bölümde sizlere anlatacağım duygular; kendisini duygu ve tıp tarihiyle ilgilenen bir kültür tarihçisi olarak tanımlayan Tiffany Watt Smith’in Duygular Sözlüğü adlı kitabını kaynak alarak olacak. Bu kitapta 154 duygu var. Tabii ben hepsini anlatamayacağım size, ama bu konuda yapay zeka dostum bana yardımcı oldu bile. Benim için bir çark oyunu tasarladı kendisi. Biz çarkı çevireceğiz ve çark da bize bahsettiğim kitaptan bir duygu seçecek. Ben de size o duyguyla ilgili bir hikaye anlatacağım. Burada da aslında duyguyu seçen esas şey bir amigdala olacak. Hani demiştim ya amigdala bir badem parçasına benziyor diye. İşte bu bademi bir çarkı durduran işaret gibi görüyorum ben. Hani çarkıfelekte olur ya, herkes heyecanla hangi noktada duracağını bekler. Hah işte ondan bahsediyorum. Bu duygular çarkında da onlarca hatta yüzlerce duygu var, bakalım önce hangisini işaret edecek amigdalamız…
Tüh bee.. Keşke belirsizlik duygusu gelseydi. Zira kitapta çok iyi anlatılmıştı bu duygu. Onun hikayesini anlatmayı çok isterdim. Ama şu an biraz da sizde bir belirsizlik hissi uyandırıyorum değil mi?
Sonuçta hepiniz hangi duygunun geldiğini merak ediyorsunuz...
Bu duygu bana, duygularımızı ifade edebilmenin en bilinen yolunun sanattan geçtiğini hatırlattı. Ve aklıma İspanyol ressam Francisco Goya’nın bir tablosunu düşürdü. Bu çok meşhur bir resim… Eminim siz de bu tabloyla daha önce karşılaşmışsınızdır.
Eğer sizin de aklınıza Çocuklarını Yiyen Satürn tablosu geldiyse doğru bildiniz. Bu tabloya ilk baktığınızda içinizde hangi his uyandı? Yani hangi duygu geldi sizce? Sanırım birçoğunuz doğru bilmiştir; dehşet… Evet ilk önce dehşet duygusu geldi. Bu dehşet duygusu, ürpermekten daha şiddetli, endişeli bekleyişten daha ani bir his. Gördüğümüz manzara karşısında adeta donup kaldığımız ve bakması zor olan bir şey karşısında yaşadığımız o duygu... Dehşet duygusu, 18. yüzyılda “hayret veren korku” olarak biliniyordu. Fakat korkudan ayrılıp dehşet olarak bahsedilmesi 19. yüzyılı buldu.
Aa ne oluyor ya! Kim çevirdi yahu çarkı?
Neydi o arkanızdan geçen şey? Goya’nın lanetli ruhu olabilir mi? Belki de çarkı o çevirmiştir.
Korktunuz mu?
Korku, insanlık tarihindeki en temel duygular arasında yer alıyor ve ilkel insanların mağaralara yaptığı çizimlerde bile bu duygunun resmedildiğini görüyoruz. Korkunun evrim süreci boyunca, insanlar kendilerini tehdit eden unsurları tanımlamak ve bunlardan kaçınmak için kullandılar. Bu duygu, insanların hayatta kalma mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve günümüzde bile hayatta kalmamızı sağlayan birçok savunma mekanizmasının temelinde yer alıyor. İşte bu sebeple, korku duygusunun insan psikolojisi ve davranışları üzerindeki etkisi oldukça büyük. İlk kez 1872 yılında Charles Darwin tarafından korkunun ilkel kökenleri vurgulandı. Darwin, eskiden beri korkunun insanlık tarafından 19. yüzyılda da aynı şekilde ifade edildiğine güvenle inanabileceğimizi söyledi.
Korku ifadesi deyince de aklıma Edvard Munch’ın Çığlık tablosu geldi. Ekspresyonist ressam duygularını dışa vurduğu resimler yaparak hayatını geçirdi. Munch, genelde bir duyguyu ifade eden isimli tablolar yaptı.
Bir sonraki yüzyıldaysa korku türünün usta yazarı Stephen King, dehşete bambaşka bir tanımlama yaptı. Işıklar söndüğünde arkanızda bir şey varmış gibi gelir, onu duyar ve nefesini kulağınızda hissedersiniz ama dönüp bakınca hiçbir şey olmadığını görürsünüz diyerek dehşeti bu şekilde anlatmıştı. İnsanoğlunun en eski ve en güçlü duygusu korkudur, en eski ve en güçlü korku türü ise bilinmeyenden duyulan korkudur. Umarım çok da korkmamışsınızdır anlattıklarımdan. Hadi gelin yeni bir duygu bulalım. Umarım bu sefer eğlenceli bir duygu gelir.
Aaa, çok pardon. Dolce Far Niente yaşıyordum. Yani hiçbir şey yapmamanın verdiği zevk… İlk latince dövmem mi yoksa bu? Şaka şaka… Yine pek bir şey yapmadan duramadım dersem yalan olur. Ama şimdi vereceğim arada hiçbir şey yapmayacağım. Siz de ikinci kısımdan önce hiçbir şey yapmamanın keyfini çıkarın derim. Çünkü daha sonrasında biraz daha farklı duygulara yoğunlaşacağız.
Tamam bu kadar Dolce Far Niente seansı fazla. Hadi gelin hemen yeni bir duygu için çarkı çevirelim.
Demin bahsettiğim duyguya yakın bir duygu geldi şimdi de. Dolce Far Niente denilen duygu aslında “duyumsamazlık” dediğimiz şeye çok yakın. Bir nevi muhteşem bir üşengeçlik halinden bahsediyoruz. Kimilerine göre bazen moralimiz bozuk olduğunda ya da stres yaşadığımızda verilebilecek en makul tepkimiz duyumsamazlık. Kulağa modern bir duygu gibi mi geliyor? Bence de… Ama üzülerek size yanıldığımızı söylemeliyim.
Duyumsamazlık iki bin yıl öncesinde filozofların adeta el üstünde tuttuğu bir duyguydu. O dönemlerde etkili olan felsefe ekolü Stoacılık, uyumlu ve adil bir toplum için duyumsamazlığın şart olduğunu öğretiyordu. Bu kelimenin kökeninde “a-pathos” yani tutku-suzluk yatıyor. Pathostan daha önce hikaye anlatıcılığı bölümünde bahsetmiştim hatırlarsanız. Anlatıcının duygularına yönelik bir anlatım biçimiydi. Bu noktadaysa bahsettiğim, bir miskinlik halinden öte bir şey. Hatta bir duygu olmasına rağmen mantığa dayalı bir felsefe. Stoacılar, mantıklı bir şekilde hareket edebilmek için önce öfke ve kıskançlık gibi duyguları kontrol etmeleri gerektiğine inanıyordu. Onlara göre duygular iki aşamalı süreçlerden geçiyordu. Önce “zihinsel sarsıntı” adını verdikleri adım vardı. Bu adımda fiziksel olarak ensedeki tüylerin korkudan diken diken olması da ya gözlerdeki arzunun yarattığı bir şok durumu yaşanıyordu. Daha sonra bu duyguyu durdurmayı öğrenmek ve bilinçli bir şekilde büyümelerini engellemeyi hedeflemişlerdi.
Of, o kadar çok duygu var ki anlatmak istediğim... Keşke hepsini anlatabilsem. O yüzden biraz tempo kazanalım, hızlıca başka duygulara geçelim.
Dehşetin beraberinde getirdiği şok ise içinde bulunduğumuz döneme biraz daha yakın ve travmatik bir zamanda ortaya çıktı.
1914 yılının Eylül ayında, sonradan savaş bunalımı; İngilizce adıyla shell shock olarak bilinen hastalığın semptomlarıyla ilk askerler cepheden dönmüştü.
O dönem, doktorlar şok duygusuyla ilk kez böyle karşılaşmıştı. Savaşta yaşananlar, gördükleri, duydukları her şey askerlere büyük bir travma yaşatmıştı. O güne kadar yaşadıkları korkunun sonucu şok duygusuna evrilmişti. Fransızca şiddetle ve ya aniden sarılmak manasındaki choquer kelimesinden gelen şok, ani ve hoşa gitmeyen bir şey tarafından hazırlıksız yakalanmak manasına geliyor. Ani ve beklenmedik olan şeyler karşısında beynimizin verdiği tepki şok olarak karşılık buluyor.
Gelin birlikte şoktan çıkıp yeni bir duyguyu keşfedelim. Bakalım bu sefer badem hangisine denk gelecek?
Arkadaşlar galiba duygu çarkım biraz kendini bozdu. Bir duruyor bir dönüyor, sağa sola gidip geliyor. Şu an gördüklerim karşısında biraz hayret duygusu içerisindeyim. E kafam da karıştı haliyle. Aaa bir dakika sanırım şimdi duracak…
Heh, evet. Amigdalamız neyi işaret edecek derseniz eğer….
Hu-vıııılll… Yuuu-villlll… Hı-vuilll...
Nasıl okunuyor bu yahu? En doğrusu Google Translate’e sorayım ben bunu.
Barış sen bizimle dalga mı geçiyorsun demeyin. Gerçekten de böyle bir kelime var. Hem de kesinlikle rastgele klavyeye basılarak uydurulmuş da değil.
Bir Kelt dili olan Galce de tekne yelkeni anlamına geliyor. Tamam gerçekten dalga geçtiğimi düşünüyorsunuz artık ama bir durun. Bir tekne yelkeni beraberinde ne duygu rüzgarları estiriyor. Hywl, ani bir rüzgarla uçarmış gibi hissedilen coşku ve heyecanı anlatıyor. Aniden gelen bir ilhamın bize verdiği coşkuya kısaca Hywl diyoruz işte. Biz demesek de Galler’de yaşayan insanlar diyor en azından.
Acaba yine böyle bir duygu gelir mi? Bir kez daha çeviriyorum çarkı o halde.
Çok şanslıyız arkadaşlar…Çünkü Hywl kadar ilginç ama telaffuzu daha kolay bir duyguya geldi sıra; Ilınx. Bakalım ne demek?
Bazen garip içerikler izlemeyi seviyoruz değil mi? Bizi rahatlatıyor. Örneğin bir porselen fincanını kasten tuzla buz eden birini…
Ya da bir deste kağıdı eline alıp, pencereyi açıp hepsini havaya fırlatan birini izlemek garip bir haz veriyor olabilir bize. Bu duygunun da bir karşılığı var; Ilınx. Bir sosyolog olan Fransız Roger Caillos bu hissi amaçsız yıkımdan duyulan garip heyecan olarak tanımlıyor. Bu sözcüğü de Yunanca’da girdap anlamına gelen kelimeden türetmiş.
Aslında bu hissi sosyal medyada denk geldiğim videolar dışında da yaşıyoruz. Mesela düşünün, bir lunaparka gittiniz ve roller coastera bindiniz. Trenin sizde yarattığı baş dönmesi, düşme ve kontrolü kaybetme hissine benzer, haz dolu bir panik durumu aslında bu Ilınx denen sözcük. Sanırım biraz adrenalinle de yakından ilişkililer...
Biraz çocukluğumuza gidelim mi? Sadece kendi kültürümüze mi ait bilinmez ama bizim çocukluğumuzda hani halının üstünde kendi etrafımızda delicesine döndüğümüz anlar vardı. Heh işte o anlarda başımız dönse de bu durum bize garip bir zevk verirdi? Meğerse bu basit eğlencemiz bambaşka kültürlerde kendine isim bulmuş.
Hadi son bir duygudan daha bahsedeyim size. Hazırsanız son kez dönüyor çarkımız.
Bölümün başında da demiştim ya, yeni bir dönem yeni heyecanlar. Bir nevi eve dönüş vakti diye, işte manidar ki karşıma “kendini evinde hissetme” duygusu çıktı. Evet bu bir duygu arkadaşlar. Sizce bu bir işaret mi? İşaretlere pek inandığımı söyleyemeyeceğim bu yüzden güzel bir tesadüf demek daha doğru olur. Gelelim bu duygunun asıl kahramanına…
19’uncu yüzyılda, şair John Clare bir akıl hastanesinde kalıyordu. Fakat aşık olduğu kadın Mary Joyce’u görmesi gerektiğini hissediyordu. Bu duygu içinde o kadar yükseldi ki, hastaneden kaçmasına sebep oldu.
John Clare, kaçtıktan sonra üç buçuk gün boyunca parçalanmış ayakkabılarıyla, yürüdü, geceleri kapı önlerinde uyudu ve yollardaki bitkilerle beslendi. Hepsi biricik aşkına ulaşmak için katettiği bir yolculuktu. En sonunda John, aşkına kavuşma duygusundan başka bir şey hissetti. Yorgunluktan bitap düştüğü sırada ve ayakları yara bere içindeyken evinin yakınlarında bir yol ayrımındaydı. İşte tam o esnada kendine gelip evinin yolunda olduğu duygusuna kapıldı. Daha sonrasında bu duyguyu Mary Joyce’a anlatmak için mektubunda bir şiir yazdı.
Ve şiirinin altına ; “kendini evinde hissetmek…” diye ekledi. En yoğun hissettiği duyguyu böyle tanımlamıştı Mary Joyce’a. İşte tam olarak böyle hissediyordu.
Bu duygu John için o kadar güçlüydü ki, daha önce kendi dilinde olmayan bir kelime üretti; homefulness; yani kendini evinde hissetme duygusuyla dolup taşmak. Sanırım bugün konuştuğumuz duygular arasında en olumlu duygulardandı kendini evinde hissetme duygusu. Çünkü ev dediğimiz yaşadığımız binadan oluşan dört duvar değil. Ev dediğimiz şey “oradaki” insanlarla, sevdiklerimizle alakalı bir yer. Eve dönmek işte bu yüzden güzel ve neredeyse her kültürde benzer bir duygu.
John Clare’in hikayesiyle bitirirken belki en ortak en bilindik, üstüne milyonlarca şey yazılmış ve söylenmiş olan ve bizim de Aşkın Kimyası bölümünde konuştuğumuz “aşk” duygusundan bahsedeceğimi düşünmüş olabilirsiniz. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem fakat aşk, sözlüklere sığacak kadar net anlamı olan bir duygu değil… Ama umuyorum ki hepiniz aşkı dolu dolu yaşıyorsunuzdur.
Birbirimizden çok farklı olabiliriz, başka diller konuşup başka kıtalarda yaşayabiliriz. Ancak, insan olmanın ortak yönleri var ve hepimiz hayatımız boyunca benzer duygu deneyimleri yaşıyoruz. Bu deneyimler, derin izler bırakır ve bizi yalnızlık hissinden uzaklaştırırken aynı zamanda çok şey öğretirler. Eğer ne hissettiğinizi anlamakta zorlanıyorsanız, endişelenmeyin. Belki anlamak zaman alacak, ancak bilmelisiniz ki bir yerlerde sizin gibi hisseden birileri var. Belki de sizi anlayacak birileriyle tanışmak için farklı yerler keşfetmek ya da yeni insanlarla tanışmak için adım atabilirsiniz. Kim bilir, bu deneyimler size daha fazla anlam ve mutluluk getirebilir.
Künye
- Yazanİpek Turgay Tan
- Ses TasarımıBatuhan Kösegil