111 Hz ·Bölüm 92 ·4 Eylül 2023 ·18 dk ·1.597 kelime

Hayat Bir Rol Yapma Oyunu Olabilir Mi?

Sosyal yaşamda herkesin farklı bir var olma yöntemi var. Kimisi olduğu gibi görünürken, kimisi de yeni rollere bürünüyor. Bu bölümde günlük hayatta kendine farklı roller biçen bireylerin üzerine düşünüyoruz. Erving Goffman'ın kuramları üzerinden benlik kavramına farklı bir bakış atıyoruz.

0:00

Yaaa evet, ben de çok severim o grubu… Yani müziklerindeki eklektik yapı, alt kültürlere getirdikleri yeni soluk falan… Gerçekten çok heyecanlıyım bu konser için.

Ufff… Çok yapmacık oldu böyle. Bu şekilde asla Melis’e havalı biriymiş gibi gözükemem. Bence başka bir yerden açmam lazım konuyu. Meselaaa, bana izlediğim en güzel konserleri sormasını sağlasam… Geçen seneki festivalde bir funk grubu çıkmıştı, onlardan bahsederim. Neydi isimleri… — Dilimin ucunda ya isimleri, Fransalı bir gruptu, gitaristlerinin çok güzel bir gömleği vardı hatta… Arkadaşlarla sohbete dalmak yerine birkaç şarkı dinleseydim keşke…

Heh! Geldiniz demek. Ben de Naz’ın benlik sunumu provasını kaçıracaksınız diye endişelenmiştim. Neyse ki sonlarına yetiştiniz. Bu akşam için önemli bir karar vermek üzere Naz. Neyse neyse… Şimdi ne işimiz var bu tiyatro salonunda, ne yapıyor bu kız diye sormayın hiç… Merak etmeyin anlatacağım, ama önce Naz’ın planını öğrenmek istiyorum.

Yok yok, bu festival işinden çıkamayacağım ben. En ufak bir kusur göstermemeliyim Melis’e. Peki ya minnettar olsam… Beni böyle bir konsere davet ettiği için ona sürekli teşekkür etsem. Bak bu iyi fikir gibi. Öhmmm..

Çoook teşekkür ederim Melis beni bu akşam davet ettiğin için. Ben de bu grubu ilk defa yolda gelirken dinledim. Ne kadar heyecanlandım bilemezsin… Sayende unutulmaz bir deneyim yaşayacağım, çok sağ ol.

Eee neydi şimdi bu Naz? Neden acındırmaya çalışıyorsun ki kendini… Unutma bugün Melis’i etkilemek için o konsere gidiyorsun. Senin ofisteki en havalı kişi olduğunu düşünmeli. Kendinden emin ol, grubu beğenmediğini falan da söyle. Kesin çok şaşırıp hemen seninle tartışmaya başlayacak kesssin! Hadi bakalım…

Hıı hııı… Açıkçası Melis’cim ben aslında bu grubu pek sevmem. Bence zamanı yakalayamamış bir sound’ları var. Çok kalıcı olacaklarını sanmıyorum, ama yine de bir de canlı izlemek lazım. Belki beni şaşırtırlar.

İşte bu! Kesin çok sıkı bir tartışmaya gireceğiz… Tartışmanın en yüksek anında da Melis’le ne kadar çok ortak noktamız olduğunu düşündürecek şeyler söyledim mi tamamdır bu iş! — Belki bu akşam değil, ama zaman içinde ofisteki en yakın arkadaşı ben olacağım kesin. En çok beni sevecek…

Ukala rolünü seçti Naz. Alışılmışın epey dışında bir plan. Bakalım başarılı olacak mı… Neyse hadi gelin biz buradan çıkalım. Hikayenin devamına hep birlikte bakarız.

Evet, ne oldu ki az önce diye merak ediyorsunuzdur eminim. Hemen kısa bir özet geçeyim size… Melis geçtiğimiz hafta Naz’ın da çalıştığı ofiste işe başladı. Naz şu an onun ofisteki en sevdiği arkadaşı olmak istiyor. Tam da ne yapabilirim diye planlar kurarken, Melis onu bu akşam bir konsere davet etti. Naz bu fırsatı tepemezdi tabii, hemen kabul etti konser teklifini. Ama esas sınavı şimdi başlıyor kendisinin. Melis’i etkileyecek bir şeyler yapmalı Naz, konserin bile önüne geçmeli, kendini kabul ettirmeli. Eh o da başladı provalara. Biz de az evvel onun provalarına tanık olduk, çünkü bugün tiyatro ve sosyal yaşamı birleştiren bir konu ve çalışma üzerine konuşacağız. Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu’ndan bahsedeceğim sizlere.

20’inci yüzyılın en önemli sosyal bilimcileri arasında sayılan sosyolog ve sosyal psikolog Erving Goffman’ın kaleme aldığı bir kitap bu aslında. Önemli bir sosyoloji okuması olduğu kadar, hikayeleri analiz etmekte de rahatlıkla başvurabileceğimiz bir çalışma açıkçası… Mesleki hayatının önemli bir kısmını, insanların sosyal yaşantılarındaki davranışları gözlemlemek üzerine geçirmiş Goffman. Yaptığı gözlemler ve çalışmalar sonucundaysa benlik dediğimiz kavram üzerine enteresan çıkarımlara ulaşmış. Dahası insanlığın yüz yüze etkileşimlerinde, benliklerinin de değişkenlik gösterdiğini fark etmiş Goffman. Duruma, şartlara ya da mekana göre insanların tavır ve davranışlarının değiştiğini gözlemlemiş. Bu gözlemleri ona bir tiyatro oyununu anımsatmış ve ilk önemli kuramlarından biri olan dramaturjiyi de bunun üzerine inşa etmiş.

Goffman, bireylerin sosyal yaşantıda kurduğu etkileşimlerin ya da sohbetlerin gidişatını planladığını savunuyor. Tıpkı bizim Naz gibi, insanlar dışarıda yarattıkları izlenimi yönlendirmek ve kontrol etmek istiyor. Ona göre bireyler, kendilerini mümkün olan en iyi şekilde topluma yansıtma arzusu içerisinde. Dolayısıyla da sosyal ortamlarda, yalnız kaldıkları zamanlara göre çok farklı davrandıklarını iddia ediyor Goffman. Bunun birkaç tetikleyici sebebi var elbette. Onlara geleceğiz, fakat önce şu dramaturji kuramını iyice bir kavrayalım.

Dramaturji kuramında; hayatı bir tiyatro, dünyayı bir sahne, insanlarıysa birer oyuncu olarak konumlandırıyor Goffman. Bunu da iki farklı süreç olarak ele alıyor. Bunlardan ilki

Arka bölge ya da sahne arkası. Burası aslında hayatımızın en özel alanı. Oyundan önce veya oyundan sonra, özünüze döndüğünüz yer… Yalnız kaldığınız her yer olabilir burası. Mesela eviniz ya da odanız… Kendinizle baş başa kaldığınız anı, en yalın ve dürüst olduğunuz an olarak değerlendiriyor Goffman. Tamamen kendiniz olabildiğiniz bir bölge burası. Kimsenin, en yakınlarınızın bile bilmediği sırlarınızı sakladığınız yer. Bir nevi kara kutunuz. Ayrıca rollerimize de hazırlandığımız yer burası. Bir prova salonu ya da bir kulis…

İşte buradan dışarı adım attığınızdaysa…

Ön bölgeye ya da sahneye çıkmış oluyorsunuz.

Sosyalleşebildiğiniz her yer bir sahne artık sizin için. İnsanlarla ilişki veya etkileşim kurabildiğiniz her yer bir oyun alanı artık… Hani o meşhur şarkıda der ya “herkes sevilmeye muhtaç” diye… İşte sahnede de sevilmek için uğraşır insan. Kendisiyle ilgili algıları yönlendirmek ister, benliğiyle ilgili bir manipülasyon girişiminde bulunur. Peki eeeyy insan!

Pardon arkadaşlar ben de bir an rolüme kaptırdım kendimi. Bu muzip bir şaka tabii… Fakat söz konusu Goffman’ın dramaturji kuramı olunca, bu muzip şaka da ciddi bir hal alıyor.

Zira Goffman insanların bilerek ya da bilmeyerek, bir role büründüğünü ve yine bilerek ya da bilmeyerek bu rollere kendilerini kaptırdığını ifade ediyor. Farkındayım, biraz şizofrenik bir yaklaşım gibi duyuluyor bu. Sanki her birimiz Split filminden çıkma bir karaktermişiz gibi değil mi? Şimdi içinizde mutlaka “ben her yerde neysem oyum, içimden nasıl geliyorsa öyle davranırım” diyenler olacaktır. Şayet öyleyseniz ne mutlu size! Goffman’da sizi tanısa kuvvetli bir “helal olsun” derdi diye tahmin ediyorum. Çünkü sahne arkasındaki benliğini, günlük hayatta da devam ettirebilen insanların hayatın olağan akışına en uyumlu bireyler olduğunu düşünüyor kendisi. Fakaaaat, haberler duyulduğu kadar da iyi değil… Zira Goffman başka bir kuramında, bu türden insanların toplum tarafından pek de kabul görmediği söylüyor.

Ama oraya gelmeden önce ufak bir ara verelim. Zira ben bizim Naz’ın ukala rolündeki performansını da merak ediyorum. Geçerken ona da bir uğrarız.

Melis: Yaaa… Hangileri mesela?

Eh hiç de fena kıvırmadı bu rolü Naz. Sahne arkasında planladığı gibi önce ukalalık yaptı, sonra da bir ortak nokta buldu Melis’le… Peki neden bu kadar kısa sürede yeni bir role büründü ki? Kendisi olsa da severdi belki Melis onu? Tamam biraz aksidir, ama komik kızdır bizim Naz. Çabuk sinirlenir, ama saman alevi gibi birden söner gider öfkesi… Öz eleştiri yapmaktan da geri durmaz, hatta bazen fazla yüklenir kendisine. Neden benliğini olduğu gibi sunmuyor ki toplum içerisinde?

Az önce size Goffman’ın başka bir kuramından bahsedeceğimi söylemiştim ya. İşte tam da bunun sırası… Evet, Naz da birçoğumuz gibi kendi benliğini olduğu gibi sunmak istemedi ve seçtiği bir role büründü. Bu rollere bürünme sebebimizi “damgalama” kuramıyla açıklıyor Goffman. 1963’te yazdığı “Stigma” kitabında anlatıyor bu kuramı. Sembolik düşüncenin, toplumsal yaşama yansıması olarak da değerlendirebiliriz bunu.

Antik Yunan’a kadar dayanan bir temeli var damgalamanın. Bu dönemde olağan dışı veya olumsuz bir duruma sebep olan insanlar fiziksel olarak işaretleniyormuş. Benzer uygulamaları tarihin takip eden dönemlerinde de görüyoruz aslında. Mesela Engizisyon Mahkemeleri’nin uygulamaları buna bir örnekti. 1938’e geldiğimizdeyse ünlü tarihçi ve sosyolog Frank Tennenbaum, bu damgalama uygulamalarını toplumsal düzlemde soyutlaştıran bir çalışma hazırlamıştı. “Kötülüğün Tiyatrosu” isimli çalışması daha çok, toplumdaki suçlu ve sapkın bireylerin dışlandığı görüşünü savunuyordu. İşin ilginç yanı, toplum tarafından yadırganan ya da dışlanan kişilerin de zamanla tırnak içinde suçlarını kabullendiğini ve davranışlarını buna göre değiştirdiğini de söylüyor Tennenbaum’un etiketleme teorisi.

Fakat Goffman bu kuramı biraz daha kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Damgalanmayı da bir sosyal ilişki türü olarak değerlendiriyor kendisi… Kısaca bir bireyin, toplumla çelişen herhangi bir özelliğinden dolayı -bakın burada iyi veya kötü bir özellik belirtilmiyor-, toplum tarafından dışlanması olarak ifade edebiliriz bu kuramı. Yani aslında, topluluğunuza uyum sağlamayan bireyleri yok saymanın bir yöntemi bu. Elbette artık kimse kimseyi fiziksel olarak damgalamıyor, ama soyut damgalar hala var hayatımızda. İşte bundan kaçmak için de insanların rol yapmaya ihtiyaç duyduğunu savunuyor Goffman. Zira toplum tarafından damgalanan bir birey zamanla bu durumu kabulleniyor ve toplumdan gizlenme ihtiyacı duyuyor. Depresif bir noktaya varma tehlikesi var yani işin ucunda… Bizim Naz da kendi benliğinin kabul görmemesinden çekindiği için bir rol yapıyor aslında. Belki farkında, belki de değil… Ancak Goffman’ın gözlemlerini esas aldığımızda, olayları onun perspektifinden değerlendirdiğimizde durum ne yazık ki böyle.

Goffman’ın kuramlarına katılırsınız ya da katılmazsınız, ancak günlük yaşamda bunların örneklerine sık sık rastlıyoruz aslında. Mesela dramaturjiyi düşünün… Artık yeni bir sahnemiz var, değil mi?

Sosyal medya... Eğer sesimizi yeterince duyurabilirsek, rolümüzü yeterince iyi oynayabilirsek yüzbinlerce kişinin takdirini kazanabiliriz. Peki o gördüğümüz postların ne kadarı gerçek? O gülümsemelerin ne kadarı samimi? Gerçekten keyif aldık mı o yemekten? Sosyal medya üzerine yapılan en yoğun tartışmalardan biri de bu aslında. Goffman’ın teorisini de en net şekilde burada görüyoruz açıkçası. Keyif alıyormuş gibi yapmak, mutluymuş gibi görünmek… Çağımızın yeni hastalıklarından biri de bu sanırım… Bu konuya yönelik birçok akademik çalışma da yapıldı ve yapılmaya da devam ediliyor bu arada. Birçoğunda da insanların artık mutlu olmaktan çok, mutlu görünme çabası içinde olduğu sonucu çıkmış ortaya.

Eh hadi damgalamayı ele alalım bir de… Tamam, kabul bizim Naz’ın derdi çok gündelik bir mesele. Sonuçta Melis’in ofisteki en iyi arkadaşı olup olmaması, pek de hayati bir mesele değil. Melis tarafından kabul görmese bile, kısa sürede toparlayabilir kendisini.

Mesela cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılığı, sınıfsal ayrımları falan da hatırlamak lazım. Toplumun her alanında var bu damgalar kısacası.

Peki ne yapacağız? Bu damgaları kabullenip, kendimize her gün yeni yeni roller mi biçeceğiz? Yalnız kalma korkusunu her gün ensemizde mi hissedeceğiz? Sürekli mutlu görünmek için mi çabalayacağız? Hayır tabii ki arkadaşlar. Sahnenin arkasından kendimiz olarak da çıkabiliriz. Kendimize biçtiğimiz ya da bize biçilen rollerden sıyrılıp, bizi olduğumuz gibi kabul edecek topluluklar da kurabiliriz. Ayrıca kimseye kendimizi sevdirmek gibi bir sorumluluğumuz da yok. Böyle düşündüğünüzde insanları da olduğu gibi kabullenmeye, onları saf halleriyle sevmeye de başlayacaksınız muhtemelen. Bunları sık sık hatırlatmak gerekiyor kendimize. Eee bir de o meşhur şarkının sözlerini: “Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin…”

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses TasarımıBatuhan Kösegil
Kaynaklar (7)