111 Hz ·Bölüm 94 ·18 Eylül 2023 ·21 dk ·2.124 kelime

Yeni Alışkanlıklara Doğru Pedal Çevirmek

Bisiklet sürmek maceracı, özgür ve çevreci bir ruha sahip olmamızı da sağlıyor. Peki iki teker üzerindeki bu serüvenimiz nasıl başladı? 111 Hz'in yeni bölümünde bisikletin geçmişine odaklanıyoruz. Bununla beraber yeni alışkanlıklar edinmenin de izini sürüyoruz.

0:00

Klasik müziğin gerçekten insana huzur veren bir tarafı var. Bugün biraz bu huzura doğru yolculuğa çıkalım istiyorum sizlerle. Gustav Mahler’in Des Knaben Wunderhorn isimli bu eseri de bunun için oldukça uygun geldi bana. Mahler, Romantik dönem klasik müzik bestecilerinin en önemli temsilcilerinden bir tanesi. Kendisinin klasik müzikteki yenilikçi tavrı, sonrasına da ışık olmuş. Ancak Mahler’in yenilikçi olduğu tek alan klasik müzik besteciliği değil aslında; Hamburg’ta yaşadığı yıllarda şehirde bisikletle dolaşan ilk insanlardanmış aynı zamanda kendisi. İnsanlar zamanla ondan ilham alarak bisiklet alışkanlığı edinmeye başlamış. Ancak Mahler için bisiklete binmek, alışkanlıktan çok, bir tutkuymuş. Öyle ki, bu tutkusu bestelerinde vücut bulmuş. Bisikletin zinciri ve tekerleklerinden esinlendiği o döngüsel ritim Mahler’in eserlerine de yansımış. Döngünün oluşturduğu ahenk ile notalarını buluşturmuş usta besteci… Eğer birgün denk gelirseniz Hamburg’taki Gustav Mahler müzesinde kendisine ait bu bisikleti görebilir; hatta bisiklet tutkusunun bestelerine nasıl yansıdığını dinleyerek hissedebilirsiniz.

Bisiklet tutkusunun bir sanat eserine bu denli etki ettiğini duyunca ben de etkilendim açıkçası, ve bisiklet üstüne düşünmeye başladım. Acaba nasıl ortaya çıkmıştır? Şimdiki haline nasıl gelmiştir? Öğrendiğim kadarıyla bisikletin icadı konusunda tarihçiler arasında tam bir fikir birliği yokmuş. Bisikletin tek bir mucit tarafından değil; dünyanın farklı farklı yerlerinde benzer çabalar sonucu ortaya çıktığı söyleniyor. Ancak herkes tarafından kabul gören bir “ilk” bisiklet var, ismi de “Drezin.” Gelin sizinle bisiklete atlayalım ve 1818’lerin Almanya’sına, bisikletin ilk icadına gidelim…

O zamanların Almanya’sı dediğime bakmayın siz. O zamanlar Almanya diye bir yer yok tabii… Büyüklük küçüklü 34 devletten oluşan bir Alman Konfederasyonu var… Benden duymuş olmayın ama, henüz burada siyasi birlik sağlanamamış gibi gözüküyor. Neyse canım, onu siyaset bilimciler düşünsün. Biz bisikletimize dönelim.

Arkadaşlar şu an üstünde bulunduğum, ismi Drezin olan iki tekerlekli ilk taşıt Alman Baron Karl von Drais de Sauerbrun tarafından icat edilmiş. Öhh! Bir daha sormayın vallahi telafuz edemem… Bay ismi gibi, icat ettiği bisiklete binmesi de epey zor… Öyle ki bu ahşap bisikletin ne pedalı var, ne freni!

Binicisi, yani benim tarafımdan itme gücüyle hareket ediyor. 2 tekerleği, bu iki tekeri birleştiren düz bir tahtası, bu tahtanın üstünde sabit bir gidonu -ki ben bunun üstünde oturuyorum şu an- ve yine düz bir tahtadan oluşan bir direksiyon var. Bay Drain bu aracı daha hızlı hareket edebilmek için icat etmiş. Valla doğrusunu söylemek gerekirse ben bırakın hızlı hareket etmeyi, hareket bile edemiyorum. Ama böyle söylediğime bakmayın, kendisi bu bisikletle 1 saatte tam 7 kilometre yol yapmış. Bu haber, herhangi bir hayvana ihtiyaç duymadan bu kadar yol gidilebilmesi açısından bir ilk! Sevgili Bay Drain’e, bugünün bisikletlerine ön ayak olduğu için teşekkür ediyor ve pedalın icadına doğru gitmek istiyorum. Çünkü hala hareket etmekte zorlanıyorum…

Pedal bulunana kadar bu bisiklet modeli üstünden çeşitli denemeler de yapılmış. İlk pedal ise Pierre ve Ernest Michaux adında bir baba oğul tarafından 1860 yılında, Fransa’da icat edilmiş. Gelin oraya doğru yola çıkalım sizinle.

Paris… Şairlerin, yazarların, felsefecilerin, sanatçıların yaşadığı o topraklardayız. Ancak bu yıllarda ortalık biraz karışmışa benziyor…

3. Napolyon, baskıları arttırmış, meclisin gücünü azaltan yeni bir anayasa çıkarmıştı. Fransız halkı ise bu durumdan hoşnutsuzdu… Toplumun ileriye gidebilmesi, özgürlüğünü kazanabilmesi için ayaklanmalar başlamıştı. Baba Pierre ve oğlu Ernest ise, özgürlüğe doğru ilk pedalı çevirdi. Bisikletin ön tekerine taktıkları pedal ile, şu an günümüzde kullandığımıza yakın bir bisiklet icat edilmiş oldular, adına da “velosipet” dediler… Bu tasarım ile sürücü, pedalı hızlı bir şekilde çevirebilme imkanına sahip oldu. Çevirdikçe uçtuğunu hissetti.

Ancak bisikletin ağırlığı sebebiyle yoldaki çukur ve tümsekler son derece rahatsız ediciydi.

Bu rahatsızlığa rağmen, bu ekolde yapılmış bisikletlerle Paris Saint Cloud Parkı’nda ilk bisiklet yarışı düzenlenmiş bu arada. Helal olsun gerçekten. Bu ağır ve hantal araçlarla bu yarışı yapabilmek büyük başarı. Ama bence bu tekerlekleri kaplamak lazım, mesela kauçukla!

Sesimi İngiliz John Kempp Starley duymuş olmalı! Kendisi 1885 yılında, gidonu, selesi ve pedalları arka tekerleğe bağlaması ile günümüzde kullanılan bisiklete en yakın, tırnak içinde “güvenli bisiklet” tasarımını yapmış oldu, buna da “Rover” adını verdi. Bu yıllarda yani 19. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’nin keyfine diyecek yok bu arada. İmparatorluk epey bi genişlemiş. Öyle ki, Güney Afrika’dan Hindistan’a, Mısır’dan Seylan’a uzanan bu coğrafya üzerinde egemenliğini tek başına ele geçiren İngiltere, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” deyişini bu dönem için almış. Şöyle bir bakıyorum da, gerçekten güneş İngiltere’de batsa Fildişi sahillerinden doğacak… Öyle bir hakimiyet! Bay Starley de bu refahın verdiği mental rahatlığa dayanarak ilk güvenli bisikleti icat etmiş olmalı. Önceki bisikletlerde, ön tekerleğin çapı 1 ila 1.5 metre arasındayken Starley’in yaptığı bisiklet tekerleğinin çapı 76 santimdi! Böylece kolay idare edilebilen, yepyeni bir tasarım yapılmış oldu. Yani aslında bisiklet günümüzdeki şeklini o dönemde aldı. Sonra teknoloji ve şartlar geliştikçe, her şeyde olduğu gibi üstüne ekledik de ekledik… Ve bu sayede bisikletin üstünde güvenle kendimizi rüzgarın ritmine bırakabilmeye başladık.

Bugün artık bir yerden bir yere gitmek için bu kadar kendimizi yormamıza gerek yok aslında Arabası, metrosu, scooter’ı, treni… Her şey ayağımızın altında. Ama hala bisiklete biniliyor. Hatta giderek artıyor bu öyle değil mi? Örneğin hepimizin bildiği, bisiklet deyince aklımıza gelen Hollanda örneği var. Bisikletler de en az arabalar kadar araç olarak görülüyor. Trafiğe, kurallara tabi, günlük araçlar bunlar. Peki nasıl oldu bu sizce? Hollanda en başından itibaren bisiklet ülkesi olarak mı tasarlandı? Bunu merak edip Hollanda’nın bundan çok değil, 50-60 yıl önceki şehir fotoğraflarına baktığımda gerçekten çok şaşırdım. Fotoğraflar, iş çıkışı trafiğinin ortasında, İstanbul’da çekilmiş gibiydi. Bu fotoğrafları gördükten sonra, motorlu araçların yoğunlukla kullanıldığı dünyanın geri kalanı için umutlandığımı söyleyebilirim açıkçası. Çünkü doğru şehir plancılığı ile çevreci ve sağlıklı kentler inşa edilebilir diye düşünüyorum. Mesela Bisiklet kullanımının arttığı şehirlerde karbon salınımını düşürüyor. Karbon ayak izini azaltmak, daha yeşil ve sürdürülebilir şehirler için bisikleti tercih etmek hepimizin, yani dünyamızın geleceği için kritik bir önem arz ediyor. İklim krizinin etkisini her yönüyle hissetmeye başladığımız bu dönemde, havayı kirletmeyen, dünyaya zarar vermeyen bisikletleri, motorlu araçlar yerine tercih edebiliriz. Çünkü bisikletler fosil yakıt tüketmediği için iklim değişikliğine ve hava kirliliğine neden olan karbondioksit salınımı yapmıyor, yani havayı kirletmiyor. Bunu başarabilen şehirler var, Hollanda demiştik öyle değil mi? Peki nasıl başarmışlar acaba bunu?

Hollanda’da bisiklet kullanımının en yaygın olduğu yıllar 1920 ve 30larken, ikinci dünya savaşı sırasında, tüm bu yolların tahrip edilmesi ve lastik alımına karne getirilmesi ile bisiklete binme oranları düşmüştü. 1950’lerden sonra da tüm dünyada olduğu gibi Hollanda’da da otomobil furyası başlamıştı.

70’lere doğru gelindiğinde şehir plancıları eski kentsel mahalleleri yıkarak yerine otoban inşa etme eğilimindelerdi.

Ancak bu, araba kazalarının artması ve insanların bu kazalar sonucu hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlandı. Bunun üstünde Hollanda’da gösteriler başladı.

İnsanlar bisikletleri ile motorlu taşıtları protesto ettiler. Öte yandan otoyol inşa etmek maliyetli olduğundan, Hollanda hükümeti de bunu yapmak istemiyordu. İnsanlar arasında hayat tarzlarını değiştirmek, motorlu taşıttan bisiklete geçmek gibi fikirler yayılıyordu.

Bunun için çeşitli şehirlerde bisiklet şeritleri çizilmeye başlandı.

Ancak bu ilk etapta bisiklet sürme oranını arttırmamıştı. Bu yeterli değildi; tüm şehri bisiklet şeritleri ile örmek, bisiklet şeritlerinden oluşan bir ağ inşa etmek gerekiyordu. Bu aslında bir anlamda yeni bir şehir inşa etmek demekti. devamında gelen sonuçlarsa fena değildi, bisiklet kullanımı %6 artmışken, araç kullanımı %3 azalmıştı. Bunun üzerine Hollanda hükümeti bisiklet yollarını arttırmaya başladı. Ancak bu hala insanların arabalarını bırakıp bisiklete binmeleri için yeterli değildi. Bunun gerçekleşmesi için aynı zamanda araç kullanımının da caydırıcı olması gerekiyordu. Bunun için çeşitli yollar izlendi. Örneğin şehir merkezlerindeki araç parkı fiyatlarında astronomik bir artış yapıldı.

Bu, hem insanların araç kullanmaları konusundaki motivasyonlarını kırıyor hem de hükümete gelir sağlıyordu.

Bu gelirle de yeni bisiklet yolları inşa edildi. Şehir plancılığında “traffic calming” adı verilen trafiği yavaşlatma amaçlı çeşitli stratejiler üretildi. Bunların arasında yolları daraltmak, hız limitlerini düşürmek, kasisler eklemek gibi, araç kullanmayı zor ve keyifsiz hale getirecek uygulamalar vardı.

Otomobil sürücüleri için durumlar can sıkmaya başlamışken, yayalar daha güvenli ve bisikletliler daha keyifliydi.

Bunun üstüne, şehir merkezindeki birçok bölgeye motorlu araçların girmesi yasaklanırken, yaya ve bisikletliler için bu alanlar serbest bırakıldı. Böylece araç sayısı yavaş yavaş azalıyor, yaya ve bisikletli sayısı artıyordu. Şunu da belirtmek isterim ki araba kazalarının artış gösterdiğini söylediğimiz 1970’lerden bugüne, Hollanda’da araba kazası sonucu hayatını kaybedenlerin oranı %97 azaldı. %97! İnanılmaz bir sayı öyle değil mi? Motorlu taşıt yerine bisiklet kullanmanın doğaya sunacağı katkı belki bundan çok daha fazla… Artık bisikleti bir gündelik ulaşım aracına çevirmek, ve şehirlerimizin buna göre tasarlanması için elimizden geleni yapmanın vakti gelmiştir belki de? Ne dersiniz?

Bir ulaşım aracı olarak bisikleti konuşuyoruz başladığımızdan beri. Ama ben asıl bir hayat tarzı olarak bisiklete binmek ve bunun verdiği mucizevi histen bahsetmek istiyorum. Bisiklet deyince çocukluğumuzu anımsarız genellikle. O iki tekerleğin üstünde durabildiği ilk anı hatırlamayan yoktur herhalde.

Neden bu kadar unutulmaz ki bu an? Bence insanın kendi fiziksel kapasitesini en iyi anladığı anlardan biri olduğu için… Öyle bir alet ki, bizim bedenimizden ayrı düşünülemiyor, tamamen vücudumuz ve kullandığımız araç arasında kurduğumuz denge ile hareket edebiliyor. Tereddüt etmeyi, düşmekten korkmayı değil, her zaman devam etmeyi, vazgeçmemeyi düşünmemiz gerekiyor bisiklet üstündeyken. Tereddüt ettiğimiz an konsantrasyonumuz, vücudumuzun kurduğu o kusursuz dengeden korku duygusuna kayıyor çünkü. O da düşmemize sebep oluyor. O iki tekerin üstünde, kendi fiziksel kapasitesini fark eden insan, özgürlüğünün da farkına varıyor aslında. Fransız antropolog Marc Auge, tüm bunlara “Bisiklet Mucizesi” başlıklı eserinde değiniyor. Kendi olanak ve sınırlılıklarımızı keşfettiğimiz, kendimizi disipline etmeyi öğrendiğimiz bir araç olarak tasvir ediyor bisikleti. Aynı zamanda “bir mit olarak bisiklet”in üstüne de düşünüyor. Mesela İkinci Dünya Savaşı sonrasında, bisikletin ne anlama geldiğine bakıyor.

O zamanlar için bisikleti, daha çok alt sınıfların kullandığı, gösterişsizlerin aracı olarak nitelemiş Auge. O dönemin güçlükleri karşısında, geleceğe ilişkin bir umudun simgesi olarak değerlendirmiş bisikleti. Bu değerlendirme benim aklıma ilk olarak, Sinemadaki İtalyan yeni gerçekçiliğinin başyapıtı diyebileceğimiz Vittorio De Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” filmini getirdi. Filmde başrol oynayan bisikletin, filmdeki karakterlerin yaşamlarındaki yerini ve önemini görürken, bir taraftan da Roma sokaklarını karış karış geziyor ve utançtan umuda birçok duyguyu yaşıyoruz karakterlerle beraber. Bu güzel filmi izlemediyseniz mutlaka bir kenara not etmenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar.

Ben bunu, bisikletin bir “ulaşım aracı”ndan çok daha fazlası olmasıyla ilişkilendiriyorum. Bisiklet, bir yerden başka bir yere ulaşmaktan çok, bir yere kendi ayak ve kol gücünüzle gitmek demek aslında. Yorulacağınızı ve terleyeceğinizi bile bile pedal çevirmeye devam etmek demek... İnsanın kendi sınırlarını fark edebilmesinden bahsediyorum kısacası. Bunun kadar özgürleştirici bir deneyim yok bence… Bisiklet de tam olarak bunu deneyimlememizi sağlıyor. Bunu bir rutine çevirmek, kendi sınırlarımızı fark edip bunu aşmaya çalışmak, ya da tam olarak o sınırda kalmak... Bunların hepsi bizim hayata bakışımızı gösteriyor aslında.

Hazır konu hayat tarzından ve rutinlerden açılmışken size bölümün sponsoru Decathlon’dan bahsetmenin de tam zamanı bence.

Malum, bir alışkanlık edinmek için öncelikle motive ve özverili olmak gerekiyor. Ancak bunu sağlamak da pek kolay değil. Havaya girebilmeniz de lazım, değil mi? Sizi spor yapmaya heveslendirecek bir şeylere ihtiyacınız var kısacası. Mesela bisikletle yokuş çıkarken engebeleri aşmanın verdiği özgüveni ya da aynı yokuşu inerken suratınıza çarpan rüzgarın verdiği sonsuzluk hissini düşünün… Kanatlarınız olmadan uçabildiğinizi hayal edin. Bunun için Decathlon, size epey yardımcı oluyor. Burada aradığınız bisikleti kolaylıkla bulabilirsiniz… Mesela sizin kendinizi özgür hissetmenizi sağlayacak dağ bisikletleri, şehir içinde gezerken ufkunuzu açacak yol bisikletleri ya da hayatınızı kolaylaştıran katlanabilir bisikletlere buradan ulaşabilirsiniz. Ee tabii bisiklet kullanırken emniyete de dikkat etmemiz gerekiyor. Bunun için yine Decathlon’dan bisiklet kaskları, sizi karanlıkta görünür kılacak reflektörler ve rüzgarlı ya da güneşli havalarda bisikletinizin üstünde rahat edebileceğiniz bisiklet gözlüklerini edinerek, özgürleştiğiniz anlarda kendinizi güvende hissedebilirsiniz.

Bu arada yaptığınız sporu bir rutin haline getirmek için onu günlük yaşantınıza dahil edebilmeniz son derece önemli. Bu rutini bir yaşam şekline dönüştürmelisiniz… Decathlon’un size sunduğu sportif kıyafet ve aksesuar sayesinde kendinizi hem motive hem de yeni bir başlangıca hazır hissedebilirsiniz. Eh yaz bitmişken ve artık şehre geri dönüyorken spor yapma moduna girmek de lazım bence. Siz de açıklamalardaki link’e tıklayarak yapmak istediğiniz spora dair ihtiyaçlarınızı Decathlon’dan karşılayabilirsiniz. Bakarsınız aklınızda hiç olmayan bir spora başlarsınız bu vesileyle.

Bugüne kadar genelde sporda, müzikte bir kariyer elde edebilmek için bunlara çok küçük yaşta başlamamız gerektiği söylendi. Eh doğruluk payı var tabii bunların. Bu alanlarda bir kariyer inşa ediyorsak gayet önemli şeyler... Ancak hayatta bize iyi gelecek alışkanlıkları kariyerimiz için değil; sadece ve sadece kendi mutluluğumuz için de yapabiliriz. Kaç yaşında olursak olalım, “bu saatten sonra olmaz” demeyelim. Olur çünkü. Bakın tam da bununla ilgili güzel bir hikaye geldi aklıma.

Dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Lev Tolstoy, 67 yaşındayken oğlunu kaybetmiş. Acısıyla başa çıkamaz halde, derin bir yastaymış büyük yazar. Aynı dönemde, Moskova Bisiklet Sevenler Derneği, Tolstoy’a bir bisiklet hediye etmiş. 67 yaşında, evinin bahçesinde eşi Sonya’nın “acaba düşecek mi” diye yüreğini hoplata hoplata bisiklete binmeyi öğrenmiş Tolstoy. Düştüğü yerden kalkıp, pedal çevirmeye, denemeye devam etmiş. Böyle böyle acısının üstüne yeni umutlar, hayaller inşa etmiş usta yazar. O saatten sonra kimse onu bisikletinin üstünden indirememiş. Ve Tolstoy’un bisikleti, artık sadece onun bisikleti olmaktan çıkmış; hiçbir şey için geç olmadığını anlatmak için kullanılan bir metafora dönüşmüş.

Ben de buradan hareketle, benimle olan tüm dinleyicilerime şunu söylemek istiyorum. Hadi gelin, yazı bitirmiş ve şehirlere dönmüşken yeni bir rutin edinelim kendimize. Bir spor olsun mesela bu, hem zihinsel hem de bedensel olarak bizi zinde tutacak bir rutin. Ben bisiklete binmeyi çok seviyorum, bölüm boyunca bundan bahsettim zaten. Ama başka rutinler de edinebilirsiniz. Hadi, yeni alışkanlıklara doğru pedal çevirmek için hiç de geç değil!

Künye
  • YazanHazal Beril Çam
  • Ses TasarımıMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)